• dolar dolar 3.5042
  • euro euro 3.7349
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

KÖYDEN İNDİM ŞEHİRE

KÖYDEN İNDİM ŞEHİRE

 

Son günlerde Yassıada’ya dair  “Önceki” ve “Sonraki” durumu gösterir, aynı açıdan çekilmiş ve sadece Allahları aynı bir fotoğraf yayınlanıyor. Yeşile ve doğaya yönelik acımasızca yürütülen inşaat kültürünün net bir eleştirisi halindeki karşılaştırmalı bu iki fotoğraf “iki resim arasındaki yedi farkı bulunuz” çağrışımlarına taş çıkartır Allah’ıma!

birol1 birol2_1 

Arada bir takıldığım mekânın penceresinden caddeyi izliyorum. Arapsaçına dönen trafik, lüzumsuz ve çok ses gürültüsü, bol beton, bol bina ve denizden bile mavinin çalındığı bir renk körlüğü! Az ötede, etrafı duvarlarla sarılmış yaklaşık üç yüz yıllık cami ve caminin duvarlarına, resmen böğrüne böğrüne asılmış, asılmış değil de azgın azgın çakılmış, klima motorları! Her bir santimi tarihi dokudan ibaret, geçmişten emanet alınıp geleceğe miras kalacak o tarihi eserin böğrüne böğrüne o klima motorlarını çakmakta hiçbir sakınca görülmemiş. Hadi onu geçtim de, benden başka bu durumdan rahatsız olan da mı yoktur. Yahu çıkıp da biri:

“Arkadaş, sen kim oluyorsun da, bu kentin kültürel varlıkları arasında sayılan ve dolayısıyla hepimizin sayılan o yapının böğrüne böğrüne bu ucube motorları çakıyorsun?” demez.

Tamam, ortalık yerde mangalla ısınsınlar demiyorum ama yüzlerce seçenek varken bu mudur tek çözüm?

Ha eveeeet! Modernizm…Modernlik…Kentsel dönüşüm…Transformasyon…Daha neler neler!..

Yassıada’nın başına gelenin de, bizim üç yüz yıllık caminin başına gelenin de ve daha nicesinin de sebebi bu işte; modernizm, çağdaş ve kentli bir insan olaraktan çağdaş ve modern kentler yaratma gayreti!

Hani bebek doğduğunda yapılacak ritüellerden biri de kulağına ezan okuyup da adını söylemektir ya, yemin ediyorum birileri bunların kulağına “inşaat” diye üflemiş.

Çağdaş ve modern kentlerde köylük yere ve köylülüğe dair emareler olmaz! Diyelim ki var, ezkaza oluvermiş o zaman da dönüşüm politikalarıyla tüm bu emareleri ortadan kaldırmak emir telakki edilir.

Tüm çocukluğum Karadeniz’in kıyıya uzak, yer yeşil, gök mavi bir köyünde geçti… Büyükdağ’da… Derelerin sesi kuş seslerine ritim mi tutardı ya da tam tersi miydi bilmiyorum ama huzurlu bir uyumla uyandım ve uyudum hep.

Bir rüzgâr, gelip dolanırdı yaşlı armut ağacının dallarına ve çocukların türkülerini alır götürürdü karşı tepelere ve o tepelerden yankılanırdı sesler, bambaşka bir ahenkle… Her yan yeşildi. Sonsuz, ölümsüz, taklit ve tarif edilemez bir yeşillik. Köylük yerde tüm renkler, sesler ve kokular bildikti… Asırlardır değişmemişti bu bildiklik ve öyle kolay kolay değişmezdi. Adı üzerindeydi işte, köylük yerdi burası… Her bir meyveyi ağacının kabuğundan tanıyacaksın, toprağın bile tadını bilecek damağın ve gök bile sırayla gürleyecek, yağmur bile haddini bilecekti.

Toprak yolların kıyılarına doğru meyve ağaçları dikilirdi illaki ve o ağaçlardaki meyveler herkesin ve hiç kimsenindir. Kurdun kuşun, börtü böceğin hakkı da o ağaçlardaki meyvelerdi… Kimse kimsenin rızkına sebep olamayacağı gibi ayar da veremezdi. Rızıktı bu, veren de alan da belliydi, kime nesiydi?

Öyle selamsız sabahsız geçemezdin o yollardan ve birbirine uzak hanelerin kapıları önünden. Yeri gelecek, kapkara bir taşın kıyısına yuva yapmış karıncaya, kıvrım kıvrım olup gölgelik yerde uykuya dalmış bir yılana, kızgın taşlarda gönünü günleten kertenkeleye bile selam edeceksin. Selam dediğin Allah’ın selamı, sana nesiydi? Ta yüreğinden gelerekten selam verip selam almadın mı, icabında bir tas ayran içip de bir öğün yemek yemedin mi adamdan sayılmazdın. Köylük yerde esas olan insandı. Şu koca ve de güçlü doğayla baş edebilen tek canlı insandı, insan dediğin eşref-i mahlûkattı, ne demekti öyle, bir insanın damsız kalması, aşsız susuz kalması, kimsesiz kalması, mahcup ve de yapayalnız kalması! Değil böylesine şahit olmak, düşünmek, söylemek, hayallenmek bile günahların en büyüğü, ayıpların en utanılasıydı.

Değil öyle yoksulluklar, hasretler

Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır

Bir tek zeytin dalı bile yalnız.

Sıkıysa yağmasın yağmur

Sıkıysa uyanmasın dağ

Bu yürek, ne güne vurur

Karanlıktı geceleri… En koyu kara… Akşam da erken inerdi ve ışığı gıdım gıdımdı köylük yerin! Elektrik dediğinin hükmü daha elli yıl yok, evvelinde gaz lambalarının ölgün ışığında, hep bir arada ve aynı kaptan yenilen akşam yemeğinin sefası hüküm sürerdi tüm evlerde. O, kara, kapkara geceleri bir tek ay ve de yıldızlar aydınlatırdı. Bir de ateşböcekleri… Ateşböcekleri illa da ağustosta bollaşırdı ve tüm köyü inanılmaz bir temaşa alırdı, böylesi doğal bir görsel şovu milenyum kutlamalarında bile görmedim aga!

Tekmil evler, samanlıklar, serenderler, kümesler hepsi ağaçtandı… Ağaç esas olmakla birlikte duvarları taş dolgulu evlerin o taşları da çamurla tutturulurdu birbirine. Taş dediğim de, doğadaki haliyle kullanılırdı. Bir derenin kıyısından alınır ve esvabı hiç değiştirilmeden bir evin duvarına yerleştirilirdi, nasırlı ve mahir ellerce. Şu beton dediklerini ilk gördüğüm yer köye yapılan okulun badal dediğimiz iki basamaklı merdiveniydi. Koca köyde beton adına da bir tek o iki basamak badal hüküm sürdü yıllarca.

Herkesin bağı bahçesi vardı ve birbirine geçerdi sınırlar, üçe beşe bakılmazdı sınır karışmışsa, her durumda ve her zaman, gönülden helal edilirdi tüm haklar. Ne mal için ne de toprak için kalp kırılmaz, cana kıyılmazdı. Nihai noktada mülk de Allah’ındı, neyin kafası?

Hayvanlar da insanlar kadar, icabından insandan bile kıymetliydi. Düşün yani, altı ahır üstü hanelerdi geleneksel mimari ve bir anlamda hayvanlarıyla aynı çatı altında yaşıyordu köylük yerin köylü insanları. Ahırda danaları, kuzuları, hemen üstünde de bebeleri büyüyordu, eş zamanlı ve aynı hassasiyet gösterilerek.

Köpek dediğin, it dediğin, hani bok yiyen it oğlu it dediğin var ya,  namus bekçisiydi bir yerde ve sıcak küllerin üzerinde ağnalanmayan kedilerin yoksa o ocağının bereketine gölge düşmüş demekti… Kedi, köpek namustan, huzurdan sayılırdı ve kedinin, köpeğin hakkı vardı her kuruş kazancında. Sokak hayvanıymış, sahipsiz hayvanlarmış, kışın açlıktan, yazın susuzluktan ölüyorlarmış böylesi şeyler akıllara zarardır köylük yerde.

Yani, yol yoktu!

Işık yoktu!

Beton yoktu!

Mavisi, yeşili, toprağı bol, suyu havası bedava ve rantın zinhar hayat bulamayacağı emeğin en kutsal değer olduğu yerlerdi köylerimiz!

Sonra yetmedi o köyler, çoğalan ve büyüyen nüfusu beslemeye! Dünya değişiyordu, gelişiyordu ve iktisat bilimi kendini tanımlarken “sonsuz insan ihtiyacının kıt mal ve hizmetlerle karşılanması” diyordu. İnsanın ihtiyaçları sonsuzmuş meğer! Kanaatkârlığın yerine tamahkârlıkmış geçer akçe ve o sonsuz ihtiyaçları karşılamak adına yine insana ihtiyaç duyuluyordu ve bu defa üretim faktörlerinden bir olan “emek” ti insan… Artık köylülük miadını doldurmuş şimdi transformasyon politikalarıyla şen olacaktı kent ve yaşasındı kentlilik!

Bir bir kilitlendi hanelerin kapıları ve denklere vuruldu ele avuca ne geldiyse… Eş zamanlı olarak da okulların, camilerin, sağlık ocaklarının kapısına kilit vuruldu ve çürümeye terk edildi köye, köylülüğe dair ne varsa.

Kenti burası… Çağdaşlığın ve modernizmin esas olduğu ve köylülüğün, köyü-köylülüğü anımsatan ne varsa tükaka olduğu yerlerdi burası. O nedenle de önce o karalastik ayaktan çıkacak, çorabın içine sokulan pantolon paçaları dışarı çıkartılacak, o sekiz köşe kasket kaldırılıp atılacak, bir ip çeksen kırk parça yama düşen o giyitlerin alayı yok edilecekti.

Yok öyle, tekmil ağaçtan ya da en iyi ihtimalle dışı dolma taşlı, altı ahır üstü hane evlerde kedilerle köpeklerle iç içe yaşamak. Adı “kondu” da olsa, beton dedikleri, tuğla- briket dedikleri esastı.

Köylülükten kurtulmanın ilk diyeti, emaresi ya da gereği, artık adına ne dersen de, o kedileri ve köpekleri kaderine terk etmek oldu. Onlar için gittiğimiz yerlerde küçücük de olsa bi yer yoktu işte! İki el bir baş içinmiş, neylersin! Namustan ve huzurdan bu kadar da kolay vazgeçmek varmış! Yaşasınmış kentli olmak!

Kara asfalta değen kara tekerlekli araçların motor seslerine alışacaktı önce kulakları, rüzgârın sesini ve rüzgâr sesine karışan derelerin cavultusunu bir daha asla hatırlayamayacaklardı. Kent dedikleri o kör kuyu, hafızlarındaki o muazzam, taklit ve tarif edilemez manzaraları da sıfırlayacaktı.

Köylük yerde gecelerin o kapkaranlığına inat, buralarda rengârenk ışıklarla aydınlatılıyordu geceler, gündüzden bile aydınlık. Yanan sönen ve tüm kentin her bir yanını saran ışıklar… Lağım, çöp, evsel ve sanayi atıkları yüzünden mavisini yitirmiş, balçıklaşmış bir çürümeyle küflenerek griye çalan o denize, geceyi gündüz eden ışıkların izi vurur, yakamoz derler adına ve kıyısında, kıyısına vuran bok kokusuna aldırmaksızın, aşk şarkıları söylenir o yakamoza.

Yağmur yağar ıslanırsın vay aman

Güneş doğar kaybolursun vay aman

Ay ışığı der durursun vay aman

Yakamozsun sen

 

Sessiz sessiz ağlar gibisin vay aman

Zaman geldi gideceksin vay aman

Bırak ay gitsin sen kal bu gece,

Umudumsun sen.

Tüm kediler, tüm köpekler evsizdir, kapısızdır, sahipsizdir. Kışın açlıktan, yazın susuzluktan ölür, adı “sokak hayvanı” na çıkan ve insana en sadık dost olarak bilenen o hayvanlar. Geçtik hayvanı, insan dediğin bile insana muhtaçtır kent yerinde. Bir dilim ekmek için el açıp dilenmek icat edilmiştir ve her köşe başında dilenen kadınlar, çocuklar, erkekler… Kentli olmak, hayvanların ve insanın açlıktan ölmesine, ölmemek için yalvar yakar olmasına alışmak ve bir sümüğe bakar gibi onların suratına bakarken vicdanının hiç sızlamaması demektir.

Beton, asfalt ya da muntazaman yontulmuş taşlarla örülü kaldırımlardan ibarettir kent dediğin yerlerin tüm yolları. Bir tek ağaç yoktur o yolların kıyısında, meyvesiyle kurdun kuşun, börtü böceğin hakkını versin. Asırlık ağaçları kesip de yerine devasa AVM’ler dikmek demektir kentli vizyonu. Sen, kalkıp da iki ağaç için eylem yapıp da “çevre bilinci” yle sözüm ona demokratik hakkını kullanmaya kalkarsan ve kentli olma mücadelesini sekteye uğratırsan, öyle gözünü oyup kafanı kırarlar işte(!). Önce kentli olmak ne demek onu anlayacaksın(!).

Ağaçmış, çiçekmiş, otmuş, kuşmuş alayını siktir edeceksin. Ağaç dediğin mobilyada, çiçek dediğin vazoda, ot dediğin kaldırım kıyılarında, kuş dediğin kafeste güzeldir kent dediğin yerde. Madem ota boka hasretlik güdecektin niye geldin köyünden? Yok öyle üç kuruşa beş köfte, köyündeki o ilkel doneleri ve o donelere esir olmuş yaşam şeklini kente taşıyamazsın, izin veririler mi sandın sen buna? Unutma “her şey karşıtıyla vardır” iyi varsa, karşılığında kötü vardır. Güzel varsa çirkin vardır. Köy varsa kent vardır. Köyde ne varsa kentte o olamayacaktır, olmamalıdır(!).Temel psikoloji budur!

Rantiyeci olacaksın kent yerinde. Finansal enstrümanları iyi tanıyacaksın ve “para parayı çeker” öğretisiyle “büyük balık küçük balığı yer” felsefesini buluşturacak ve de aynı potada eriteceksin. Kentli insan demek, önüne sunulan imkânları, nimetleri(!) akıllıca kullanıp, onu kazanca dönüştürüp hayat standardını sürekli yükselten insan demektir(!). Öyle yanlış işlerde ne işin olacak ne de gözün(!). Kentli insan dediğin her koşulda çorbasına bakacak aga! Döviz mi yükselecek, elinde ne var ne yok basacaksın dövize ve ondan sonra da açacaksın ellerini göğe ve yalvaracaksın Allah’a, şu Ortadoğu’da adamakıllı bir savaş çıksın, küresel güçler de bu savaşta kutuplaşsın ve de sağlam bir ekonomik krizle milli para döviz karşısında değer kaybetsin ve sen de kısa vadede malı götüresin diye!.. Savaş kötüymüş, masumlar, illa da çocuklar ölürmüş, kentler yok olur, geçmişin izleri masum insanların cesetleriyle örtülürmüş, Ege Denizi kıyılarına Aylan Kurdi gibi çocukların, tuzlu suya doymuş ölü bedenleri vururmuş zehirlenmiş balıklar gibi, tüm bunları iplememektir kentli insan olmak.

Değil bir tas ayran, bir öğün yemek, selam bile vermeyeceksin! Yeri gelecek babanı tanımayacaksın… “Her koyun kendi bacağından asılır” kent dediğin yerde, babana bile atacaksın kazığı, acımayacaksın asla!

Vay efendim neymiş; üç yüz yıllık caminin böğrüne klima motoru çakmışlar!

Eeee ne olsun istiyordun Birol Öztürk? 

Köylü gibi ocak başında yer ateşi mi yaksalardı? Kabul et, senin kafa da köylü! Anlamıyorsun çağdaş ve modern kentçilikten! Sen doğduğunda kim bilir kulağına ne fısıldadılar? İyi ki de kulağına “inşaat” diye fısıldananlar var da böylesine çağdaş ve modern kentlere sahibiz(!). Sana kalsaydı, şu sahil bandına pancar diktirirdin adına da otantik bitki örtüsü derdin, bizi de rezil ederdin(!).

Yassıada’nın geldiği son noktadan hareketle geldik buralara... Gönlü de, kafası da, çocukluğunun dupduru köylülüğünde kalmış, o saflık, doğallık ve güzelliklerde kalmış biri olarak içimi oyan görüntüler bunlar ama şaşırmıyorum artık. Çağdaş ve modern kent yaratmayı, köylük yerde bol olanı kentlerde zinhar kullanmamak, yok saymak gibi algılayınca ortaya çıkan sonuç da bu oluyor.

Teknolojinin ortaya çıkardığı tüm yenilikleri dibine kadar kullanmaktan yanayım ama bunu yaparken bile insan başta olmak üzere her türden mahlûkatın doğasına uygun davranılmalı diyorum.

New York’taki Central Park var ya, 1857 yılında açılmış bu park ve halen, açıldığı günkü gibi duruyormuş. Ve bir diğer özelliği; metrekaresi en pahalı toprak parçası da bu parkmış. Peki ya bizde ki durum? Yahu şurada bir “Tahıl Pazarı” vardı, yıllarca ne yapacağımızı şaşırdık. Şimdilerde sadece adı kaldı!

Bi şey diyeyim mi aga: İnan bana yitirmek ölümden daha acıdır. Değişelim, gelişelim, farklılaşalım her bir şeyi olalım da, bile isteye yitirmeyelim!

Haber Videosu

0


Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

En Alt Reklam