Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

DEDEM VE BEN

DEDEM VE BEN

Ekmeğini bölüştü, haksızlıkla savaştı Mücadele ile geçen bir ömür; kısa bir süre önce vefat eden Kumru’nun efsane değirmencisi, dedem Abdullah Değirmencioğlu’na dair…

O koca çınarı, dedem Abdullah Değirmencioğlu’nu, 26 Eylül 2017 Salı günü Ordu-Kumru’nun Erikçeli ve Ayvalı mahallerinin kesiştiği noktada, Elekçi Irmağı Vadisi’nin ıssız noktasında bulunan evinin yakınında dualarla son yolculuğuna uğurladık. ‘Değirmenci Abdullah Efendi’, ‘Onbaşı’nın Abdullah’ veya kimilerince de ‘Deli Abdullah’ olarak bilinen 91 yaşında bir ulu çınardı o. Karadeniz’in hırçın, inatçı, yiğit, mert; aynı zamanda da gani gönüllü karakterini giymiş, tam anlamıyla bir Anadolu insanı idi. Dağ, taş, ırmak dinlemeden çalışır, kayaları devirerek oluşturduğu setlerle ırmağın yatağından değirmenin kanalına su taşır, tam anlamıyla ekmeğini taştan, topraktan ve hırçın sulardan çıkartırdı.  Dağlardan çıkardığı sert kayalardan eski taş ustalarının titizliği ile demire şekil verenleri hatırlatırcasına, değirmen taşları yontardı. Değirmen taşı işinde ustalığı öyle nam salmıştı ki; küçüklüğümde Kumru’nun, Korgan’ın, Akkuş’un ve hatta Tokat’ın köylerine su değirmeni kurmak için birkaç haftalığına gittiğini hatırlarım.

Değirmenine atlarla, eşeklerle öğütmek için mısır çuvallarını taşıyan her misafir için büyükannemin müthiş hızı ve hamaratlığı ile illa ki sofra kurulurdu. Cömertliği ile bilinen Değirmenci Abdullah misafir ağırlamakla mutlu olan bir insandı; ekmeği varsa mutlaka bölüşür, haksızlığa uğrarsa mutlaka savaşırdı İşte bu yazı, hayatımda rahmetli babamla birlikte büyük bir iz bırakan bu sıra dışı yiğit insanla ilgili anılarıma, dünyamızdan bir kuyruklu yıldız gibi kayan ‘Değirmenci Deli Abdullah’la ilgili bildiklerime dairdir…

 

BİR MÜCADELE İNSANI…

Elekçi Irmağı’nın kenarında, vadinin dip kısmında kurulu iki katlı ahşap ev ile 400 metre aşağısında ırmağın suyu ile çalışan taş değirmen arasında -gençlik yıllarında geçirdiği bir kazadan dolayı- hafif aksayan adımlarla yürüyen heybetli bir insan… Değirmende çalışmaktan yıpranmış ve mısır ununa bulanmış ceketi, pantolonu ve başından hiç çıkarmadığı kasketi ile adımlarken geniş yüzüne genellikle heybetini tamamlayan bir tebessüm yayılırdı… Değirmenci dedemin benim hafızamda ilk beliren görüntüsü budur. Çocukluğumuzda en büyük eğlencemiz evimize yaklaşık üç kilometre uzaklıkta bulunan değirmen yanına, dedemlerin evine gitmekti. Farklı bir gönül bağı ile severdi dedemiz bizi. Değirmen yanı; dedemin evi demekti. Elekçi Irmağı’nın derinleştiği yerlerde serin sularına girmek, değirmenin kanalında akan suyu izin alıp keserek enfes lezzete sahip tatlı su balıklarını yakalamak, olabildiğince hür ortamda oyun oynamak, mevsimine göre vişne, kiraz, armut, incir, üzüm ve hurma meyvelerini dalından yemek, aşçılığı ile ünlü büyükannemin yaptığı börekleri, tereyağlı sıcacık mısır ekmeklerini tatmak demekti… Tam anlamıyla bereket ve özgürlük kaynağıydı; değirmen yanı bizim için…

1926 doğumlu Değirmenci dedem tam anlamıyla mücadele insanıydı. Zor şartlarda yıllar önce yaptığı ahşap ev, kırsal mimarinin güzel örneklerinden biriydi. Eldeki tomrukların, kerestelerin pratik bir zekâyla birleştirildiği bu eski evi, şimdi bana hatırlatan tek şey Ordu’nun az sayıdaki ahşap camileri. Hem vadinin ıssız, dingin yapısından, hem de evde kullanılan malzemelerden olsa gerek; bu ahşap evde uyunan birkaç saatlik uyku, insana iyi bir dinlenme hissi verirdi. İlerleyen yıllarda bu ev tam anlamıyla bizim için hayatın dertlerinden kaçış noktası, bir nevi manevi sığınak haline gelmişti. Ne yazık ki; 1990 yılında sobadan sıçrayan bir alev neticesinde çıkan yangınla ahşap ev kül oldu. Yerine yapılan beton ev ise, hiçbir zaman eskisinin boşluğunu dolduramadı…

Dedemin hayatı genellikle ev ve değirmen arasında geçerdi. Bazen de ırmak debisinde yağmurun veya sel sularının etkisiyle yaşanan değişimler nedeniyle değirmenin su aldığı yerde kazma, kürek ve balyozla büyük bir çaba sarf ederek çalıştığı olur, mevsimine göre fındık bahçelerine el atardı. Heyelan kaynağı olan ırmak yatağının kenarındaki yamacı ıslah edip, orayı ağaçlandırmak, dağlık alanları bahçe haline getirmek de onun emek verdiği işler arasındaydı. Ancak dedemin hayatının odak noktasını büyük bir sevda gibi sahiplendiği değirmeni ve suyun kaynağının geldiği Elekçi Irmağı oluşturmaktaydı. Belirli bir debideki suyu oluşturduğu setler ve yaklaşık bir kilometrelik kanalla (değirmenin pendi veya anası derdik) değirmene akıtır, yüksekten gelen su kot farkı ile –tam anlamıyla bir baraj mantığıyla- hızla değirmenin taşlarını çeviren çarka düşer ve el emeği fabrika taşları çevirmeye başlardı. Geriye taşların üzerindeki ahşap hazinenin alacağı kadar mısır koymak ve hazinenin ağzını açıp taşın oluğuna düşmesini sağlamak kalırdı. Dedem mısırların belli bir ritimle düşüşünü, adeta bereketin değirmene dağılması gibi, taş bölmeye un olarak serpilişini büyük bir keyifle izler, arada bir elindeki kâse ile mısır ununun kalitesini kontrol ederdi. Değirmen çalışırken yayılan mısır unu ve taş kokusu unutulacak gibi değildi. Biz mısırların un haline getirilişini keyifle izlerken, Değirmenci Dedem gürültülü ortama rağmen un öğütmek için gelen misafiri ile sohbet etmeyi ihmal etmez, bir süre sonra da misafirini ısrarla evine yemeğe ve çay ikramına götürürdü.

Issız bir vadinin yakınında doğup büyüdüğü ve tam anlamıyla vahşi doğanın göbeğinde evini kurduğundan olsa gerek; tabiatla mücadele ve daimi ıslah çabası onun hayatının önemli bir kısmını oluşturuyordu. Bu sebeple Elekçi Irmağı’nda çalışmak, kayaları devirerek ırmağın akışını düzenlemek, değirmene gelen suyun kanalını düzenlemek dedem için olağan işlerdendi. Taşla, toprakla mücadeleyi bir hobi gibi icra ederdi. Sadece ırmakta değil, vadinin kenarındaki yarı uçurum taşlık alanları da ıslah edip, bahçe haline getirmek için çabalardı. Bazen değirmen taşı çıkarmak için uzak yerlere gittiği, taşı bir sanatkâr gibi yontup, adını bile yeni duyduğumuz köylere değirmen kurduğunu bir masal gibi anlatırdı bize. Bu nedenle çocukluğumuzun gizli kahramanıydı…

DEDEMİN KAVGALARI…

Çalışkanlığının yanı sıra en önemli özelliklerinden birisi de hakkını aramayı bilmesiydi dedemin. Hak arama çabaları, kendisinin başına zaman zaman işler açmış, sıra dışı maceralar yaşamasına sebep olmuştu. Issız bir vadinin dip noktasında tek bir hane olarak bulunan evinin yol sorununu çözmek için belediye başkanı ile giriştiği psikolojik savaşı çocukluğumdan hayal meyal hatırlarım. Söz verdiği halde yol sorununu çözmeyen belediye başkanını tıraş olurken berberde yakalamış, önce küfürler savurmuş, sonra da sol eliyle taşlamıştı. Başkanın yüzünde tıraş sabunu köpüğü bulunduğu halde kaçışı, olayın tanıkları tarafından esprili bir şekilde anlatılırdı. Sol eliyle çok iyi taş atardı dedem. Ama bereket versin ki attığı taş Başkan’a değil de cama isabet etmiş, iyi bir siyaset adamı olan başkan da rahmetli babamın ricası üzerine olayı büyütmemeyi tercih etmişti.

Ancak başka vakıalar sebebiyle çok defa mahkemelik olmuştu dedem. Zira mahkemelik olmayı o sıradan bir olay, hak arama tutumunun parçası olarak algılıyordu. Bunlardan en eskisi bir gönül macerası ile ilgili olmakla birlikte; bazıları sınır anlaşmazlıkları, bazıları yol vermeme, bazıları ise onun muhtarlık seçimi kaynaklıydı. Başına en büyük dert açan vakıa, dört ay kadar cezaevinde yatmasına sebep olan kadın kaçırma hadisesinin de karıştığı ikinci evlilik girişimiydi. Şener Şen filmlerini hatırlatan bu hadise; başta ailemiz olmak üzere, yıllar boyunca Kumru’da kara mizah kaynağı haline gelmişti.

MUHTARLIĞI SANDIKTA KAZANDI, MASADA KAYBETTİ

Uzun yıllar tartışılan muhtarlık vukuatı da vardı dedemin. Girdiği muhtarlık seçiminde mahalle ahalisinden, “Bu memlekete deli lazım. Değirmenci Abdullah delidir, hakkını aramayı bilir, bizim de hakkımızı arar” mantığı ile tam destek almış, seçimi büyük bir farkla kazanmış, ancak masada kaybetmişti. Zira dedem; ilkokul mezunu değildi, okuma-yazması yoktu. Haliyle bu durum şikâyet konusu olduğunda mühür, kaybeden adaya verilmişti. Bunun neticesinde dedeme düşen, kendisini ispiyon edenleri taşa tutmak, arı kovanlarının arasında elinde balta ile önüne katıp kovalamak ve pataklamaktı. Benzer vakıalar sebebiyle çıktığı mahkemelerde hâkimin, savcının karşısında da dik durmaktan, hakkında ısrarcı olmaktan kaçınmamış, yer yer argoya kaçan bir üslupla savunma yaptığından ceza ile tehdit edildiğinde de geri adım atmamıştı. Görmüş geçirmiş resmi muhataplar çoğu zaman ‘bu yaşlı adamda anormal bir aksilik var’ diyerek hoşgörülü davranmayı tercih etmişti. Bununla birlikte, dedemin inatçı kişiliği geri adım atmayı engelliyordu. Bu hadiselerden birinde mahkûm edildiği tazminat bedelini ödemeyi reddetmiş, 15 günlük hapis cezasına çarptırılınca da, “15 günde dışarıda o kadar parayı kazanmam mümkün mü? 15 gün hapiste yatarım, kazançlı çıkarım” demişti. “Bu yaştaki adamın hapse girmesi de olacak iş değil” mantığı ile hem hâkimi, hem de polisi şaşırtan bu olay, ancak dayımın devreye girip tazminatı ödemesiyle kapanmıştı.

ORTALIĞI AYAĞA KALDIRIP KUDUZ AŞISINI TEMİN ETMİŞTİ

Hakkını aramayı bilmesi, bazen büyük bir gürültüyle dışa vuran cesareti aileyi büyük bir dramın eşiğinden de kurtarmıştı. Annemin anlattığına göre henüz küçük bir çocuk iken teyzemi kuduz olduğundan şüphelenilen sahipsiz bir köpek ısırmış. Dedem hiç riske girmeden ilçemiz Kumru’nun yolunu tutmuş, sağlık ocağına gitmiş. Ancak o dönemin imkânsızlıkları içerisinde (1970’li yıllar) ilçede ne yazık ki kuduz aşısı bulunmuyormuş. ‘Çocuğum ölürse bunun hesabını kim verecek?’ diyerek feryat edip gürültü çıkarınca, iş Kaymakamlığa kadar intikal etmiş. Neticede sağlık görevlileri Trabzon’a kadar dedemi ve teyzemi göndermiş ve aşı oradan temin edilmiş. Bu olayı anlatırken dedemin şu sözünü unutamam: “Yeğenimin çocuğu kuduz aşısı yapılmadığı için ölmüştü. O çocuğun feryatlarını hiç unutamam. Bu nedenle ne yapıp edip tedbir almaya mecburdum.”

Ben de henüz 12 yaşında iken, üstelik göbekten tam beş gün boyunca kuduz aşısı olmak zorunda kalmıştım. Beni ayağımdan ısırıp sürükleyen ise, dedemin yeni aldığı için bize alışamayan ve sonrasında da uzun yıllar boyunca severek beslediği iri bir Kangal köpeğiydi. Bir kış gününde karların arasında yürüdüğüm için ayaklarım ıslanarak eve girmiş, çoraplarımı çıkarmaya çalışırken ahşap evin salonuna kadar giren köpeğin saldırısına uğramıştım. Hemen yardıma koşan dedem ve büyükannem arasında neden köpeğin zapt edilmemesi nedeniyle tartışma çıkmış, kendi acımı unutarak onları ayırmaya çalışmıştım…

SEN MİSİN KÖPRÜ YAPTIRAN?

Şüphesiz ki onun en sıra dışı vakıalarından birisi köprü meselesiydi. Elekçi Irmağı’nın kenarında bulunan değirmenine karşı mahalleden (Ayvalı) öğütülmesi için at ve eşeklerle mısır getiren insanlar, dedemin yaptığı eski ahşap köprüden güçlükle geçiyordu. Yüklü binek hayvanları önde sahipleri ile eşliğinde geçerken, köprü sallanıyor; ha yıkıldı, ha yıkılacak korkusu ile insanı karşı karşıya bırakıyordu. Birkaç defa binek hayvanların köprüden düştüğü, bazen de atların ve eşeklerin tahtaların arasına ayaklarının takıldığı olmuştu. Köprünün sürekli onarımından bıkan dedem, kalıcı bir çözüme, yani beton köprü yaptırmaya girişmişti. Ancak köprünün karşı tarafında ayağının oturduğu -ırmak kenarında olmasına rağmen- fındık bahçesinin sahibi ile anlaşmazlık yaşamıştı. Köprünün ayağı için üstelik ırmak kenarında verilecek birkaç metrelik yeri ne hikmetse çok görmüşler, iş yargıya intikal etmişti. Buna karşın 2002 yılında inatla beton köprüyü tamamladı, üzerine de Türk bayrağını astı. Ödülü ise şikayetçi olunması nedeniyle kendisine karşı mahkemece verilen 327 milyon TL’lik para cezasıydı! Halen o beton köprü, dedemin değirmeninin önünde sevdasının, özlemenin abidesi gibi ayakta duruyor. Ne yazık ki, şimdi eski taş değirmenin önündeki köprüden mısır çuvalları yüklü atlar ve eşekler geçmiyor… Değirmen gibi, köprü de ıssız kaldı artık…

Dedemin tuhaf şakaları, aramızda uzun yıllar devam eden tatlı sert bir savaşa neden olmuştu. Daha ilkokulda iken, ‘sevi evereceğim, sana dokuz çocuklu gebe baldızımı vereceğim’ gibi acayip esprilere başlayınca, öncelikle kendisinden kaçma, saklanma yoluna gitmiştim. Çocukluk ya; böyle bir şeyin mümkün olamayacağını bildiğim halde son derece rahatsız oluyordum. Oysaki bu şakalar, dedemin beni sevme şekliydi sadece. O eve geldiğinde masanın altına girer, kendisi kısa bir süre sonra beni bulur, yeniden garip şakalarına başlardı. Zamanla şakalardan iyice bıkmış, nefret etmiş, sonunda ona karşı yumruklu taarruza başlamıştım. Dedem bu saldırılardan daha fazla zevk almaya başlamış, şakalarını ısrarla ben lise çağına gelip artık kendisine aldırmamaya başlayıncaya kadar sürdürmüştü.

Onun iki katlı ahşap evinin aynı zamanda oturma odası olarak kullanılan geniş mutfağında, yanan kuzinenin üzerinde daima ıhlamur kaynardı. O dönemde evlerinde çay ancak akşamları demlenir, kahvaltıda ıhlamur içilirdi. Çaya ‘kara çay’ ıhlamura ise ‘ıhlamur çayı’ denirdi. Sağlıklı bir ürün olan ıhlamurun tercih edilmesinin ana sebebi ise; evin etrafındaki dev ıhlamur ağacından çiçeklerinin toplanıp, çaydanlığa ücretsiz olarak girmesiydi. Paranın değerli ve kıt, ancak her şeyin lezzetli olduğu yıllardı.

IHLAMUR KOKULU EV VE TUZ KAVGALARI

Dedem bir yandan ıhlamurunu veya çayını yudumlarken, bir yandan da kilo ile aldığı filtresiz Birinci sigaralarını tüttürürdü ardı ardına. Günde üç paket sigara tükettiğini hatırlıyorum. Ancak damar tıkanıklığı yaşayıp, dayımın kurnazca katkısı ile doktorun, ‘sigarayı bırakmazsan bacağını kesmek zorunda kalacağız’ uyarısı sonucunda sıkı bir tiryaki olmasına karşın, sigaraya veda etmiş, ömrüne uzun sağlıklı yıllar ilavesi kısmet olmuştu. O gün bugündür, sigarayı bırakmakta zorlanan tiryaki arkadaşlarıma dedem gibi inatçı bir insanın bile nasıl vazgeçebildiğini anlatarak örnek veririm…

Dedemin evde ekmeğin veya yemeğin tuzunun az olması nedeniyle (tuzlu tüketime alışmıştı) çıkardığı kavgalar da meşhurdu. Büyükannem genellikle alttan almaya çalışır, ancak çıkacak gürültünün önüne geçemez, çoğu zaman biz araya girerek olayın yatışmasına çalışırdık. Ancak bu tuz gerilimi birkaç saatten aşağı yatışmazdı. Şimdi, ‘tuz ilave edilir, ne var bunda?’ denilebilir. Ama dediğim dedik tarzında inatçı bir adamdı dedem…

Rahatsızlığı nedeniyle son yıllarda değirmeninin kapısına kilit vurmak zorunda kalması, tam anlamıyla onun için psikolojik yıkım olmuştu. Değirmen taşlarının bir fabrika gibi çalışması, at ve eşeklerle mısır getiren misafirler, onlarla yaptıkları sohbetler, evindeki ikramlar onun için yaşam kaynağıydı. Son yıllarda yaşlılığına ve rahatsızlığına rağmen değirmene yeniden su vermek için ırmağın içine girmiş, bu nedenle şifayı iyice kapmıştı. İlerleyen zaman onun için sağlık sorunlarıyla, yani zorlu bir imtihanla geçti. Ama inatçı ve mücadeleci bir adamdı dedem. Doktorun, “Birkaç günden fazla yaşayamaz, kendinizi ona göre hazırlayın, uzaktaki akrabalara haber verin” demesine rağmen, 4 yıl 4 ay boyunca yaşama tutundu. Pes etmemişti; ancak ayağa kalkma çabaları ise artık sonuçsuz kalmaya mahkûmdu.

En son Kurban Bayramı’nda ziyaretine gittiğimizde epeyce keyifsizdi. “İyi değilim, yakında yolcuyum” dedi aniden. İçimize adeta bir kurşun saplanmıştı…

Hissetmişti ecelin kapıyı çalacağını; 25 Eylül Pazartesi gecesi hayata gözlerini yumdu. Alışamadık henüz; halen ev ile değirmen arasında veya yatağında gülümseyerek bize bakacak gibi geliyor. Onun yokluğunun ne derin boşluklar doğurduğunu zaman geçtikçe idrak edebileceğiz. Tıpkı babamın vefatının ardından yıllar geçtikçe büyüyen iç acısı ile yaşadığımız gibi... Şair Orhan Veli’nin dediği gibi; “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”

Fatih Kısaparmak’ın “Bu adam benim babam” şarkısını hatırlatırcasına, kasketiyle hafızamıza ve yüreğimize kazınan yiğit Anadolu insanı. Karadeniz’in kayaları delen, ırmak taşlarını deviren ihtiyar delikanlısı. Şimdi sadece akrabaların değil, taş değirmenin de yetim, ırmak yanı da ıssız…

Yiğit bir Anadolu insanı olarak yaşadı; ekmeğini, sevgisini paylaştı dedem. Mekânı cennet olsun. Ruhuna El-Fatiha…

Çetin ORANLI



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?