Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

MOR BEYAZ YILLAR!

MOR BEYAZ YILLAR!

 

Yalçın Şimşek’in Mor Beyaz Yıllar kitabı bizim kuşağı, bizim dönemi anlatıyor. Kitaptaki insanların yüzde 90’ı birebir tanıdığım insanlar. Kitapta kendimden de birçok şey buldum. Okumak için elime aldım ve bitirmeden de bırakamadım. Sonrasında da bir söyleşi yapmak istedim ve ortaya bu röportaj çıktı.  

Sormak isterim uzun bir aradan sonra kitap yazma fikri nasıl gelişti?

İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulunu kazanınca Ordu’dan ayrılmak zorunda kaldım. İstanbul’a yerleştim. Çünkü biliyorsunuz gazeteciliğin başkenti İstanbul’dur. 1984 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Okulu yeni bitirmiş amatör bir gazeteci olduğum için ücret alamıyordum, ama iki çocuğum ve geçindirmek zorunda olduğum bir ailem vardı. Gündüz Karaköy Altgeçidinde işportacılık yapıyor, akşamları ise gece muhabiri olarak Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordum. Mesai saati gelince işporta tezgahımı toplayıp, gazeteye gidiyordum.

Tabii ilginç olaylar da geliyordu başıma... İstanbul’da Anadolu yakasında Erenköy’de oturuyordum. Servis sabaha karşı saat 04:00’de kalkıyordu. Bir yangın çıktığı haberini alınca fotoğraf makinemi kaptığım gibi soluğu yanan binada aldım. Yangın kısa sürede büyüdü. Ben en iyi fotoğrafı çekmek için koşturup duruyordum...

Neyse gazeteye geldim, haber yazdım, ama servis saatine yetiştiremedim. Mecburen sabah Eminönü’den Kadıköy’e geçecek ilk vapuru beklemek zorundaydım. Koşturmaktan bayağı yorulmuşum. Vapura binince en alt kaza indim. Tüm oturma yerleri boştu. Zaten en alt kata pek inen olmazdı. Oturduğum yerde uyumuşum. Birisi, “Kalk hemşerim vapur yanaştı” diye seslenince uyandım. “Neredeyiz,” dedim, o da “Sen nereye gidiyorsunuz ki,” diye sordu. “Kadıköy’e, dediğimde, “Oo Kadıköy’den döndük, şimdi Eminönü’nden yolcu alıyoruz” dedi.

Saate baktım, 13.00’ü geçiyordu. Meğer ben 7 saattir Eminönü-Kadıköy arasında mekik dokuyormuşum!..

Cumhuriyet gazetesinde ne kadar çalıştınız?

Altı aydan fazla bir süre çalıştım. Ne kadroya aldılar, ne de para verdiler. Türk Haberler Ajansı’nın (THA) gece sorumlusu aradığını duydum. Gittim görüştüm, anlaştık. THA’dan sonra çeşitli gazetelerde çalıştım. Ağırlıklı olarak ekonomi muhabirliği yaptım. Rapor gazetesinde muhabirlik, Bulvar, ardından da Akşam gazetesinde ekonomi servis şefliği, haftalık dergiler olan Ekonomik Panorama ve Ekonomik Trend ile günlük ekonomi gazetesi Hürses’te genel yayın yönetmenliği yaptım. Daha birçok gazetede görev yaptıktan sonra bir haber kanalı olarak yayın hayatına başlayan TV 8’de Haber Müdürlüğü yaptım, ardından da emekli oldum.

Emeklilikten sonra da çalışmaya devam ettim, kimi internet siteleri ve gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Yayınevi sahibi bir arkadaşım vardı, ”Yalçın emekli oldun, birçok anın vardır yazsana,” diye bir teklifte bulununca, yazma fikri kafama girmiş oldu. Yazmaya karar verdim, kızım Doğuş ve oğlum Deniz’le de paylaştım bu kararımı. Ama ruh tembelliğim nedeniyle bir türlü yazmaya başlayamadım. Onların sürekli olarak, “Yazsana baba,” ısrarına maruz kalınca da, “Bir yazlık alacağım, oraya yerleşip, orada yazacağım,” diye olayı geçiştirdim. Derken epeyce bir süre geçti.

Yaşanmış öyküleri yazacaktım. Çünkü bilim-kurgu bana göre değil. Ne bilim-kurgu kitapları okurum, ne de filmlerini seyretmekten keyif alırım. Benim için yaşanmışlık, gerçek olan çak daha önem kazanıyor. Bu nedenle de gerçek, yaşanmış öykülerden yola çıkarak, o öykünün kahramanlarının fotoğraflarını da kullanarak, tarihe bir not düşmek istiyordum. Acı, tatlı ne varsa.

Hatta konuları dahi belirlemiştim. Acı, Kader, Kavuşma ve Yüzleşme diye dört yaşanmış öykü kitabı yazacaktım. Ancak Taşbaşı Mahallesi’nden komşumuz Mustafa Sezer’in kurduğu Ordu-Taşbaşılılar grubuna üye olunca iş değişti. Orada biri iki anıyı paylaştım. Dost ve arkadaşlardan “bunları kitaplaştıralım” şeklinde bir öneri gelince, diğer kitapları bir kenara bırakıp Taşbaşı’nda geçen yıllarımı, kimi anıları ve kaybettiğimiz kimi arkadaşlarla yaşadıklarımın öne çıktığı anıları anlattığım Mor Beyaz Yıllar adlı kitap ortaya çıktı.

Aynı kuşaktanız, aynı oyunları oynadık. Çotura, gopça, pıt, çelik çomak, cereyan oynamaktan büyür bir keyif alırdık. Tabii mandalina tırpanına gitmeyi de ihmal etmezdik. Bunları yapmayanlara Ordulu demezdik...

Şöyle diyeyim; İstanbul’da bir söz, eğer kovulmadıysan, 8 gazete değiştirmediysen gazeteci olamazsın, diye. Ordu’da da en az 8 kez elma ya da mandalina tırpanına gitmediysen Ordulu olamazsın diyelim?

Kitaba neden Mor Beyaz Yıllar adını verdiniz?

Mor menekşeler Ordu’nun sembolüdür. Orduspor da mor beyaz menekşelerden aldı rengini. Tüm bu yaşanmış öykülerin büyük kısmı, mor beyaz menekşeler diyarında ve mor-beyaz formasıyla büyük başarıları imza atan Orduspor’un bulunduğu Ordu’da geçiyor. Bu öyküleri İstanbul’da geçen öykülerle birleştirdim ve Mor Beyaz Yıllar adlı bu kitap ortaya çıktı.

Kitapta Ordu’yu anlatıyorsunuz özellikle de Taşbaşı’nı. Benim de birçoğu tanıdığım insanlardan söz ediyorsun. Bu insanları özellikle mi seçtiniz?

Özellikle seçtim diyebilirim. Aslında her insanın hayatı bir romandır. Yani sadece Türkiye’de 82 milyondan fazla roman ortaya çıkabilir. Taşbaşı, Ordu’nun en eski mahallelerinden biri. Biraz olsun sivrisineklerden kaçmak uğruna insanlar kayanın başında evlerini yaparak denize tepeden bakan bir mahallede bir araya gelmişler. Taşbaşı, Ordu’nun eski olduğu kadar farklı kültürlerin de kaynaştığı bir mahalle. Rumlar, Ermeniler, Türkler birada komşuluk ilişkisi kurup yaşamışlar... Ben Hiristo’dan sonra üç el değiştiren bağdadi bir evde dünyaya geldim. Orası bizim 10 kişilik kalabalık ailenin yaşadığı bir evdi.

Kitapta yaşadığım ve tarihe not düşmem gereken isimleri seçmeye çalıştım. Büyüklerimizin anılarından yola çıktım. Daha sonra bizim kuşaktan Münir Akça’yı yazdım. Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu’nda büyük emek verdi. Sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da da oyunculuk yaşamını sürdürdü. Dizilerde, reklam filmlerinde yer aldı. Sonra Ordu’ya döndü. Onunla Ordu’da ve İstanbul’da yaşadıklarımı anlattım.

Babası “Kamyon Kadir” lakabını aldığı için bizim de oğlu Ercan’na “Kamyon Ercan” lakabını taktığımız Ercan Katırcıoğlu vardı. Evlerimiz karşılıklıydı. Ercan’ın çok renkli bir hayatı vardı. Çok erken kaybettik ne yazık ki. “Mamik” diye çağırdığımız Muammer Akdeniz de keza öyle. O da benim çocukluktan beri arkadaşım, can dostumdu. Hasan Dağaşan’ı da unutmamak lazım. Bizim kuşakta Taşbaşı’nın önemli simalarındandı. Dernekte omuz omuza mücadele verdiğimiz ender arkadaşlarımızdan biriydi. Onu da genç yaşta kaybettik. Hasan’la daha çok politik yaşamımız içinde sol harekette birçok anımız oldu.  

Taşbaşı’nın yetirdiğimiz bu üç ismini ve diğer büyükleri anmak istedim. Daha pek çok değerli insanı yitirdik, kitapta daha fazla anı yaşadığım isimleri seçtim. Yitirdiğimiz kimi büyüklerimiz ve birlikte birçok anımız olan insanlar adına tarihe bir not düşmem gerektiğini düşündüm.

Başka neler var Mor Beyaz Yıllar’da?

Taşbaşı var, Ordu var... Ordu’nun kısa bir tarihçesinin ardından çarşıyı kül eden o büyük yangın var. Ordu şehir planının hazırlanma süreci var, o süreçte yaşananlar var. Taşbaşı’nda daha önce kaybettiğimiz büyükler var. Onların tatlı, acı... Bazen ağlatan bazen güldüren bazen de insanı yüreğini sızlatan anıları var. Bir de bizim kuşaktan ve yaşama tutunanlardan “Dinazor Metin” yani Metin Yılmaz var. Metin Yılmaz Taşbaşı’nın sembolüydü. Hala daha öyledir. O çok sevdiğim bir dostumdur. O da bu kitapta yer alanlar arasında.

Eski Taşbaşı’nı nasıl özetlersiniz? Yeni Taşbaşı’nı nasıl gözlemlediniz, neler değişmiş?

Aslında insana özgü yaşam yatay yaşamdır. Zaten Amerikan yerlileri de Avustralya yerlileri de kulübelerde yaşıyorlardı. İnsanlar yatay hayatta kurdukları yoğun ilişki nedeniyle hızla sosyalleşirler.

Taşbaşı Ordu’nun mahalle kültürünün, komşuluk ilişkilerinin yaşandığı mahallelerinden biriydi. Yazın kapılar kapanmazdı, açık olurdu. Zile basmaya gerek yoktu. Ancak insanlar eve girmeden seslenirdi ‘Şükriye Teyze evde misin’ diye... Kahvenin kahve fincanıyla, şekerin bardakla, yağın çanakla, unun tencere kapağıyla insanların birbirinden ödünç alıp verdiği bir yerdi Taşbaşı.  

İstanbul’da çok değişik semtlerde kaldım. Hayatımın üçte ikisi İstanbul’da geçti, ama baktım ki, anılarımın büyük kısmını, hayatımın üçte birini geçirdiğim Ordu ve Taşbaşı’nda biriktirmişim. İstanbul’daki anılarımın büyük kısmını da Ordulu arkadaşlarla yaşadıklarım oluşturuyor.

Şunu anladım ki gökdelenlerde, büyük sitelerde anı birikmiyor. İnsan birbirine dokunmadıkça, birbiriyle konuşmadıkça yaşadığını da hissedemiyor. Gökdelenler, apartmanlar, yüksek binalar insanı besleyen büyüten değil, insanı yalnızlaştıran, ruhun zayıflatan mekanlar. O yüzden ben İstanbul’da da mahalle kültürünün olduğu Balat gibi bir yerde oturmayı seçtim.

Belli bir yaşa geldikten sonra toprak çekiyor insanı diyebilir miyiz?

Toprak çekiyor kavramı insanı ürküten bir kavram. (Gülerek) Daha sonra toprak çekecek zaten. Ona ben kültür çekiyor diyeyim. Ama şunu gördüm, İstanbul’a yerleştikten sonra Orduya pek sık gelmedim. Babamın ve annemin kaybında geldim. Geldiğimde de çok fazla kalmadım. Bir hafta kadar, 15 gün kadar...

Bu kitabı yazmaya başladığımda, anılarla ile yüzleştiğimde bir hata yaptığımı düşündüm. Çünkü yazarken kah ağladım kah güldüm. Komik anılar güldürdü, acılar üzdü. Geçmişe, anılara yolculuk yaptım... Bulundukları toprağa kök salan ulu çınarlar gibi olamadım, leylekler gibi dünyayı dolaşan gençlere de benzeyemedim, ama sanırım somon olmayı başaracak ve doğduğum topraklara doğru bir yolculuğa çıkacağım.

Ben, 1. Ordu Kitap Fuarı’nın açılışına 10 gün önce geldim. Gelmeden önce Ordu’da sıkılır İstanbul’a geri döner ve fuarın açılacağı gün tekrar Ordu’da olurum diye düşünmüştüm ama tam tersi oldu. Biraz gezip dolaştığımda sanki büyülü bir şehir gibi geldi Ordu bana. Çok daha farklı bir gözle baktım; denizinde yüzdüğüm, güneşinde ısındığım, havasını soluduğum, suyunu içtiğim bu güzel kente. Karadeniz’in incisi bu güzel kente borcum var, bu borcumu ödemeliyim diye düşündüm. Sanırım bundan sonra Ordu’ya çok daha sık geleceğim ve çok daha fazla süre kalacağım.

Taşbaşı’nı nasıl buldunuz? Eski Taşbaşı ile yeni Taşbaşı’yı karşılaştırır mısın?

Ters bir durum var aslında ve bunu birçok yerde gördüm. Taşbaşı’nda oturan arkadaşlarımızın bir kısmı o güzel evlerini bırakıp, mahalleden ayrılıp apartman dairelerine yerleştiler. Benzer durum Ayvalık’ta da var. Rumların, Ermenilerin yaptığı tarihi evleri satıp apartmanlara doluşuyorlar. Belki onarımıyla uğraşmak istemiyorlar belki de onarmaya güçleri yetmiyor. Benzer süreç Türkiye’nin çoğu yerinde yaşanıyor. İnsanlar apartmanın cazibesine kapılıp o güzelim evleri bırakıyorlar. Bunu bir türlü anlayamıyorum. İnsana özgü yatay hayattan kopmak ve dikey hayata geçmek!...

Aslında Taşbaşı çok fazla değişmemiş. Çünkü sit alanı ve imara açık değil. Ama zaten Ordu düz ovaya yayılmak zorundaydı, yayılmış ve büyük bir kent oluşmuş. Biz önceden Ordu’nun sokaklarında dolaşırken elimiz havadan aşağıya inmezdi. Her gördüğümüze selam verirdik. Tanırdık çünkü. Ama Ordu artık büyük şehir.

Gelip Taşbaşı’na tekrar yerleşmek isterim ama bu pek olası görünmüyor. Ben Ordu’ya tekrar dönmek, büyüdüğüm serpildiğim mahallede tur atmak, o insanlar ile tekrar kucaklaşmak ve tazelenmek isterim. Belki ben bu anıların çekim gücüne dana önce kapılsaydım daha önce Ordu’da olurdum. Daha fazla beslenirdi ruhum. Bedenimizi besliyoruz ama ruhun beslenmesi çok daha önemli. O bedeni ayakta tutan o ruh değil mi? Ben ruhumun Ordu’da çok daha fazla beslendiğini hissediyorum. O yüzden de ruhumu gıdasız bırakmamak için çok daha fazla Ordu’da olacağım.

Peki Ordu’da nasıl bir değişim gördünüz? Binalar falan artıyor ama kaybettikleri de var mı?

Bu bir süreç aslında. Maalesef biz bazı şeyleri beceremedik. Hep söylerim Osmanlının üç unsuru vardır; zanaatta Ermeni, sanatta Rum, ticarette Yahudi diye. Biz o kültürlere belki çok fazla şey katamadık. İstanbul’da yapılan evleri de görüyorsunuz çarpık çurpuk... Kentin doğasına ve dokusuna uygun binalar yapamadık. Ordu’da da ipin ucu fazla kaçmamış. Ben öyle gördüm. Betonlaşma yok mu, var tabi ki, ancak ben Ordu’yu gülen, insana gülümseyen bir kent olarak gördüm.

Ordu’nun sahilini gelin kaşına benzetirim, kıvrılır uzanır. Akşamları da bir hilal gibi denizi kucaklar. Bu kent insana gülümseyen, insanın ruhunu okşayan ve besleyen bir kent. Kalabalık evet ama hala bir ruh var burada ve o ruh yaşıyor. Bu ruh direniyor, direnecek. Ordu sahilinden otoban geçmeyen Karadeniz’in tek kenti değil mi? Bunun için mücadele eden, herkese selam olsun.

Zaten Ordu’yu Ordu yapan da mücadele ruhudur. Ordulu o büyük yangından sonra da bu güzel kente sahip çıkmış. O yüzden çarşıyı kül eden o yangına kitapta yer verdim. Yeni planı da anlattım. Belki baskılar olmasaydı da Ordu’nun Yeni Şehir Planı yapıldığı gibi uygulansaydı, Ordu bugün 24 metreyi bulan caddeleri ve 18 metreyi bulan geniş sokaklarıyla çok daha güzel, ferah ve farklı bir kent olacaktı. Şehir planında deniz havasının kentin içine yayılması için denize açılan dikey ara sokaklar düşünülmüştü. Tek bir çıkmaz sokağı olmayan bir plan yapılmıştı, plan birebir hayata geçirilebilseydi harika bir şey olurdu.

Yine de Ordu geçmişteki o güzelliğini korumak adına direnen, mücadele eden insanların kenti. O insanlar hala varlar. Ve o insanlar bugün de kentlerine sahip çıkıyorlar. Ordu daha da büyüsün ama güzelliği koruyarak büyüsün istiyorlar. Benim de bundan sonraki çabalarım bu yönde olacak.

Bundan sonrası için neler düşünüyorsunuz, yeni projeler var mı?

Bir kitap projesi daha var. Ordu’yla, Taşbaşıyla ilgili de olabilir. Bunun üzerinde çalışıyorum henüz karar bir karar vermedim, ama bu işin bir de maddi çerçevesi var. Yerel kitapların fazla satış rakamlarına ulaşması kolay değil. Bir Konyalı, ya da bir Kayserili Ordu ile ilgili bir kitap yerine kendi yöresinin kitabını tercih eder doğal olarak. Eğer Ordulu, Taşbaşılı kitabına sahip çıkmazsa, neden başkaları çıksın ki?!..

Benim kitap yazayım, para kazanayım diye bir derdim yok. Ama yayınevleri için satış rakamı önemli. Çünkü bir kitabın fiyatını belirleyen girdilerin büyük kısmı ithal olduğu için, döviz kurlarındaki artış maliyetleri olumsuz etkiledi.

Eğer Mor Beyaz Yıllar ilgi görür ve iyi bir satış rakamına ulaşırsa Ordu ile ilgili yeni bir kitap gelebilir. Eğer ulaşamaz ise daha genel olan ve daha önce yazmayı düşündüğüm öyküleri kaleme alacağım.

Yazmaktan çok büyük bir keyif alıyorum. Mor Beyaz Yılları yazarken kimi günler 14 saatimi bilgisayar başında geçirdiğimi söyleyebilirim. Yazmak rahatlamak demek, yazmak yıllarca insanın omuzlarında taşıdığı yükten kurtulması demek. Yazmak insanın kendisiyle de yüzleşmesi demek. Elim klavyeye uzanabildiği sürece yazmaya devam edeceğim.

 

Ordu’ya döneceğim diyorsunuz…

Kesinlikle. Ben sadece yazmak için bu kente geri dönmeyeceğim. Ben bu kentin güzelliklerin korumaya çalışan insanlarla omuz omuza mücadele etmek adına Ordu’da daha fazla zaman geçirmeye çalışacağım. Ordu’nun güzelim doğasını, tarihi güzelliklerini, geçmiş kokan dokusunu korumaya çalışanlara katkı içini daha fazla süre Ordu’da olacağım.

Katırcıoğlu Mustafa Ağalar, Süleyman Felekler bu şehirden geçti. Bu kenti yeniden var etmek için çabaladılar, mücadele verdiler. Bizim kuşağa da düşen onların bıraktığı güzelliklere sahip çıkmaktır.

Son alarak neler söylemek istersiniz?

Ordu benim kentim, Taşbaşı benim mahallem. Kendimi bu topraklarda çok daha özgür ve çok daha keyifli hissediyorum. Bu kentten besleniyorum. İnsan kendini Ordu’da daha değerli hissediyor. Bunu derken, bir kariyerden, bir meslekten yola çıkmıyorum. İnsan kendini insan olarak daha değerli hissediyor Ordu’da. Ordu henüz bozulmamış. Sorduğunuz adresi doğru tarif etmek adına sizinle metrelerce yürüyen insanlar var!.. Bir pastayı beğendiğinizde, o pastadan size daha fazla ikram etmek isteyen esnaf var. Çürümemek, bozulmamak, doğal kalmak, insan olmak çok önemli. Ordu henüz bozulmamış, umarım doğallığını daha uzun süre korur.

Yalçın Şimşek kimdir?

Yalçın Şimşek, bir yılbaşı gecesi Ordu’nun Taşbaşı Mahallesi’nde dünyaya geldi. İlk, orta ve liseyi aynı kentte tamamladı. İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra bir süre Giresun’da amatör gazetecilik ve memurluk yaptı. 5yılda 4 ayrı yere sürülünce, İstanbul’a göç ederek gazeteciliğe başladı. Cumhuriyet’te başladığı gazetecilik serüvenine, kimi dergi ve televizyonlarda devam etti. Daha sonra emekliye ayrılan Şimşek, İstanbul’da serbest gazeteci olarak çalışıyor.

RÖPORTAJ: ZEKİ ÖZEL



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?