istanbul escort kartal escort pendik escort ümraniye escort anadolu yakası escort tuzla escort
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
  • HABERLER
  • KÜLTÜR-SANAT
  • BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA İÇ CEPHEYE SIRTINDA YÜK TAŞIYAN KARADENİZ’Lİ KADINLAR

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA İÇ CEPHEYE SIRTINDA YÜK TAŞIYAN KARADENİZ’Lİ KADINLAR

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA İÇ CEPHEYE SIRTINDA YÜK TAŞIYAN KARADENİZ’Lİ KADINLAR

ARAŞTIRMA: H.NAİM GÜNEY-2019 MART-ORDU

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunun en önemli sorunlarından birisi Askeri sevkiyat noktasında yaşanan sıkın­tılardı. Kıyılar düşman filolarının ablukasında bulundu­ğundan denizyolu ulaşımından arzu edilen ölçüde yararlanılamıyordu. Demiryolları ise ihtiyaca cevap verebilecek durumda değildi. ' Avrupa'da yaygın olarak kullanılan motorlu araçlar ise yok denilecek kadar azdı. Savaş başladığında bütün Osmanlı memleketinde sadece 187 adet motorlu araç bulunuyor­du. Savaş başladıktan sonra Almanya'dan bir miktar yük otomobili geldiyse de yollar kötü ve bakımsız olduğundan fazla bir ya­rarı olmadı. Sık sık hendeklere düşen, suya, batağa saplanıp kalan bu araçlar, düştükleri yerlerden yakın köylerin mandaları sayesin­de çıkartılabiliyordu.

Bu şartlar altında cephelerdeki birliklere erzak, cephane, silah ve diğer malzemenin sevki daha çok yük hayvanlarıyla ya da hay­vanlar tarafından çekilen basit arabalarla yapılıyordu. Taşıma kapasitesi çok düşük olan bu vasıtalar ordunun ihtiyacını karşı­lamaya yetmiyordu. Seferberlik ilânın­dan sonra hazırlanan bir rapora göre nakil vasıtalarının eksikliği yüzünden yeterli sayıda erzak ve cephane kolları oluşturamayan Osmanlı ordusu, bu­lunduğu yerden bir günlük yürüyüş mesafesi kadar bile uzaklaşamayacak durumdaydı. Askerî talimatnamele­re göre bir günlük yürüyüş mesafesi öküz arabasıyla en fazla 18 km oldu­ğundan ordu neredeyse yerinden kımıldayamaz halde bulunuyordu.

Gerçi bu durum bölgesel şartla­ra göre farklılıklar gösterebiliyordu. Örneğin Çanakkale Muharebelerin­de Marmara Denizi nakliyatından ve Uzunköprü demiryolundan yararlanılabildiği için durum daha iyiydi. Bu cephede birlikler her zaman sıcak yemek bulamasalar da bir gün bile aç kalmamışlardı.

Oysa deniz ve demiryolu ulaşımın­dan sınırlı ölçüde istifade edebilen Kafkas Cephesindeki 3. Ordu'nun durumu çok kötüydü. En yakın de­miryolu istasyonu olan Ulukışla'ya yaklaşık 900 km mesafedeki 3. Ordu, bulunduğu yerde bile beslenemiyordu. Kışın çok şiddetli geçtiği, sarp ve yüksek dağlarla kaplı bu coğrafyada sevkiyat çok zor şartlar altında yapı­labiliyordu.

Bu yüzden seferberliğin ilk günlerinden itibaren yem ve erzak sevkiyatında ciddi aksaklıklar ortaya çıkmış, insan sırtıyla erzak sevkiyatına başlanmıştı. Buna ilk defa Bitlis vilâyetince teşebbüs edildi ve pek çok faydaları görüldü. Yolların yoğun çamur nedeniyle arabalara geçit ver­mediği zamanlarda bile bu vilayet sevkiyata ara vermemiş, bir defasın­da üç bin kişilik bir hamal kafilesiyle Köprüköy'e kadar erzak göndermişti.

Kışın yaklaşması üzerine valiliğin emriyle üç bin kızak hazırlanmış, üç gün süren yoğun kar yağışının ardın­dan kızaklarla sevkiyata başlanmıştı. Öküzlerin sırtına ayrıca erzak yüklen­diğinden kızaklar insanlar tarafından çekiliyordu. 550 kızak ve 1700 kişi­den oluşan ilk kızak kafilesi 16 Ocak 1915'te yola çıkarılmıştı. Bu kafile tam 102 ton erzak taşıyordu.

15 Kasım 1914'te Dâhiliye Neza­retince diğer vilâyetlere de tebligatta bulunularak mevcut araçlar yeterli gelmiyorsa kış mevsiminin bütün şid­detine rağmen nakliyatın Bitlis vilâ­yetindeki gibi birer günlük konaklar arasında, halkın sırtıyla yapılması ve insan kollarının oluşturulması için gerekirse nakit olarak harcama yapı­laması bildirildi. Halkın sırtıyla yapı­lan erzak sevkiyatı çoğu yerde savaşın sonuna kadar devam etti. Bu sevkiyatlarda binlerce kişi görev aldı.

1915 KIŞINDA 3. ORDU’YA GÜNDE 100 TON ERZAK GÖNDERİLECEKTİ.

1915 kışında civar vilâyetlerden 3. Ordu için günde 100 ton erzak gön­derilmesi kararlaştırılmıştı. Erzakın Erzurum'a sevkinde köy çocukları ve kadınlarının her türlü mahrumiyete karşı gösterdikleri gayretin payı çok büyüktü. Ordunun açlıkla pençeleş­mekte olduğunu gören Erzurum hal­kı, kışın en şiddetli günlerinde dahi or­duya erzak yetiştirmek için Aşkale'den Evreni'ye, Evreni'den Erzurum'a sırtla­rı ve hayvanlarıyla erzak taşıdılar. Er­zurum Valisi Tahsin Bey'in ifadesiyle yöre halkının tek arzusu din ve vata­nın selameti ile ordunun muzafferiyetini sağlamaktan ibaretti. O nedenle bu yolda can ve mallarını feda etmeyi göze almışlardı. Yakınları soğuktan donanlar, hayvanları telef olanlar, çek­tikleri sıkıntılar karşısında tek bir şey söylüyorlardı: "Devlet var olsun!"

Bu şekilde Erzurum'dan 11. Kolordu'ya 150 ton erzak taşındı. Mektep çocuklarının sırtlarında un torbalarıyla hükümet konağı önünden ha­reketlerindeki fedakârlık ve hamiyet görenleri ağlatıyordu.   Erzurum halkı unları Nebihanı'na kadar, Hasankaleliler de oradan Hasankale'ye götürecekti ancak burada nüfus az ol­duğundan günde ancak 700 kişi yolla­nabiliyordu. Bu yüzden Erzurum'dan giden unlar Nebihan'da birikmeye başlamıştı.

Trabzon halkı da aynı şekilde azim­le çalışıyor, ordunun en önemli ikmal hattı üzerindeki askerî malzeme ve erzakını bizzat taşıyor, Trabzon-Hamsiköy dekovil hattı üzerinde erzak nakleden vagonlar lokomotif buluna­madığından yine Trabzon halkı tara­fından çekiliyordu. 1914-15 kışında Hamsiköy-Erzurum arasında sırtların­da erzak taşırken tifüse yakalanan as­kerler evlerine gönderildikçe hastalık daha fazla yayılıyordu. Hastalık bazı köylerde halkın yarısından fazlasının ölümüne yol açmıştı. Bu durum daha çok insan gücüyle yapılan bölge tarı­mını da olumsuz etkileyerek yiyecek sıkıntısının iyiden iyiye şiddetlenme­sine neden oluyordu.

ENVER PAŞA MECLİS-İ MEBUSAN’DA YÖRE HALKINA TEŞEKKÜR EDİYOR.

Enver Paşa Sarıkamış'tan İstanbul’a döndük­ten sonra halkın bu fedakârca gayret­lerini Osmanlı Meclis-i Mebusan'da şu takdir dolu sözlerle dile getirmişti:

"...Efendiler, bu savaş­ta şahidi olduğum sahadan bir iki mi­sal iradıyla vermekle yetineceğim. Kafkas darü'l-harbinde Ordunun ihtiyacını temin için şim­diye kadar gösterilen gayret yerel halkın seviyesi nazar-ı itibara alınarak kıyas edildiği takdirde, her halde feyz-i manevî ve ilahi tecelliler de­mekten başka bir şey hatıra gelmiyor. Tekâlif-i Harbiye namıyla hükûmetin rehberlik  idaresin­den başka, insanlar kışlık zahiresini bile koşa koşa getirdiler.

Yalnız getir­mek değil, kışın şiddetine, ulaşım araçlarının noksanlığına ve geçip gitmenin imkânsızlığına rağmen, sırtlarında beş günlük mesafeye karlar buzlar içerisinde ordunun azığını götüren insanlar, biraz seviyeleriyle nazar-ı itibara alınırsa, hakikaten o zaman bu­nun, Cenab-ı Haktan bir feyz-i mahsusu olduğu anlaşılır...

Efendiler, işte altı ay müte­madiyen devam eden bu sevkiyat-ı askeriyyede ahali sırtlarıyla erzak taşıdı­ğı ve ordunun ihtiyacına her şeyi feda ettiği halde diğer taraftan da hasmın muntazam, donatımlı kı­taatına ve gönüllü yardımcı kuvvetlerine tesadüf et­miş, bazı yerlerde günlerle haftalarla aylarla mukavemet etmiş, düşmana bir adım ileri attırmamıştır..."

 

TRABZON İŞGAL EDİLİNCE ORDU VE GİRESUN’DAN İÇ CEPHEYE ERZAK NAKLİ BAŞLAMIŞTI.

Trabzon'un Rus’lar tarafından 18 Nisan 1916 tarihinde fiilen işgale uğramasından sonra Giresun ve Ordu limanları 3. Ordu’ya gerekli zahire ve malzemelerin sevk edildiği yerler durumuna gelmişti. Ordu halkı Artvin, Rize, Trabzon ve Gümüşhane bölgelerinden göç etmek zorunda kalan muhacirlerin yol ve iskele üzerlerinde “ibate ve iaşe” ediyordu. I. Dünya savaşı ve sonrası bölge insanı Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi kendi imkânlarını muhacir durumdaki insanlarla paylaşması sonucu çok açlık ve sıkıntı çekmişlerdir.

1916’dan itibaren Üçüncü Ordunun ihtiyaç duyduğu erzakın bir kısmı Ordu'dan Mesu­diye'ye ve Giresun'dan Tamdere'ye gönderilmeye başlanmıştı.  Balkan Savaşları sırasında kurulmuş bulunan "Tekâlif-i Harbiye" kararı gereği bu sevk işlemi için yöredeki kasabalarda "Mekkâre Birlikleri “de kurulmuştu. Bu sırada vilâyetteki Mekkâre Birlikleri için kullanılması gereken taşıma araçlarının çoğu ordu men­zilinin hizmetinde bulunmaktaydı. Halkın elinde kalan az miktardaki hayvan ise bakımsız ve hasta olduk­larından bunlardan da gerektiği gibi yararlanılamıyordu. Bu durumda askerî nakliyat için tek bir çare kalmıştı.  O tek çare de cepheye gidemeye­cek durumda yörede bulunan kadın, çocuk ve ihtiyarların askeri malzemeleri iç cephelere sırtlarında nakil etmekti.

Mekkâre birlikleri adı altında kurulan bu sistemi yürütmek için Ordu’lu  genç kadınlardan birlikler oluşturulmuştu. Yükleri taşıyacak olan bu kadın­ların başına yaşlı bir erkek ve iki jandarma konmuştu. Bu şekilde düzenlenen sistemle kadınlar bir kasabadan öteki kasabaya kadar yükleri taşıması sağlanacaktı. Ordulu kadınlar da idare tarafından oluşturulan bu mekkâre birliklerinde gönüllü biçimde cephe gerisinde görev almışlardı. Limandan gemilerden mavnalarla kıyıya taşınan  erzakları Ordu’lu kadınlar Ulubey’e kadar sırtlarında taşımak için askerlik şubesi önünde bir araya gelmişlerdi.  Kocaları ve kardeşleri çeşitli cephelerde savaşırken, Ordu’lu genç kadınlar da 3. Ordu’ya gidecek olan yiyecek ve giye­ceklerden oluşan yükleri sırtlanmışlardı. Ordu’lu kadınlardan oluşan Mekkâre birliklerinin güzer­gâhı Ordu-Ulubey-Gölköy-Mesudiye-Zara şeklindeydi.  Ulubey’e kadar yükleri götüren Ordu’lu kadınlar orada yükleri indirip yenileri taşımak için yayan olarak Ordu’ya geri dönüyorlardı. Ulubey’de bekleyen kadınlarda orada bulunan eşya ve erzakları Gölköy’e  kadar naklediyorlardı. Gölköy’deki kadınlar ’da Mesudiye’ye kadar aktarmalı olarak taşıyorlardı. Mesudiye’dekiler de Zara’da kurulan toplanma merkezine kadar taşıma işlemine devam ediyorlardı.

Bu insanlar kendilerine verilen bu zor görevi gerçekten insan gücünün çok üstünde gayret göstererek fedakarca hizmet ettiler. Bir kadının kar üstünde arkasında 30-40 okkalık yüküyle 70-80 km mesafe yürümesi bunun en bariz ölçüsüydü. 3. Orduya karınca kararınca yiyecek ve giyecek taşıyan kadınlı çocuklu Karadeniz halkı savaşın cephe gerisindeki yükünü sırtlanan isimsiz kahramanlardı. Ordunun ihtiyacı için erzak ve malzemeyi sahilden içerilere taşıyan kadın ve çocuklar bu taşıma sırasında büyük zorluk ve sıkıntılarda maruz kalmışlardır. Yükleri taşırken annelerin yanından ayrılmayan bazı çocukların donarak öldüğü bile oluyordu.

Araştırmacı Yazar Mithat Baş, Mekkâre Birliğinde görev yapanlardan birisinin de babaannesi olduğunu hatıralarına ve anlatılara dayılı olarak bir makalesinde şöyle yazmaktadır.

"… Dünyada hiçbir ülkenin kadınları, bu kadar yolu sırtlarında yükle, bir amaç için kat etmemişlerdir. Ama Türk kadınları 150 km. lik bu yolu sutlarında yükle çiğnemişlerdir. Bunlardan birisi de babaannem İpek'tir. Babaannem Mesudiye-Üçyol Köyü'nden teslim aldıkları askere yiyecek ve giyecekten oluşan bu yükleri, başlarında "Mekkâre başı" Ahmet Efendi olduğu halde iki jandarma nezaretinde Zara'ya kadar taşıdıklarını anlatıyordu. Bu mekkâre birlikleri hemen her köyde oluşturulmuştu. Mesudiye'den Zara'ya 7 günde gidip yedi günde dönerlerdi. Kendilerine ailelerinin ihtiyaçlarında kullanmaları için, Zara'ya kadar taşıdıkları yük karşılığı olarak ikişer batman tuz verilirmiş…”

 

KARADENİZLİ GAYRİMÜSLİM KADINLAR BİLE ASKERİ NAKLİYATA YARDIM ETMİŞLERDİ.

Ordu Rus taarruzu karşısında Kemah-Tirebolu hattına çekildikten sonra sevkiyat hususundaki müşkülat iyice artmıştı. Bunun üzerine 3. Ordu Komutanının 1916 Eylül'ünde verdiği bir emirle 8-10 yaşından büyük ço­cuklardan hamile kadınlara varıncaya kadar az çok sırtında yük taşıyabile­cek durumda olan herkes sevkiyata mecbur tutulmuştu. Bu şartlar altında sadece Müslümanlar değil, Rum ve Ermeni ihtilâlcilerin tahriklerine rağ­men devlete bağlı kalan bölge gayri­müslimlerinin bir kısmı da kadın ve erkeklerine, hatta çocuklara varınca­ya kadar gece gündüz demeden can ve mallarını feda edercesine nakliyat yapmışlardır.

Karadeniz bölgesinde devlete isyan teşebbüsünde bulunan bazı Rumlar iç bölgelere göç ettirilirken, bu cemaate mensup sağduyulu va­tandaşlar ordunun şiddetli yiyecek sıkıntısı içinde bulunduğu dönemler­de erzak sevkiyatı yapmaya devam etmişlerdir. Bu hizmetlerinden dola­yı Mehmet Vehib Paşa, Gire­sun Metropoliti Lavzinos Efendi'ye 4 Ocak 1918 tarihli bir teşekkür mek­tubu bile göndermiştir.

 

“HAMAL NAKLİYE TABURLARI”NIN YÜK TAŞIMASI İÇİN ÇUVAL BİLE YOKTU.

Halkın sırtıyla yapılan erzak nak­liyatına “Hamal Nakliye Taburları” da destek olmuştur. Yol taburu erleri, firariler, bakayalar ve tedavi görüp cepheye dönen askerlerle gayrimüs­lim erlerden oluşturulan bu taburlar, yüklendikleri yükü belirli bir yere ka­dar götürüp bırakıyor, yük bir başka tabur tarafından alınarak daha ileriye götürülüyordu.

İlginçtir, hamal taburlarının oluş­turulması için gerekli olan en basit şeylerin bulunması bile sorun olabi­liyordu. Taburların göreve başlayabil­mesi için sırtta taşımaya elverişli 30 kiloluk 25 bin çuvala ihtiyaç vardı, fakat elde bu kadar çuval yoktu. Bun­ların bölgede hazırlanması mümkün olabilirdi lakin ordunun yiyecek sı­kıntısı zaman geçirilmesine müsait değildi. Bu nedenle 15 Nisan 1915'te Aydın vilâyetine bir yazı gönderilerek acilen 25 bin üzüm çuvalının hazır­lanarak Kafkas Cephesine iletilmek üzere İstanbul'a gönderilmesi isten­di. Bu şekilde işe başlayan 5 bin nak­liye neferi özel olarak hazırlanmış 30 kiloluk çantalarıyla 1915 baharında Trabzon ve Erzincan'dan Erzurum'a günlük 6 ton erzak taşıyorlardı.

 

YOLLARIN AÇIK TUTULABİLMESİ İÇİN AMELE TABURLARI DA KURULMUŞTU.

İnsan gücünden sadece erzak ve cephane nakliyatında değil, bu nak­liyat için yolların açık tutulabilmesi için de yararlanılıyordu. Amele ta­burlarının yanı sıra muharip sınıftaki askerler bile geceleri kazma ve kürekleriyle çalıştıkları halde yolların açılması bir türlü mümkün olamıyor, bunun için halkın yardımına başvur­maktan başka çare kalmıyordu. Bu yüzden Enver Paşa, Dahiliye Nezareti'ne gönderdiği bir yazıyla Kafkas sınırındaki yolların her mevsimde, özellikle de kışın açık bulundurulma­sı gerektiğini belirttikten sonra amele taburlarının yalnız başına bu işin üs­tesinden gelemediğini, halkın da çaba göstermesi gerektiğini bildirmişti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında halk sadece erzak değil, gerek görüldüğünde cephane sevkiyatı da yapıyordu. O yıllarda Van Valisi olan Süleyman Sabri Paşa, 80 kadar çocuğun İran sı­nırındaki dağlarda donarak hayatını kaybetmesine neden olan bir olayı şöyle nakletmiştir:

"Büyük Harpte 1915 senesi kıtaatımız İran'da Ruslarla muharebe ederken Van'dan cephane götürecek vesait (araçlar) kâfi gelmemiş; kışın en şiddetli zamanında Kânunusa­nide (Ocak) çoğu 12 yaşında olan 120 kadar 12 ilâ 18 yaşında çocuklar sırtlarında biner fişek Hoy'a kadar götürmüşlerdi. Dönüşte bu çocukların çoğu onmuş, tipide boğulmuş, 40'ı evlerine dönmüş, bunların bir kısmı da hastalanarak telef olmuştur."

Fedakârca onca gayretlere rağmen sevkiyat sorununun üstesinden gelinemedi. Çoğu zaman bir kuru ekmek parçası bile bulamayan Osmanlı askerleri, düşman ateşinden ziyade açlık yüzünden eriyip tükendiler... Asker mevcudu da zayıf­lıktan, hastalıktan ötürü gittikçe eriyordu. Geriden yiyecek sevki bir türlü ayarlanamıyordu. Kim idare ediyordu bu iaşe işlerini? Şikâyetle­r de dikkate alınmıyordu.

 

KAHRAMAN KADINLARIMIZIN “KADINLAR GÜNÜ'NÜ”  KUTLUYORUM

Akabinde düşmanlarımız yine boş durmadı. Biz Türkleri asırlardır yaşadığımız bu topraklardan söküp atmak, yok edemedikleri Türk ulusunu ortadan kaldırmak için yeni senaryolarını uygulamaya koydular. Mondros mütarekesine müteakiben ülkemizin her köşesini işgal ettiler.

Milli Mücadele dönemi boyunca Türk kadını sorumluluklarının bilinci ile ülkemizin işgalden kurtuluşu için bizzat ön cephede savaşa katıldı. Dünyanın en modern, en güçlü silahlarına karşı tereddüt etmeyerek bu uğurda canından, malından, evladından vazgeçti. Kendisi aç olsa bile orduya erzak gönderen bu milletin kadınları, savaş sürecindeki yokluk, yoksulluk ve yorgunluğun yanı sıra verem ve sıtma gibi hastalıklara rağmen yurdun her köşesinde kurtuluş hareketine katıldı.

Anadolu kadınının mücadelesi yalnızca cephe mücadelesi ile sınırlı kalmadı. Cephe gerisinde de yaralıların bakımını yapmak, cepheye cephane taşımak, cephane imalathanelerinde çalışmak, askerler için dikimhanelerde giyecek dikmek, ordu için yiyecek, giyecek ve para toplamak, işgalleri protesto etmek için mitinglere katılmak, protesto telgrafları çekmek ve cemiyetler etrafında örgütlenmek şeklinde düşmana karşı vatanını koruma şeklinde gerçekleştirdi. Üstün bir kahramanlık örneği sergileyerek tarihe adlarını altın harflerle yazdıran Türk kadının, bugün düşmandan temizlenmiş her karış toprakta emeği, kanı ve gözyaşı bulunuyor. İşgal altına girmiş ülkemizin bağımsızlığının kazanılmasında unutulmaz fedakâr hizmetleri olan analarımızın, bacılarımızın, kadınlarımızın “8 Mart Kadınlar Günü'nü” en kalbi duygularımla kutluyorum.

 

KAYNAKLAR:

Prof. Dr. Tuncay Öğün- Muğla S. K. Üniversitesi “Savaşı Omuzlayan İsimsiz Kahramanlar” adlı makalesi

Mithat Baş- Araştırmacı Yazar- “Ordu Yöresi Tarihi” Ordu Belediyesi yayınları, 2012- Ordu

 



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?