Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

VONA’DA BİR GÖNÜLLÜ ÖĞRETMEN

VONA’DA BİR GÖNÜLLÜ ÖĞRETMEN

Sayın okurları, bu söyleşimde sizleri adeta bir kanatsız melekle buluşturmak istiyorum. Çeşmeönü çocuklarının Nazan ablası, çocuk mevzu olunca gözlerinde parlak yıldızların göz kamaştırdığını hissettiğiniz bir çocuk sevdalısı Nazan Alkan ile tanıştıracağım sizi…

Ömrünü çocuklara adayan bir yaz meleği!

Ama öncelikle ben geleceğim diye yaptığı hazırlıklardan bahsetmeden geçemeyeceğim. Bana özel yaş pasta yaptırmış, prenses pastası ve diğer kuru pastalar, çaylar, kahveler daha neler neler!..  Bir de ilginç bir konu var;  biz tanışmıyoruz ama küsmüşüz, ben sosyal medyada bir paylaşımda bulunmuşum, kendisi de bana bir şeyler yazmış ama adı yanlış yazmış, bende onu azarlamışım. “Siz önce benim adımı doğru yazın diye azarlamışım!” Meğer bu yaş pasta bizim barışmamız sebebineymiş.  Daha ilk karşılaşmamızda beni mest etmeyi başaran ve de mahcup eden bir hanımın bana iltifatı: “Ben sizi yazılarınızdan sevdim” demesiydi.  İşte böyle bir hanımefendi Nazan Hanım.  İşte size ondan bahsedeceğim, hadi buyurun.

             -Nazan Hanım, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

              -Tabi,  ben 1946 Ordu Perşembe doğumluyum. Ortaokul sıralarında iken ailemle İstanbul’a göç ettik,  orada öğrenim hayatıma başladım ve en eski hemşire okulu olan Amerikan  (Amiral Bristol) Sağlık Kolejinden mezun oldum. Orada yatak başı hemşireliği branşınsa çok güzel bir eğitim aldım ve ardından 12 yıl Amerikan hastanesinde hemşire olarak görev yaptım.  Daha sonra özel nedenlerden dolayı hemşireliği bırakıp, halen şimdilerde oturduğum baba ocağına Cihangir’e döndüm ama bu arada boş oturmayıp çeşitli dernek ve vakıflarda görevler aldım, çalışmalar yaptım. Hemşirelerle hemşirelikle hiç ilgimi koparmadım, hemşire okulunda iken bizi yetiştiren çok değerli muhterem hocam bayan Gülsevim Çeliker  tarafından keşfedildim ve  eğitici olarak  görevlendirildim. Okula gelen ziyaretçilere ve hastaneye gelen stajyerlere  çalışmalar hakkında bilgiler verip, stajyerlere de nasıl çalıştığımızı öğretiyordum. Edebiyata  ve çocuklara çok meraklıydım, çocuklara yöneldim bir tesadüf sonucu yabancılara Türkçe öğretmeye başladım..

         -Nazan hanım, çok özel değilse o tesadüfü bize anlatabilir misiniz?    

         -Anlatabilirim bir sakıncası yok. Oturduğumuz Cihangir’de çok yabancı bir çevre vardı, genellikle Konsolosluk görevlileri ve aileleri onların çocukları.  Öyle bir ortam vardı, tanıdığım bir yabancı Türkçe öğrenemiyor ve konuşamıyordu, şikayet ediyordu.  Ben sana Türkçe öğretirim dedim ve öylece yabancılara konuşma ve gramer ağırlıklı Türkçe öğretme serüvenim başladı. Bu vesile ile çok yabancı da tanıdım, onların hepsi benden daha yüksek eğitimli insanlardı. Onlarla çok güzel iletişimlerim oldu, itiraf edeyim ben sadece amatörce bir Türkçe öğretiyordum.  Bana ana dilimi öğretmek İngilizce öğretmekten daha zor geldi..  Bu işimi halen bu güne kadar sürdürüyorum. Şahsen ben şöyle düşünüyorum;  hiç bilmeyenler için “Türkçe öğrenmek çok zor”..  Önceden bulunduğumuz muhitte yabancılar çok fazlaydı, şu anda yabancılar çeşitli nedenlerden dolayı Türkiye’den gittiler ülkelerine döndüler. Ben halen  özel istek üzerine onlara ders vermeye devam ediyorum, çünkü benim bu alanda o muhitte bir adım var, tanınıyorum.. Orada bu çalışmalara devam ederken Fransız Kültür Merkezinden bir davet aldım çok mutlu oldum. Çünkü Fransız Kültür Merkezine gitmek, girmek çok zordu. Onlar beni çağırdılar, bu beni çok duygulandırdı.

          (Bu arada Nazan Hanım belki farkında değil ama konuyu anlatırken şimdi bile jest ve mimikleriyle o mutluluğu o hazzı halen yaşıyor gibiydi)

         Büyük insanlara dört yıl kadar sınıf öğretmenliği yaptım,  yaşım itibariyle halen oraya gitmiyorum ama yine o camianın içindeyim. O arada bir İngiliz aile ile tanıştım,  onlar Türkiye’deki kreşleri beğenmiyorlardı. Play Group diye bir grup vardı o zamanlar..  Yeni bir eğitim çalışmaları vardı, iki yaş grubu çocuklara verilen iki saatlik oyun yoluyla bir eğitim şekliydi bu… Grup tarafından onlara yardımcı olmam istendi. Onlar o aile gezmeye gittiğinde çocuklarına benim bakmamı teklif ettiler. Orada da dört yıl kadar çok keyifli bir çalışma sergiledik. Neredeyse çocuklar milletlerarasıydı, onlara baktım.  Hem Türkçe dersi hem play groupu birlikte götürdüm. Daha sonra çocuklar büyüdü yollar ayrıldı.. Ben daha sonra, geceleri çocuk bakıyor gündüzleri de ders veriyordum. Bu çoğunlukla gündüzleri ders verdiğim çocuklara ailelerin isteği üzerine geceleri de ben bakıyordum.. Bana çok önem veriyorlardı, çayımı kahvemi hazırlayıp öyle gidiyorlardı. Çocuklar da zaten erkenden yatıyorlardı, ben de bu arada hem ders çalışıyor hem de çok kitap okuyordum..  “Onlarla birlikte bir başka dünya tanıdım” o annelerden çok tecrübeler edindim.. Çocuk eğitimini öğrendim. ”Ben çocukları yabancılardan ve Türklerden güzel annelerden öğrendim..“ Bunların içinde yabancılar daha çok. O kadar kariyer sahibi, o kadar büyük insanlara dersler verdim ki, inanamazsınız..  Profesörlere, doçentlere yabancı misyon şeflerine ve çalışanlarına.. Ama tekrar yine söylüyorum, ben onlara dil öğretirken, ben de onlardan çok şey öğrendim. Onları anlatmakla bitmez.

         Bir gün  bana “Nazan, sana 12 kişi gelecek onlara ders vereceksin” dediler Ben de sordum bunların meslekleri ne diye..  Saklıyor benden,  ben de tahmin etmeye çalışıyorum.. Her halde bir danışmanlık şirketi falan.. Olsa olsa bunlar danışmadır diyorum kendi kendime.. Çıka çıka karşıma değişik üniversitelerin hocaları çıkmaz mı,  şaşırdım.. Ama hepsinin üstesinden başarı ile geldim.

          Bir gün ne yaptım biliyor musun; büyük insanlara renkleri öğreteceğim ama yöntemimi görünce biz çocuk muyuz diyecekler diye de çekiniyorum. Kayıtlara mecmualardan kırmızı şapka, beyaz masa, renk renk ayrı ayrı resimler  kestim,  üç saatimi aldı, on iki kişiye hazırladım..  Görünce ya bana deli diyecekler ya da bu işi öğrenecekler. Şimdi ben kağıtları dağıtıyorum, böyle bana bakıyorlar, eyvah dedim pot mu kırdım acaba?  Nazan bunları sen mi yaptın dediler evet ben yaptım dedim. O kadar hoşlarına gitti ki Türkçeyi öğrendiler.. Aradan iki yıl geçti, karşılaştığımızda “Nazan senin o kağıtlarını unutamıyoruz” dediler..

             Galatasaray’da üniversite hocası, bir de Fransız Dili Edebiyatı hocası; en zoru işte.. Onlara Türkçe öğretiyorum bakar mısınız!  Ama çok okuyorum.  Rahmetli babam okul harici çok anlatırdı, genel kültür çok önemli, bütün bunların bana çok yardımı oldu. Hayatıma çok şey kattı ,ben hep ders verirken çok şey öğrendim.. Şu an az yabancı kaldı, o az kalan yabancılara Türkçe dersi veriyorum..

            -İstanbul Cihangir’deki yaşantınız, hayatınız demek böyle geçiyor?

            - Evet, aynen bu şekilde devam ediyorum. Son zamanlarda da büyük insanlara İngilizce öğretiyorum, o iş de çok zor ama üstesinden geliyorum. İngilizceyi çok, Fransızcayı az biliyorum. Meramımı anlatacak kadar, işimi görecek kadar..  Fransa’ya gitsem yaşarım yani o derece.  

            -Nazan Hanım Ordu’ya Perşembe’ye gelelim mi?

            - Gelelim gelelim.

            -Nazan Hanım, sizin çocukları çok sevdiğiniz biliyorum, tam bir çocuk sevdalısı bir hanımsınız (Bu arada Nazan Hanımın evinin içi duvarlar, sehpaların üzeri, kütüphanenin her yeri çocuklarla yaptıkları etkinliklerin fotoğrafları ile dolu. Yani evinin her köşesi ayrı bir çocuk grubu, ayrı bir etkinlik, ayrı bir anı).

           - Nazan Hanım, çocuk sevginiz İstanbul’da Cihangir’de çocuklarla yaptığınız çalışmalardan mı kaynaklanıyor, yoksa daha mı erken. Bu ilginin nedeni nedir sizce?

           - Benim çocuklara ilgim zaten çok küçük yaşta ilk önce mahallemizde akranlarımı yönlendirmeyle başladı. (Yönlendirme demeyelim hepsi bozulurlar). Akranlarımla oyun, eğlence şiir küçük aile gösterileriyle başladı, bu yeteneğim büyüdükçe daha da gelişti..

            (Hemen araya giriyorum ve şöyle diyorum):  Küçük yaşta da yani o zamanlarda da içinizde böyle bir duygu varmış.. Allah vergisi diyebilir miyiz, diye söylediğimde, hemen bana dönüyor ve asil bir hanımefendi tavrıyla sempatik bir şekilde şöyle diyor.

          -Zaten siz gazeteciler olarak, şöyle bir yönteminiz var, onu da söyleyeyim iyi dinliyorsunuz, iyi sorular soruyorsunuz. Karşı tarafı detaylı tanımak iyi iz sürüp irdelemeye çalışıyorsunuz, aman sakın ben ne diyorsam unu yazın!  

          Ve söyleşimize devam ediyoruz:

          -Önce o aile arasında başladığım çocuklara gösterdiğim etkinlikler git gide büyüyerek, Çeşmeönü okul düzüne odaklandı, oraya taştı.

           -Her yaz Perşembe’ye geliyor musunuz?

            -Her yaz Çeşmeönü’ne geliyorum. Denizi yüzmeyi çok seviyorum. Perşembe’de Kışla’da Çeşmeönü’ndeki çocuklarla buluşuyorum, yenileri ile tanışıyorum kaynaşıyorum.. Her yaz isteyen, ihtiyacı olan öğrencilere tiyatro, resim ve İngilizce ders veriyorum.. Tabi bunları parasız yapıyorum, zaten bu zamana kadar, burada iki kişiden ücret aldım. Hatta bir aileye bu yaz ders verdimse bir dahaki yaz ücret almadım. Benim çok para ile işim yok, benim işim çocuklarla, onları çok seviyorum, onları bir şeyler öğretmek, küçük yaşta onlara bazı güzel ve değerli özellikler kazandırmak, yaz boyunca onlarla beraber yaptığımız etkinliklerin sonucu olarak yaz sezonun sonunda öğrendiklerimi bir tiyatro gösterisi ile çocuklara ve velilerimize okul düzünde sahneliyoruz.. Çok da beğeniliyoruz.

           Gelelim okul düzüne, oradaki gösterilerde sadece şu zorluk vardı; tek başımaydım ama büyük çocuklar yani bir önceki yıl beraber çalıştığımız çocuklarım bana yardım ettiler. Aileleri yardım ettiler, destek oldular çok ilgi çekti. Bakın size bir çocukla ilgili anımı anlatayım, 4 sene önceki bir anım: 11 yaşında bir erkek çocuğu Ankara’da yaşıyor, onunla voleybol oynuyoruz, çok hareketli bir çocuk.   Aynı çocukla deniz kenarında karşılaşıyoruz, ben de yüzüyorum  o da yüzüyor..  Siz dedi, çocuklar için biraz yaşlı değimlisiniz? Bu soru benim çok hoşuma gitti. Ben ona haklısın dedim, gerçekten yaşlıyım dedim. Sen ne düşünüyorsun dedim, ben sizi dün okul bahçesinde voleybol oynarken seyrettim,  sizi on beş on altı yaşında zannettim demez mi!  Çocuğun sorduğu soruya bayıldım, annesine dedim ki  “sizin bu çocuğunuz bana o kadar güzel bir soru sordu ki, önce bana öyle söyledi, daha sonra bana genç olduğumu hissettirdi çok akıllıcaydı çok.”

          -Nazan Hanım, çevrenizdeki çocuklar size ne diye hitap ediyor?

          -Çocukların anne ve babaları bana abla dediklerinden, çocuklar da bana abla diye hitap ediyorlar. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Onların sayesinde hiç teyze olamadım. Çağlar Uzun’un kızı en büyük aşkım en son aşkım. Tanem, onunla çok güzel diyaloğum var, bilmiyorum daha bundan sonra tanışacağım çocuk olur mu? O bizim grubumuza katılan en son çocuk, o yüzden onunla çok güzel vakit geçiriyorum. Bana çok önemli bir şey söyledi ama bunu mutlaka yazın  “Nazan abla yaşlısın ama seni seviyorum”  dedi.. Bu benim için hiç unutmayacağım bir andı. Bizim grubumuza her yaz katılımlar oluyor, bir de çok önemli bir durum var. Bu benim grubuma katılan çocukların daha önceden benim grubumda olan yani ben onların anne ve babalarını da aynı grupta çalıştırdım. Yani bu durum anneden babadan çocuklara geçen bir durum. Bu çok önemli.  Grubumuz her geçen yaz artıyor, eskiden on üç on dört ve on beş yaş grubu çocuklar geliyordu, ama şimdilerde onlar gelmiyorlar, daha küçükler geliyor. Artık bu çalışmalarımız onlara çocuk oyuncağı gibi geliyor. Şimdi gözlemliyorum; şimdiki çocukların ağızları çok güzel laf yapıyor, akılı telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar onların ilgi alanı olmuş. Ama bana gelecekleri zaman onları istemiyorum.  En ufak bir boşlukta onlarla oynuyorlar,  ben istiyorum ki onlar Sait Faik’i tanısın, Atilla İlhan’ı, Rıfat Ilgaz’ı tanısın diyorum. Hazıra almışlar çok kolaya alışmışlar çok okumak istemiyorlar..

            -Nazan Hanım yeni jenerasyondan ümitli misini?

             -Hayır değilim. Eğitim sistemimiz çok bozuk, ben çok sıkı bir hemşirelik eğitimi aldım, hem çok özgür hem çok sıkı, hayatta neye muvaffak olduysam okulda aldığım eğitime borçluyum. Amerikalılar’dan en son teknikleri öğrenerek  Amerikan hastanesinde çalıştım.  İş disiplini, tertip düzen, öğrenci iken inanılmaz işler yaptım. Mesela hasta temizlemek, karyola düzeltip tırnak kesmek, yani hasta bakımı ile ilgili çok mükemmel bir eğitim. Yatak başı hemşireliği eğitimi aldım,  bizi eğiten hanım şu an Amerika’da.  Türk hemşireliğinde çok büyük bir ekol..  Halen vakıflarda görevli çalışıyor; bayan Gülsevim Çeviker, onun öğrencisi olmaktan hep gurur duydum.  Çocuklar konusunda hep ondan feyz aldım, nasıl bir öğretmen olunur ondan öğrendim. Hem çok disiplinli hem de çok sevecen bir insandı. İşte çocuklarımı bu yüzden bu aldığım yüksek derece eğitimden dolayı çok seviyorum.

           -Peki Nazan Hanım, çocuklarla ilgili bölüm bittiyse başka bir merakınıza, fotoğrafçılık sevdanıza, çevre ve doğa aşkınıza geçebilir miyim?

          - Yok daha bitmedi, onlarla ilgili anılarım çok.  Bu yaz yani 2017 yazında beş buçuk on yaş arası çocuklarla çalıştım ilgilendim. Yine gösteri yaptık. Fotoğrafçılık yönüm, merakım evet çok yüksek.. Benim rahmetli babam çok güzel bir fotoğrafçıydı,  herhalde bana onun genlerinden geçti.  Bunu biliyor musunuz bilmiyorum ama tıp mensuplarının hemen hemen hepsinde bir özel hobileri vardır, örneğin sesleri güzeldir şarkı söylerler, güzel enstrüman çalarlar, güzel resim yaparlar ya da cerrahtırlar ama kitap yazarlar.  Yani hepsinin hobisi var, ben de on altı on yedi yaşlarında idim, fotoğrafçılığa başladım.  Babam bana çok güzel marka makinalar aldı ama gençken bunların değerini çok bilemiyorduk. Sonra siyah beyazdan renkliye döndüm, İstanbul’da dia gösterile rine gidiyordum. Bir iki fotoğrafçı tanıdım, bir tanesiyle hala çalışıyorum. İsa Çelik Bey, benim fotoğraf hocam. Bu arada amatörce dört sergim oldu. Çocuklarla ilgili sergimin adı ” Benim Çocuklarım.” İsa Çelik İstanbul’da çok ünlü bir fotoğrafçıdır, çalışmalarımda hiçbir ücret almadan bana hep yardımcı oldu.  Bir de Ahmet Çoluk’un Perşembe Spor Kulübü başkanlığı sırasında Perşembe Gençlik Kulübü lokalinde bir sergim oldu. Daha sonraki sergim İstanbul’da bir cafede oldu. Bir doktor arkadaşımın yerinde yaptık, yine şu an yeni bir sergi randevum var.  Yer mekan hazır; sergimizin konusu ise “Tekneler”  hazır gibi. Ama bana bu konuda yardım edenler var, yani teknik konularda basımı dahil galeriler çok pahalı.. Fransızların bir evi var orada yapacağız, tarih kesin ve hazırlanıyorum.

              -Nazan Hanım çektiğiniz fotoğraflar içinde en çok hangi tür olanlarını seviyorsunuz?

              -Tabi ki deniz, tekne ve çocukların fotoğraflarını beğeniyorum. Biliyorsunuz benim jenerasyonumda fotoğraflar baskı oluyordu  Ama benim fotoğrafçılarım var, onlar böyle fabrikasyon yapıyorlardı, ama her dediğimi yaparlardı.. Kadraj bakımından falan, şimdi Cihangir’de çok güzel dostlarım var. Zümrüt Fotoğraf Stüdyoları, onlar bana çok yardımcı oluyorlar. Perşembe’de de Ersin’i tanıdım, o çok güzel fotoğraf gözü olan çok istikbali olan çok kişilikli çok nazik bir insan.. Ersin’i tanıdığım için çok şanlıyım.

           - Nazan Hanım fotoğrafçılıkla ilgili neler yaşıyorsunuz ne durumdasınız?

            -Bu zamanda fotoğrafçılık biraz ekonomiye bakıyor, pahalı bir hobi. Ben dijital saklama diyorlar ya, onu beğenmiyorum. Jenerasyona göre elimde seviyorum on tane de bir tane beğenirsem bastırıyorum.  Şanslıyım Perşembe’de Ersin gibi bir dostum var, bir dediğimi iki yapmaz. Makinem bozulduğunda buradan bile ona soru sorarım, o bana hep cesaret verir, onun için şanslıyım.  Fotoğrafçılık amatörce başladı, tüm dostlarımın akrabalarımın düğünlerini çektim, şimdi diyorum ki onlara: “ istiyor musunuz benim fotoğrafınızı çekmemi” diye soruyorum, istiyorlarsa muhakkak çekiyorum, yapıyorum. Fotoğraflarını istemiyorsa başka bir şey düşünüyorum, çok çile çektim İstanbul’ da fotoğrafçılardan şip şakçılardan.. Makinemi görenler beni hep engellediler,  resmen çekmeyin diye beni tehdit ediyorlardı. Beni kendilerine potansiyel rakip görüyorlardı, burada hiçbir şey demiyorlar,  buradakiler beni hiç yadırgamıyor  (ama sizde maşallah her yerde varsınız konserlerde bayramlarda)  ama otuz yıldır çekiyorum gittiğim konserlerde veya bayramlarda orada muhakkak birini tanıyorumdur genellikle sevdiğim insanları çekerim fotoğraf hobim çok heyecan kattı hayatıma bu yolda büyük bir servet ödedim diyebilirim ilk zamanlar hobi olduğu için ailem yardım etti, daha sonra sergilerimde dostlarım bana katkıda bulunmak için satın aldılar.  Hep İstanbul’da bulundum, Nişantaşı’nda okudum, Cihangir’de oturdum.. Halende Cihangir’de oturuyorum, orada çevrem çok geniştir, bir arkadaşımla Cihangir’de dolaşıyorum, tüm esnaf selam veriyor seni burada herkes tanıyor diyor bana.. Tabi tanıyacaklar; kırk yıldır Cihangirde oturuyorum, diyorum…

               -İzniniz olursa fotoğrafçılıktan çevre ve doğaya geçmek istiyorum ne dersiniz? Çünkü sahildeki çöpler yani kısacası doğadaki çöpler sizi çok ilgilendiriyor.. İlçedeki diğer gazetede yaptıklarınızı okudum, bu duyarlılığınız nereden geliyor?

           - Burada evimin önü deniz, burada denize girmeye başladıktan sonra  çevredeki çöplerden artık yüzemez hale geldim.. Eğer sahilde çöp varsa sabah erkenden sahile iniyorum sahili temizliyorum, denize öyle giriyorum. Ailemin çocuklarına da alıştırdım, hep birlikte küçük bir ateş yakıyoruz, çöpleri burada yakıyoruz, beni gören kuzenlerim çok yoruluyorum diye bana üzülüyorlar.  İnsanlarımız çok duyarsız, ben bahçeyi de çok severim, herkes gitti yaz bitti o çöplere çok üzülüyorum, hüzünlü bir sahil kaldı..  Böyle bir duyarsızlık olamaz, fotoğraflarını çektim İstanbullularla paylaştım. Bayağı ilgilerini çekti, burayla ilgili daha güzel bir yazı yazmak isterdim.

              -Nazan Hanım acaba biz Perşembeli olarak buraların kıymetini mi bilmiyoruz?

               -Şimdi eğitim çocukken başlar, evime her türlü yabancı misafir geldi,  size yemin ederim, denize inerken sigarasının küllerini eline döken misafirlerim oldu. O kadar duyarlı insanlardı yani bu duyarlı davranış çocukken tüketimle ilgili ekonomi öğreniyorlar, mesela biz bir kağıdı atacaksak, çart diye yırtar atarız, ama onlar o kağıdı mutlaka dörde bölüp atarlar. Ben yabancılara ders verirken onlardan da çok şey öğrendim, ama kendi kültürümü de onlara verdim.  Onlardan da onların kültürünü öğrendim; şu da bilinmeli ki asla  yabancı hayranı da değilim.. Yani, örneğin onlarda paylaşma yok ama bizde misafirperverlik var.

            -Peki Nazan Hanım, İstanbul’a gittiğinizde yaşantınız nasıl olacak ?

                -Aynen, yine özel dersler ama bu sefer yabancılar gittiği için İngilizceye gelen olacak.. Yabancıların ödemesi başka Türklerin ki başka, çoğuna da ne verirsen ver,  ya da hiç verme diyorum. Onları çok incitmeden onlara hizmet vermeye çalışıyorum para her zaman benim için ikinci planda oldu, her zaman elimde deği, ama öyle o davranışımın cevabı bir şekilde bana geri geliyor, yeni yeni dostluklar kazanıyorum.

              -Nazan Hanım  üç hobiniz var..  Çocuklar, fotoğrafçılık ve doğa.. Bunlarla ilgili anılarınız mutlaka vardır anlatabilir misiniz?

              -Tabi var; önce çocuklarımla ilgili olanı anlatayım; Çeşmeönü’nde okul düzündeyiz, çocuklarımla gösteri yapacağız, akrabaların sandalye falan getirdiler, ses düzenimiz yok, onun yerine bir araba çekiyoruz ve onun müziğini kullanıyoruz.. Herkes mutlu, çocukların isteklerine göre mesela bazen biri taklit yapmak istiyoruz diyor, onu yapıyor, bir tanesi yine sahnede bir yakınımızın  taklidini yapıyor. Ortaokul öğrencisiydi  çok sevdiğim bir çocuk sahneye çıktı, biraz başladı ve yapacağını unuttu, daha yapamıyor.  Ezberi bir monolog vardı unuttu, sahneyi bıraktı, arkada neden unuttum diye ağlıyor çok da işim var ilgilenemiyorum.. Sakinleştirmeye çalışıyorum, aferin böyle bazen olur diyorum ama nafile, hüngür hüngür ağlamaya devam ediyor. Aradan biraz, on beş yirmi dakika zaman geçti, geldi yanıma “Nazan abla tekrar yapabilir miyim” dedi, o an o kadar sevindim ki  bravo dedim.. Tabi yapabilirsin dedim seyirciye anlattım  ve sahneye aldım.. Onun bu davranışı seyirciden büyük bir alkış aldı, heyecandan yapamadı ama ikinci kez sahneye çıktı ve eksiksiz yaptı.. Daha sonra sahne arkasında ona dedim ki, sen bu hayatta çok başarılı olacaksın.. Hakikaten çok başarılı oldu.

             -Hocam kimdi o çocuk, isminden bahsedebilir miyiz?

             -Tabi en çok sevdiğim çocuklarımdan Ebru Hamsici. Rahmetli Coşkun Hamsi’cinin kızı. Bir başka anım ise şöyle: Beş altı yıl önceydi, Çeşmeönü’nden bir köy çocuğu, çok yetenekli bir çocuk… Orta birde falan olabilir, şu an ismini hatırlayamıyorum ama müthiş yetenekli.  Sadece ben oradayken birileri geldi onu sordu, sanki benim yaptıklarımın yanlış olduğunu ima eder gibi maksatlı gelmişler. Neyse, çocuk çok becerikli bütün roller onda,  görevini müthiş yapıyor diğer çocuklar da onu destekliyorlar. Sandalyeler tamam, seyirciler geldi çocuk ortada yok.  Her rolde o var, oyunu geciktiriyorum, ne terler döküyorum ama çare yok.  O arada Ayten Çelik’in  yeğeni Ceren yeni başlamıştı, koşarak yanıma geldi, ayrı ayrı kostümleri var. Nazan Abla üzülme dedi ben hepsini sahneye çıkıp yapacağım dedi, kıyafetleri de ayarladım dedi.. Bu davranış benim için bir mucizeydi, çünkü ben bu insanlar buraya toplanmış, gösteriyi izlemek için gelmişlerdi. O çocuğum inanılmaz.. Başarıyla rollerin hepsinin üstesinden geldi, çok başarılıydı.. Demek ki provalarda beni çok dikkatli dinlemiş,  hepsini ezberlemiş..  O  beni ve bütün günümü kurtarmış oldu, o da tiyatroya çok hevesli bir çocuk.. Özellikle ailesine söyledim, tiyatrocu olsun diye.. Ceren o sıralar ilkokul beş veya ortaokul öğrencisiydi, işte böyle o an mutluluktan uçabilirdim çok mutlu olmuştum, yine bir sürpriz yine hazırlık yapıyoruz. Benim çocuklarımdan birisi bana yardım ediyor, onun babası da yardım ediyor.  Onlar bana sürpriz olarak ailecek bir şey hazırlamışlar, benim haberim yok.  Kuzenimle birlikte sahneye çıktılar, benim programıma gösterime katkı sağladılar, o anda çok mutlu olmuştum. Ben bunları size ilginç olduğu için anlatıyorum, yine bir gün çocuklarımla birlikte kapıda evin bahçesinde çalışıyorduk, ben çok şanslıyım, kuzenlerim dayımın üç kızı büyükler onlar da gelir. Bazen de Ahmet Çoluk, o da benim kuzenim, bana takılır Nazan bana da rol versene diye şakalaşıyoruz. Onlar bana bahçelerinin kapılarını açıyorlar, onların çocukları da benimle birlikte çalıştılar. O çocukların hepsi büyüdü, şimdi anneler babalar çocukları olmadığı halde hepsi her yaz gelir beni destekler, oyunumuzu izlerler. Daha önce söyledim, bana gelen bazı çocukların anne ve babalarıyla da geçmiş yıllarda çocukluklarında ayni şekilde çalıştık. Onlar  şimdi hepsi çok güzel aile kurdular, anne baba oldular, bundan mutlu bir şey olabilir mi? Ben her yaz Perşembe’ye gelmeden önce hep geçtiğimiz yaz çocuklarımla birlikte yaptığımız çalışmaların ve sergilediğimiz oyunları fotoğraflarını renkli fotokopi olarak hazırlarım.  Siyah beyaza göre çok pahalı ama yapacak bir şey yok, işin ucunda çocuklarım var.  Buraya geldiğimde bir önceki sene neler yapmışız hep birlikte izleriz, onun için İstanbul’da İstiklal Caddesinde bir fotokopici var. Çok beyefendi bir insan, ona gittim, o arada bir bayanla tanışıyorum, ressam,  o da çocuklara çok şeyler güzel şeyler yapmış bir insan.. Şimdilerde kaybettim onu.  Ona soruyorum, çocukları oyalamak için neler yapabilirim diye.  Ben resimden anlamıyorum, nasıl yapabilirim diye anlattı; bir pano al dedi,  o panoyu duvara asacaksın, resimleri oraya asacaksın daha sonra toplayacaksın diye beni uyardı. Bu benim çok hoşuma gitti fakat böyle bir panoyu bulamıyorum, bulduklarım da çok pahalı,  yana yana sağa sola bakıyorum fotokopiciye gittim, arada sırada ona fotokopi yaptırıyorum, resimleri yaptık. O arada bakınırken orada arkası kullanılmış rulo halinde onu gördüm, fakat o gün çok harcama yaptığım için ona yetecek param yok cebimde..  Aslında Cihangirde olsam sonra veririm diyebilirim ama çok uzak bir yerdeyim, yani semtimin dışındayım ve devamlı müşterisi değilim. O kadar çekindim ki,  adam tamam dedi ama ben o sırada sordum korka korka  kaç para diye..  Adam yüzüme bir baktı ve dedi ki, al al  tamam da kaç para ödeyeceğim dediğimde para vermene gerek yok, hiçbir şey ödeme, al dedi. Ne kadar sevindim bir bilseniz, dünyalar benim oldu, onu İstanbul’dan aldım Perşembe’ye getirdim ve çocuklar onunla çok meşgul oldular, çok eğlendiler.. Daha sonra bu yaptığımız fotoğraf panosunun resmini çektim, İstanbul’a o panoyu aldığım fotokopiciye gördüm,  bizim çocukları görünce o da çok mutlu oldu. Yani İstanbul’da böyle insanlarla karşılaşmak herkese nasip olmaz, işte bu çocuklarımın şansı idi. Yine zaman zaman iş gereği o fotokopiciye giderim. Bir de şunu belirtmekte fayda var; ben çocuklarımla bir araya geldiğim her yılı senesine göre o yaz kimler hangi çocuklar katılmış diye isim isim yazarım defterime.

           (O arada önceden balkondan balkona seslendiğim Nazan hanımın kuzeni Ayşe Güngör ablam, fotoğrafımızı çekmek üzere söyleşimize katılıyor ve Nazan hanımla birlikte bizim resimlerimizi çekiyor. Ayşe ablama teşekkür ediyor buradan saygılarımı sunuyorum.)

           -Nazan hanım, söyleşimizin nihayet sonuna geldik, ağzınıza, nefesinize sağlık, beni çok güzel ağırladınız.. Şahsım ve gazetem adına size saygı ve şükranlarımı sunuyorum, sizin söyleyeceğiniz bir şeyler var mı?

            -Öncelikle bana zaman ayırdığınız için size ve gazetenize çok teşekkür ediyorum. Ayrıca benim çocuklarla olan dünyamda bana destek olan herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ömrüm oldukça çocuklarımla çalışmalarıma devam edeceğim, sizin aracılığınızla ailelere ve sevgili öğretmenlere bir mesaj vermek isterim:  Pırıl pırıl yeni yetişen çocuklarımızın mutlaka ama mutlaka bir hayali bir amacı olsun.. Bunu onlara aşılayın, işte o zaman geleceğimiz teminat altındadır, hepinize saygılarımı sunuyorum. Geçmişte ve son yıllarda tanıdığım yakın olduğum o güzel ve harika çocuklara hayatıma katkıları için teşekkür ederim, hoşçakalın…



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?