Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

VONA’NIN ŞEKERCİ AMCASI

VONA’NIN ŞEKERCİ AMCASI

Sevgili okurlar bu söyleşimde sizlere Vona’nın şekerci amcası Mehmet Ertürk’ten bahsedeceğim. Evine bir saatliğine misafir olmayı planladığım Mehmet amcamın sohbetinden ve muhabbetinden ben hiç sıkılmadım, bir baktım ki-üç saat olmuş. Mütevazı bir hayatları var. Karı Koca Hacılar ama bu yönleri ile çok ön planda olmak istemiyorlar. Tam bir katıksız Atatürkçüler. Merak ettiniz değil mi, üç saat ne konuştular diye..  Ne mi konuştuk;  haydi buyurun neler neler konuştuk…              Mehmet Amca ile nihayet büyük buluşma gerçekleşti, sen hazırsan araya çay kahve girmeden hemen söyleşimize başlayalım istersen diyorum ve ilk sorumu soruyorum:

 

           

 Mehmet amca önce sizi mutlaka tanırlar ama tanımayan okurlarımıza ailenizden biraz bahseder misiniz kaç yaşındasın?

              Ben 1932 doğumluyum, yani 85 yaşındayım. Perşembe’nin eski esnaflarındanım.  1946 yılında esnaflığa başladım 2000 yılında bıraktım yani 54 yıllık esnafım. 16 yıldan bu yana dükkanı (Meram Pastanesini) oğlum Ümit işletiyor. Ben Zeynep ve Osman Ertürk’ün yani Çerkezin Osman’ın oğluyum. Biz tam sekiz kardeşiz, dört erkek dört kız.. İsimleri ise en büyüğümüz Emine, Hüseyin, Ayşe, Mehmet, Naime, Aysel, onun esas ismi nüfusta Hanife, Piroğlu’nun karısı.  Onsan sonra Ahmet ve Uğur geliyor, kardeşlerden üç kişi yok şu an hayatta, kalan beş kardeşiz, ben babamın teyzesinin oğlu Babalı mahallesinden çarşının eski esnaflarından  Ahmet Çandır’ın  kızı Fikriye hanımla evliyim, biz 1956’da nikah olduk, 1957’nin Eylülünde düğünümüz oldu, dört çocuğum var, üç kız bir erkek, isimleri ise şöyle, Canan, Çağlayan, Cavidan, Ümit.. Beş tane de torunum var, haa, torundan torunum da var.

        

Mehmet Amca rahmetli baban ne işle meşgulmüş?

          Babamın düzenli bir işi yokmuş ama ailemizin esas mesleği fırıncılıkmış; bizim esas kökenimiz Kafkasyalıyız, bize Perşembe’de Çerkezgil derler. Atalarımız Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in zamanından geliyorlar. Bu konunun birazı hem atalarımdan dinledim hem de kendi çabalarımla araştırdım okudum. Bizimkiler zamanında buraya gelirken 1859’da Şeyh Şamil denilen şahıs esir düşüyor, daha evvel Osmanlı ona yardım ettiği için o güne kadar ayakta duruyormuş, Osmanlı yardımı kesince Şeyh Şamil Ruslara esir düşmüş. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman Bolşeviklik yoktu.  Aleksandır diye Rusların komutanı varmış,  getirin şu adamı bana demiş, işte o zamanlar Şeyh Şamil’e Kafkas Kartalı diyorlarmış. O, yörelerde tam bir efsane imiş, 35 sene Rus İmparatorluk ordusu ile mücadele etmiş, onları perişan etmiş çok uğraştırmış. Rusya tarihinin en büyük komutanı. 2. Aleksandr da kim bu adam diye çok merak ediyormuş, emir vermiş hiç dokunmadan yakalayıp benim huzuruma getirin demiş, esir düşünce yakalayıp getirmişler.  Anlatılana göre Aleksandr Şeyh Şamil’le karşılaşınca hayranı olduğu için törelerine göre onu sakalından öpmüş ve ona bir esir gibi değil, bir misafir gibi davranmış ve ona demiş ki ‘Sen kılıcınla dolaşacaksın serbestsin’ demiş. Şimdi bakıyorum da en hain bildiğimiz insanlar bile merhamete gelip vicdan muhasebesi yapıp, mert olan dürüst olan düşmanlarını bile affedebiliyorlar. Şeyh Şamil’e bağlı olanlar ondan sonra biz burada istediğimizi bulmadık diye bir kısımları Türkiye’ye yani buralara gelmişler.. İşte biz o soydan geliyoruz, biz Çerkez’iz, bizim babamızın dedeleri yok, daha ötesini bilmiyoruz bulamadık. Şu hacı Ali Kaptanlar var ya Banka Müdürü Ali Kemal Alp’in dedesi,  irtibatı koparmamış tekneleri varmış, oralara gidip geliyormuş  ona demişler ki   ‘evlen’..  O da yok demiş bana bir erkek çocuk lazım demiş, oralara gidince deniz kenarında iki çocuk biri biraz büyük biri küçük  beraber oynuyorlarmış. Büyüğü Osman 14-15 yaşlarında küçüğü ise 7 yaşlarındaymış, kaptan demiş ki o küçük çocuğu alayım sana demiş  o büyük olan  her halde Çerkezce konuşmuştur.. Bizim Osman dedemiz olacak kaptana  demiş ki, bizi birbirimizden ayırmayın ,ya ikimizi bir alın ya da bizi ayırmayın demiş.. Ben de senin hayvanını güderim demiş, onlar çok yakın olduklarına göre ya kardeşlerdi  ya da yeğeni falandı her halde.. Aslında ben bütün bunları yazdım güzel bir anı defteri yaptım. Asiye hanım teyze vardı Semiha Çandır’ın annesi..  Asiye hanımdan dinledim ondan bundan dinledim, babamdan dinledim ve oturdum yazdım, ben aslında bu yaşadıklarımı hayatımı yazmak isterdim, yazmaya da  çalıştım ama kelimeleri cümleleri kuramadım bir araya getiremedim, biraz da kendime güvenemedim..

 

*Aslında Mehmet Amcamda o potansiyel var ben bunu hissedebiliyorum hele hele o şiirlerini dinledikten sonra sizde bana hak vereceksiniz, ama adamın çalışmaktan çok zamanı olmamış ki, hayatı hep mücadele ile geçmiş…* (Devam ediyoruz)

          

 

Ailenin esas işi fırıncılık, babamın peşinden Ali, Hasan okumuş PTT Müdürü olmuş. Mustafa da gene fırıncılıkla uğraşmış, dedemin dört erkek çocuğu varmış yani biz aslında fırıncıyız ama babam çok kendini üzmemiş,  bu işlerle pek haşır neşir olmamış. Daha ileri gidersek babamın baba annesi Karagulağın Hasanın kızı Ayşe olduğu için ona  Çerkez karısı derlermiş, o da o zamanın meşhur ebesiymiş (Güneysular) Karagulak Mustafa’nın bacısı bacısıymış, senesi bilemiyorum babam ilk torun oldu olduğu için ailesi tarafından çok kollanmış.. Babamlar iki gün çalışmışlar beş gün yemiş.. Rahat yaşamışlar..

 

Mehmet Amca Çerkezgiller hem çalışmışlar hem yaşamışlar diyebilir miyiz?

Evet öyle diyebiliriz, rahmetli Mustafa Saka’nın bir damadı vardı bir gün bana geldi dedi ki, siz kendinize Çerkez diyorsunuz ama dedi ben sizin Çerkez olduğunuza inanamıyorum deyince niye diye sordum  o da bana yahu Çerkezler pek çalışmazlar yan gelip yatarlar miras yedi gibi olurlar dedi.. Babam da dahil deyince bende ona haklısın dedim bizimkiler fırıncılık yapmışlar çalışmışlar ama hep yemişler bir ev yapmışlar ama doz doğru donatamamışlar. Haklısın ama dedim benim anam Babalı mahallesinde, hacı Hüseyinler var onlar çok çalışıyor, benim anam da oraların kızı olduğu için çok çalışıyor, bizim çalışkanlığımız anamızdan geliyor dedim..

 

Hemen araya girmek zorunda kalıyorum ve soruyorum; Mehmet Amca senin tahsil durumun ne?

Ben ilkokul mezunuyum 1945-46 yılında İlkokulu bitirdiğim zaman, zaten burası 1945’de kaza oldu. Burası kaza olunca işte o zamanlarda burada iş yaparım diye  Ordu’da iflas etmiş Şekerci ve Kurabiyeci bir adam geldi. Ali Başoğlu Harun’un bir oğlu vardı, Rahmi rahmetli oldu Gorgazenin Mehmet’in de babalığı imiş, Harun’un evinin altında Kasaplar sokağının karşısında bir küçük yer vardı, orada bir şeyler yapıyordu, yani imalat yapıyordu. Bizde küçüğüz ya, öylesine bakıyorduk.. İlkokula gidip geliyorum  okula gidip gelirken oraya bakıyordum, bir gün Harun bunu bırakmış Ilgıt oğlu Enver, Salim Baş’ın babası Molla Mehmet  vardı.. Öyle diyorlardı camide müezzinlik yapıyordu, Enver’in de kardeşi var Hüseyin askerden gelirken, buraya bir emir eri getirmiş garibanmış burada  geçimini sağlasın diye getirmiş. İsmi de Yusuf, o adam berber Ali’nin damadı oldu sonradan.. Onu yanına aldılar, eskiden pastayı fırında pişiriyorduk, ya adam kabuk atmış fırına  pastayı pişirmiş fındık kabuğunun üstüne bırakmış, bunu gören  usta bozulmuş dert yanıyor her halde pasta yanmış olacak ki, bizimde  köprü başında bu gün Sacit Kontaş’ın balıkçı dükkanın hemen bitişiğinde.. O zaman dükkanlar dere boyuna doğru hep ahşap binalar  bizim dükkanımız var  diyor, biraz da tebessüm ederek  anlatmaya devam ediyor ;     “Babam oraya 1942’de meyveci dükkanı açmıştı babamın aklı daha yeni çalışmaya başlamış aklı başına daha o zaman yeni gelmiş, o şekerci ustası amca babama dedi ki ben sokakta kaldım şimdi ben ne yapayım deyinc, babam da gel benim yanıma dedi. O da senin yerin dar bana yetmez deyince babam sen şimdilik buraya gel ben seni daha, sonra geniş yere götürürüm deyince adam geldi, öteberileri de Necibin Adem, Adem Güler taşıdı.. Daha sonra o arada biz mektebe gidip geliyoruz, benim arkadaşım Şevki Dalak tavayı yağlıyoruz. Bazen de tavayı kazıyoruz. Usta  bana diyor ki çabuk gidip tez gel diyor, ben de çocuk aklımla niye böyle diyor diye düşünüyordum, meğer yani okula çabuk git, geri tez gel benim işime yarıyorsun anlamında diyormuş .. Neyse biz o arada mektebi bitirdik ama hala şekerci aklımda.. O günlerde bir sanat okulu işi çıktı, Osmanlı zamanında hiç kimse sanat mektebi açmadı. O zamanlar bütün sanatkarlar gayrımüslim kişilermiş.  Neyse biz Erzurum’daki Yapı Sanat Mektebine gideceğiz. Ordu da imtihanı var, o zaman o okula ilkokuldan sonra gidiliyordu. Buradan Vona’dan yedi sekiz kişi varız onların isimlerini şu an hatırlayamıyorum. Topuz oğlu Ali’nin oğlu Mustafa, o oğlan biraz geveze ama şen şakrak şakacı bir çocuktu. Onun babası o öyle şakacıydı hepsi rahmetli oldular mekanları cennet olsun İnşallah. Neyse gittik Ordu’ya  şimdiki Vali Konağının olduğu binaya orada imtihana girdik, anam babam şekerci ustası bana gitme, girme imtihana sana bu şekerciliği kurabiyeciliği  öğreteceğiz dediler. Ama ben yine de girdim sınava, listeler asılınca mektebi kazandığımı öğrendim, o zamanlar Ordu Milli Eğitimde İshak Köksal vardı.. O zamanlar Ordu’da Köprübaşı’nda Ali amcam ile Mustafa amcan fırın açmışlardı. Her halde onlardan beni tanıyor olmalı, ben neyim ki o adam beni nereden tanıyorsa ben neyim ki on üç kişinin evrakını bana teslim etti. Erzurum’a götürmek üzere yıl 1946…  Ordu’da bir Konya Vapuru vardı, Eylülün 28’inde bindik buralardan yol yok, ancak Samsun’dan var Samsun’a gidiyoruz. Çocuğuz Çaltı burnunda bizi deniz tuttu çok eziyet çektik. Samsun’da bir gece yattık treni, bekledik oradan Sivas’a gitmek için trene bineceğiz,  oradan da aktarma olacağız da, Erzurum’a gideceğiz. Tüm arkadaşların evrakı çantamda oraya kadar da bizim başımızda hani Raci var ya Raci Ersan’ın amcası vardı. Bahri Ersan uzatmalı Çavuş olarak Sivas’a gidiyordu, bize oraya kadar sahip çıktı, Hacı Alinin Yusuf’un oğlu Orhan Saka, Almaloğlu Kadirin oğlu Almal oğlu Reşat Akdoğan, Hacı Hüseyinin Yusuf’un oğlu Bilal Saka, Kaleyaka’dan kahveci Alinin oğlu, Nüfustaki Nazmiye Acartürk’ün, Hüreyde hocanın babası Sebahattin (Mustafa) Acartürk. O benimle gitti kardeşi Adem vardı topal, o da Kayseri’ye gitti, biz hep birlikte Erzurum’a Yapı Sanat Mektebinde okumaya gidiyoruz. Birkaç kişi daha var ama isimlerini şu an çıkaramıyorum, evrakları verdim okula kayıt olduk öğrenci olduk, biz hep birlikte Erzurum’da hamama gittik. Bu Ali’ye bir şey oldu;  Ali’nin gözü göden gözü gibi şişti.. Ali ne oldu sana niye böyle şiştin deyince meğer bizim Ali’ye et dokunuyormuş, benim  et yememem gerekiyordu ben et yedim dedi.. Ali orada bir iki gün kaldı ama okuldan kaçtı geldi gerisin geriye duramadı.. Bir iki kişi daha kaçtı,bir de ayın beşinde Ekimin beşinde Erzurum’a kar yağdı, daha onüç ondört yaşlarında çocuğum, ulaaa kalorifer yok, soba var ama kimi ısıtacak, benimde kafamda yavaş yavaş ben burada ne yapacağım diye düşünceler dolaşmaya başladı. Ben Perşembe’de zaten olacaktım sanatkar.. Burada da olacağım sanatkar, çocuk aklımla şimdi memlekette sıcak mangalın başında oturmak vardı, ben niye burada aile ve memleket özlemi çekeyim,  ben buraya niye geldim demeye başladım ve ben de kaçmayı  kafama koydum, ismini hatırlayamıyorum; Binboğa diye soyadı vardı çocuğun, o kaçınca mektebin Müdürü Tahsin Tağmaç diye birisiydi, fötr şapkalı kelli felli bir adam bize bağırdı.. Yahu kaçmayın benden izin alında öyle gidin yaşınız küçük yollarda izlerde kaybolursunuz, başınıza bir hal gelir bize soru sorarlar neden kaçtılar niye kaçtılar diye.. gitmek isteyen varsa bana haber verin deyince ben hemen parmak kaldırdım bana  gel odama dedi.  Makama gidince soyun elbiseyi dedi, çıkardım benim yanımda sivil elbiselerim vardı onları giydim bana bir sülüs verdiler, o zaman Erzurum’dan Trabzon’a transit yolu vardı  yoldaki levha dikkatimi çekmişti hiç unutmuyorum “Kornayı Çal Sağdan Geç” diye o yazıyı hatırlayınca şimdi kendi kendime çok gülüyorum. Sonunda Trabzon’a geldim o zamanlar bir tek deniz yolculuğu var kara yolculuğu yok. Ailemden ve memleketimden ayrı ilk Cumhuriyet Bayramımı orada geçirdim, acenteye gittim oradaki görevli bana dedi ki, Vapur Rize’den geliyor Trabzon’dan yolcu almayacak dedi. Ben ne yapacağım şimdi burada dedim, zaten hastayım param yok pulum yok deyince,acentedeki görevli ben sana bir şey söyleyeyim mi kaçak bin gemiye dedi, nasıl olsa senin yanına ancak Görele’ye doğru gelir o zaman Görele’de bindim dersin.. Üç liraydı o zaman, yüz elli kuruş veririsin biletli yolcu olursun diye akıl verdi.

 

(Mehmet Amca bunları anlatırken hala çok eğleniyordu ve çok gülüyordu görevlinin kendisine acıyıp akıl vermesine hala çok seviniyordu.)

 

Görevlinin anlattıkları kafama yattı, kapıya çıktım o anda adamın birisi her halde bana acımış olacak ki bana iki buçuk lira verdi.  Dilencilik bile yaptım ben diyor ve patlatıyor kahkahayı , aldım parayı teşekkür ettim,  iki üç adım attım onun peşindeki adam da beni çağırdı ve  bana bir iki buçuk da o verdi. ben gömgöğ zengin oldum bir anda.  Ben hesaplıydım Ali Öktem isimli adamın otelinde kaldım, Trabzon’da iki üç gece yattım Cumhuriyet Bayramı ya, kalabalıklaştı otel.. Herkes yer arıyor, otelin sahibi bana bu şezlongda yatar mısın dedi, ben de yatarım dedim ne yapayım dışarıda yatmaktan iyidir. Para almadı benden bedava yattım, şezlongda.. Yatarken Allah nur içinde yatırsın Şavoğlu Cevat Önel, Mümtaz Önel, tabi onlar zengin çocukları.. Trabzon Lisesinde okuyorlar bayram iznine çıkmışlar, Vona’ya geleceklermiş.. Ben adamlardan bu paraları almadan önce ben onlardan para istedim. Vona’ya gidince ben size veririm dedim, onlar da bana valla bizim de paramız yok, biz kaçak bineceğiz gemiye dediler. İşte ondan sonra bana o insanlar para verdiler demek, beni sefil görünce kıyamadılar.  Zaten babamlar bana yirmi lira göndermişlerdi, o parayla buraya kadar geldim. Trabzon’da ekmeği tartı ile veriyorlardı, 5 kuruşluk ekmek alıyorum suyla birlikte ekmek yiyerek karnımı doyuruyordum ama bu arada gemi parası ile motor parasını da ayırdım. Otelden de adam benden para almadı  yani senin anlayacağın o aralar şansım yaver gitti ve sonunda vapur geldi atladık vapura..

 

Perşembelilerden ayrıldım ben fakirim, onlar zengin çocuğu ne yapar yapar bir şekilde giderler diye düşündüm, vapura bindim ama yine de korkuyorum ya yakalanırsam beni gemiden atarlarsa diye.. Güvertede Rizeli yaşlı bir teyze bana sahip çıktı. Allah rahmet eylesin onunda bir torunu var yanında..  Ben teyzeye durumumu böyle böyle oldu, hastayım biletim yok, kaçak olduğumu söyledim.. O teyze beni torunuyla birlikte vapurun içinde Trabzon’da bizi yanındaki yorganın altına sakladı, vapur kalkmadı daha kontrol var.  Neyse vapur kalktı, a kontrol geldi, beni buldu ben burada bindim dedim, bana yarı fiyata bir bilet kesti ve çekti gitti.  Sonuçta böyle bir serüvenle Ordu’ya iskeleye geldik.  Mecitoğlu’nun Tanrıverdi’nin Hüseyin efendinin  elma sandıkları fındıkları Ordu’da gemiye yüklenmiş  o zaman araba falan yok, tekne var yani motor Vona’ya boş gelecek, onunla birlikte geldim, Mecit oğullarının bu memlekete çok faydaları oldu. Allah hepsini nur içinde yatırsın, çok büyük iyilikleri var Hüseyin efendinin, her türlü ticareti o yapıyordu. Fındıkçılık elmacılık patatesçilik yapıyordu.. Vona’nın iş kapısıydı, iş mi vardı o zamanlarda patrondu. Patron onun emrine buraya üç dört tane vapur geliyordu, okuması yazması yoktu ama iyi bir ticaret adamıydı. Onun katibi de Bahri Ciğerim’in babası  Katip Mustafa  Ciğerim’di. Hüseyin efendiye bir anım, yeri gelmişken anlatayım istersen?

 

Tabi buyur anlat Mehmet amca diyorum ve başlıyor anlatmaya:

Rahmetli Ayşe ablam bunların fabrikasında işçi olarak çalışıyor bir gün geceye kalmıştı bana demişti ki, beni bekle de eve beraber gideriz demişti. Ben de daha ilkokul çağlarındayım, fabrikanın içinde çuvalın üstünde oturuyorum. Höyt dedi sen ne arıyorsun burada, çık kapıya diye bağırdı. Hüseyin efendi çık kapıya dedi, ben ablamı bekliyorum dediysem de kapıda bekle dedi.. Beni attı kapıya, bende çocukluğumdan bu yana kimseden azar işitmeye tahammülüm yok, işitmek de istemiyorum.  Boynumu büktüm, sessizce kapıya çıktım daha sonra kendi kendime düşündüm ve dedim ki adam haklı, ben şimdi orada otururken iki yüz elli gram fındık yesem zarar, başıma bir kaza gelse suçlu kim senin anlayacağın zarar da zarar adam haklı.

(Araya giriyorum; Mehmet amca çok güzel öz eleştiri yapmışsın mukayese çok doğru diyorum)

 

Hemen cevap veriyor; benim ruhum eskiden beri aynı hiç değişmedi diyor. Konumuza dönersek ben Tanrıverdilerin motoru ile Perşembe’ye geldim. Mehmet Amca sen eve dönünce annen baban ne dedi sevindiler mi üzüldüler mi? Onlar beni görünce sevindiler zaten başta söyledim onlar benim gitmeme razı değillerdi, ben kendim çektim gittim.. Ben buraya gelince hastayım diye biraz yattım, bir gün Hüreyde Acartürk ile Nazmiye Ersan’ın babaları Sebahattin Acartürk’ün babası bekçi Arslan’la karısı buraya bize geldiler bana havadis soruyorlar ne yaptınız diye.. Onların da oğlu benimle Erzurum’a gitmişti ya o yüzden. Daha sonra çarşıya indim, Hacı Ali’nin kör Yusuf diyorlar.  Yusuf Saka bana bakarak  ula dedi adam giderken öküz gibiydi şimdi incelmiş dedi.. Aslında çok bozuldum kızdım ama hiç cevap vermedim. Ben Erzurum’da okulda 24 gün kaldım benim peşimden mektebim müdürü Tahsin Tağmaç  oradan babama bir mektup yazmış oğlunuz geri gitti, eğer siz istemiyorsanız derhal geri gönderin diye aksi takdirde gelmeyecekse 24 gün için 24 lira tazminat ödeyeceksiniz diye..  Günlük bir lira para istiyor adam, o zaman ki durum böyle  babam parayı gönderdi ilişiği kestik ,benim tahsilim Erzurum’da bitti.. Ben İlkokul mezunu olarak kaldım..

 

Evet Mehmet Amca geldik Vona’ya, Şekerci Ustası Ordulu Mustafa Saraç amcanın yanına, devam et bakalım..

 

Tamam, geldim ama adam şimdi mesleği bana öğretmek istemiyor, Ordulu Vehbi oğlu Mustafa Saraç bana zorluk çıkarıyor, şekerci amcanın ruh durumu o zamanlar biraz bozuk olmalı.  Belki de bana o yüzden öyle davranıyor, Mustafa Saraç usta Orduda şekercilik üstüne meşhur bir ustaymış, ilk eşinden  iki oğlu varmış birinin adı Şevket Saraç diğeri ise Bahri Saraç , adamcağız bir sıkıntıya düşmüş  işi dağılmış, ikinci evliliğini yapmış, ikinci evliliğinden Naci, Sevim.. Sevim, Hakkı İlhanın karısıydı. Ümit İlhan’ın anası…

 

(Mehmet amca aşka geliyor şimdi kendini meth ediyor, bunları çok kimse bilmez ben bir tarihim diyor)

 

Birde Nevin vardı, işte ben bu amcanın yanında çırak olarak işe başladım, yaşım on dört onun yanındayım ama dükkan babamın yani bizim dükkan ama adam inat öğretmiyor bana..  Bir müddet sadece getir götür yapıyorum ama adam haklı, işi öğrenirsem ekmeği adamın elinden alacağım her halde kendisi böyle düşünüyor. Yoksa niye öğretmiyor, başka anlam veremiyorum, bende ona güvendim okulu da bıraktım ne olacak şimdi diye düşünmeye başladım. Ben başladım konuşmaya, bana ya para vereceksiniz ya da bu işi öğreteceksiniz diyorum.. Ne para veriyorlar ne de sanat öğretiyorlar, böyle olmaz dedim.. Eskiden bizim evin önündeki şimdiki dutun altında tam oraya geliyor, ekmek fırını vardı. Kozağzı Mahallesi, Çerkez Mehmet hane havlisi diye geçer. Eskiden dik sokaktı, şimdi Güngör sokak diye geçer.  Bizim mal varlığımız burası idi.

 

Hemen merak ettim ve araya girdim. Peki Mehmet Amca, burası Çerkezlerin..  Hep aileler Çerkezgiller, neden burası Çerkez Sokak olmadı da Güngör sokak oldu?

 

Burası o zamandan beri hala Güneşi görüyor, işte o yüzden burası Güngör sokak.  Güneş bize doğuyor diyor bana. Bak Arif yeğenim mevzuyu sen açtın ben rahatsız olduğum, bir konuyu da buraya sıkıştırayım. Bizim yukarıda Sakarat caddesi ve bir de Sakarya caddesi var ya arkadaş burası Sakarat caddesi çünkü devamı Sakarat tepesine çıkıyor..  Sakarya nereden çıktı diyor Mehmet Amca..

(Bu arada yetkililere de duyulur bir karar verin Sakarya mı Sakarat mı ?) 

 

Buyur devam et Mehmet amca hız kesmek yok diyorum sanki biraz ağzı kurudu gibi su istiyorum ona ve kendime mevzu çok güzel iyi de anlatıyor ama zaman zaman ben mevzudan kayıyorum ama o benim dikkatimi çekmeyi başarıyor. Devam ediyor, Fırın  1939 yıkıldı ama bazı taşları sağlam, beton döküldü iş görüyor yani.. Fırının üstünde bir küçük kulübesi var orada şeker yapacağız, şekerci amcaya suyu götürüyorum Arif efendinin çeşmesinden taşıyorum adam suyu döküyor, git hemen doldur gel diyor. Allah nur içinde yatırsın, adam yaptıklarını görmememiz için meğer bizi oradan uzak tutmak için suyu sık sık döküp yeniden doldurmaya gitmemizi istiyormuş, bizim evin önünde tuvalet vardı (O yüz numara diyor ama ben Tuvalet yazıyorum anlayın artık) işi öğreneceğim kafaya koydum. Kapıyı açtım tuvaletin küçük penceresinden baktım neler yapıyor da, benim görmemi istemiyor diye ne katıyor diye. Leblebi şekerine ne katıyor diye. Kırım Tartar katılıyor. Kırım Tartar şekeri, kesmez birbirine birleştirir, adam benim yanımda bu işlemi yapmıyor, bende gizlice tuvaletin deliğinden onu takip ediyorum. Ben diyorum ya “Ben bu sanatı taşların deliğinden bakarak öğrendim” diye, işte dediğim olay bu.

 

Mehmet amca adam katkıyı kattı mı katmadı mı öğrendin mi?

 

Kattı kattı öğrendim, ben yanında iken arkasını dönüyordu, hemen atıyordu, benden kaçmaz ben onu gördüm, kendi kendime dedim ya kafaya koydum ben bu şekerciliği öğreneceğim hiç yolu yok dedim. Az katarsan kesilir, Kırım Tartarı çok katarsan sulandırır kararı çok önemli, kendisi kararını kaşık burnu ile yapıyordu, şimdi kararını tutturdum ama çok eziyet çektim ne fayda zaman geç oldu. Kiloya bir gram katılacakmış, ne gariptir ki ben bunu şekercilikten vaz geçtiğim zamanlarda öğrendim.. Öyle bir zaman oldu ki adam, bu işi bir ara bıraktı gitti ayrıldı bizden.. Bizimle bir birbuçuk sene durdu, o zamanlar hamurdan boyalı Kuş pastası yapıyorduk.  Onu öğrenmiştim, gene kaymaklığı ve pandispanyayı da öğrendim, bir türlü şekeri yapamıyordum, neyse adam gitti buradan ama ben bir şeyler yapmam lazım ayakta durmam için..  Biraz bir şeyler yapmaya kalktım, az kattım kesildi, çok kattım olmadı, bir yaptım iki yaptım üç yaptım olmadı. Derken nihayet tutturdum akide falan yapmaya başladım. Baskı makineleri falan çıktı, 16 yaşımda vardım şekerciliği öğrendim, hani bir söz var ya “ Bal idim Pekmez oldum, Gül idim Kokmaz oldum Evvel gerekli idim Şimdi gereksiz oldum” demiş adam.

 

Mehmet Amca şimdi bunu niye söyledin lafı nereye getireceksin merak ediyorum dedim.

 

Ben eskiden çok popüler olmuştum çünkü yaptığım işi yapan benden başka kimse yoktu.  Şekercilik bende pastacılık, bende daha ne olsun o yüzden öyle söyledim bir de şimdi bak bakalım deyince;

 

 (Ben hemen moralleri verdiğim destekle yükseltiyorum. Artık bende Mehmet amcadan bir şeyler kaptım ya, Mehmet amca sen bir lebi deryasın bir ummansın sen anlayan anlar bilenler bilir diyorum ve Mehmet amcamın morali düzelsin diye konuyu değiştiriyorum. Mehmet Amca senin başka marifetlerinde varmış bu fotoğrafçılık ne iş diyorum başka hobilerin varmış dediğimde gözleri ışıl ışıl oluyor ama ben hemen frenliyorum çünkü şekercilik devam ediyo.r)

 

Ben Perşembe’de o yıllarda Şekercilikte tekim, başka kimse yoktu, o fırının üzerinde ben bu işi yıllarca yaptım, yetmiş beş kiloluk şeker çuvallarını tek başıma bu yokuştan çıkarıyordum. Bir defa dinlenme yapıyorsam yapıyordum onu işleyip tekrar gerisi geriye götürüyordum..  Yıllar böyle gelip geçti, hatta ve hatta Ordu’da Çamlı Kardeşler diye Fidangör’de  bir pastacı vardı, halen var ama kim çalıştırıyor bilmiyorum, orada Mehmet ve İsmail Çamlı kardeşler vardı. Ben burada şekerci iken yine Ordu’da Baki Kamber çocuk, onların yeğeni genzinden konuşan bir çocuk, ona bir şeyler öğretiyorlardı, pastacılık öğretiyorlardı daha sonra Buket Pastanesini açtı Ordu’ya. İsmail Çamlı’ya ben dedim ki,  burada bir tek bunu satmakla olmaz gel şeker çikolata falan bir şeyler al, yap onu sat dedim. Adama akıl veriyorum bana döndü dedi ki bana Şekerciliği öğretsene dedi. Ben İsmail Çamlı’ya şeker yapmayı öğrettim, o da bana Cumhuriyet Helvası yapmayı öğretti. Dedim ki İsmail’e şekerden kazanırsın masrafa sayarsın, pasta sana kar kalır deyince ben yine araya giriyorum: Neden öyle bir akıl verdin o anda ona, diye sorunca cevabı aynen şöyle oldu yavv, o benden çok büyük, ben on altı-on yedi yaşında varsam o, otuz otuz beş yaşında var. Meslektaşım ve arkadaşım ya bir birbirimize sanat öğrettik, bu benim ki  saf ve temiz sanatçı dostluğu, öyle diyebiliriz.. Daha sonra Ordu’da Nazım Özkanlar vardı, onların mağazası vardı toptancılık yapıyorlardı.. Onların esas ağabeyleri Nazım vardı, bana dedi ki  ‘Gel Perşembe’deki şu işi bırak burada Ordu’da yap, dedi.  O zamanlar ben şekerciliğime mi güvenemedim, kendime mi güvenemedim bilemedim.. Ama gitmedim.. Ordu’ya ve  helva yapmayı öğrenince baktım ki çok güzel yapıyorum, artık onlara ben buradan Cumhuriyet Helvası yapıyorum, yükleniyorum sırtıma, helvaları arabayla da oraya kadar götürüp onlara satıyorum. Ben yüz yirmi kuruşa onlara veriyorum onlar da yüz kırk kuruşa köylere götürüp satıyorlar bu olaylar askerliğime yakındı, on sekiz yaşıma daha yeni girmiştim. Yıl 1950 falan, bir sene kadar o ticareti yaptım ben, o işten bayağı para kazandım..

 

Mehmet amca sana o günlerde sermaye yönünden sahip çıkan var mıydı, hiç maddi destek aldın mı?

 

Gerçek sanatkar tutumlu iyi oldu mu kimseden destek istemez. Sanatkar hesabını kitabını çok iyi bilmesi lazım, iyi bir usta dağda da olsa kendine orada da yol yapar. İş bitti askere gittim ama ben anadan doğuştan mücrim doğmuşum ayaklarım çarpık ayağım bileğimden sakat zor yürüyebiliyorum.  Zaten 3-4 yaşına kadar yürüyememişim ondan sonra koltuk değnekleri ile ancak yürüyebiliyordum.

 

Peki nasıl böyle düzeldin Mehmet amca?

 

Şimdi iyisin ama, bak anlatayım beni bazı yaşlı teyzeler görüp soruyordu, oğlum seni böyle kim yaptı diye. Ben de onlara Allah yaptı diyordum, onlarda bana çocuğum Allah’a yalvar da ayağını düzeltsin diye söylüyorlardı.. 85 sene evvel doktor yok hekim yok, bizim evde bir pösteki vardı, namaz pöstekisi onu çekiyordum aşağı Allah’a yalvarıyordum;  Allah ayağımı doğrult, Allah ayağımı doğrult diye. Bak şimdi hiçbir doktora gitmeden ayağım iyileşti ama ayağımın bir tarafı kalın bir tarafı ince kaldı. Meğer ayağım düz taban olmuş, yoklama günü geldi, ben askerlik şubesine gittim ayağımı göstereceğim, oradaki görevli bana bağıdı beni azarladı.. Ben azarlanınca daha geriye bakmadım ve sonunda askere alındım, piyade askeri olarak 07.07.1954 yılında Gelibolu Demirtepe’ye verdiler.  Bir gün talime çıktık İlyas Hızır isminde Denizli’nin Çalçatal Oba köyünden benim manga çavuşum, bizi talime götürüp getiriyor, orada bir başka asker vardı, Yusuf Dikdere diye.  Onun varisi varmış, adam sopa gibi onu çürüğe çıkarmışlar, talim yaparken, istirahatte bende ayağımı gösterdim. O sırada çavuş ayağımı gördü ve ulan senin ayak bileğin benim elinin bileği kadar yok ya dedi. Sen çürüğe çıkarsın dedi bana,  ben de beni azarladılar diye gitmek istemiyorum. Çavuş illa gideceksin gitmesen seni döverim dedi Uzatmamayım nihayetinde gittim, beni Gelibolu’ya gönderdiler, oraya gidince İsmet Baş vardı hani işçi İsmet,  onun da belinde bir sıkıntısı varmış, onunla Gelibolu’da aynı hastanede beraber yattık. Resmimiz de var, daha sonra beni heyete çağırdılar,  gittim beni bir sedire yatırdılar, evirdiler çevirdiler ayağımı gördüler. Beni kontrol eden bunu çürüğe çıkaralım diye teklif etti, masadaki diğer adamlar diyor ki yav adam kaç aylık asker olmuş, soralım dediler ve sordular.. Asker sen kaç aylık askersin dediler. Ben de cevap verdim beş ay üç günlük askerim dedim. 24 ay askerliğin beş ayını yapmışım, adam ayağa kalktı ve bana şöyle dedi: Oğlum bir hafta sonra memlekettesin dedi ve nüfus kağıdıma işlemişler  “sürekli sakat” diye o nüfus kağıdı hala duruyor. Ama beni erken gidiyorum diye askerlikte kıskananlar da oldu, ben elimde valiz gidiyorum. Tadat borusu çaldı içtima olacak, nöbetçi çavuşu hala beni hizaya çekmeye çalışıyor, yav ben gidiyorum diyorum, o beni hiç dinlemiyor.  Bana dikkat çekti vaziyet al dedi,  anladım beni döğecek  ben bu saatten sonra kendimi ona dövdürtür müyüm  yere eğildim bir taş kaptım ve çaldım taşı ona  kaçtım kurtuldum elinden.

 

Ceren’deki Cemal Şeker’in babası var, Ramiz Şeker ve Dede oğullarından Mehmet Dede de var orada.  O gece orada beni  kendi bölüklerinde misafir ettiler. Kontrol falan da olmadı, sabah olunca kalktım yallah doğru memlekete. Nihayetinde çürüğe ayrıldık geldik memlekete.. Ağabeyim Hüseyin Ertürk sağlıkçı, eşini hemşire yapmak için İstanbul Haseki’de okutacak tayini oraya istedi. Ben buraya geldim o İstanbul’a gitti ona giderken dedim ki, ağabey bu benim işim simitle olacak iş değil,  madem oraya gidiyorsun beni orada iyi bir pastanede çırak olarak iş bul da, ben biraz bu işleri öğreneyim,  kendimi geliştireyim dedim. Yıl 1955, gitti Hüseyin ağabeyimi yol ettik, ancak o arada Rumlarla 6-7 Eylül hadisesi oldu. Kıbrıs meselesinden dolayı Rumları kırıp geçirdiler. Rumlar kaçıyorlar İstanbul’u terk ediyorlar  bu arada ortalık karışık, benim İstanbul’a çağrılmam gecikti ve nihayet yıl başından sonra çağırdılar beni.. 1956’nın yıl başını orada geçirdim  oraya gidince Taksim Sıraselviler’de Soğancı sokak İlk yardım hastanesinin arkasında “ SAVOY “pastanesine beni koydular  sahibi Rum karısının adı SAVOLİ pastanenin imiş, o yüzden SAVOY PASTANESİ sahibi KOÇO  onun yanında çalışmaya başladım.. Boynumdaki kravatı çıkardım astım duvara.. Küçük de bir yer,  adam usta değil ama Karaköy’de BAYLAN pastanesinin tezgahtarıymış ama maldan anlıyor, hem de çok iyi anlıyor.

 

Karısı ile küçük bir dükkan açmış ve işi büyütmüş  bir de Karaköy’de dükkan açmış  burada imalat yapıyor götürüp orada satıyor dört beş usta olduk orada  resimde var onlar, o fotoğrafta Koço patron  Türklerden Mustafa  Yaman var, Kastamonu Araç’tan, bir de Nihat  Kara diye birisi var,Antalyalı Ekrem var o da hazırlıkçı o hazırlıyor ötekiler yapıyor. Ben  kravatı astım bulaşık yıkıyorum  ilk olarak bulaşıktan başladık, ben memlekette ustayım bulaşık yıkamak zoruma gidiyor ama mesleği muhakkak öğrenmeliyim. Tatyos usta Ermeni,Toderi usta var Rum, Hıristo usta Rum  birde ben geldim küçücük yer  bak kaç kişi olduk. Aşağıda Kaynak apartmanı var  o zaman yük taşıyan başka vasıta yok at arabasıyla un geldi şeker geldi dediler, sen bunu aşağıya taşıyacaksın kendi kendime sordum; için için oğlun sen buraya hamallığa mı geldin dedim. Onlara Toderi ustaya  çok iyi adamdı dedim ki, eğer bunu taşımak benim görevimse kaç para ise ben bir adam tutayım o taşısın ben hamal değil.. Şekerciyim dedim ben dükkan sahibi bir adamım dedim, ben buraya sanat öğrenmeye geldim ben hamallık yapamam dedim. Yaparım ama benim vücudum zaten hasta  ayakta  topal ya, tamam dediler hep birlikte taşıdılar, ben yükü taşımadım sonra bana sordular sen şekerci misin evet şekerciyim dedim. Fondan şekeri yapabilir misin dediler, ben de Ohoo  dedim Perşembe’de öğrendim ya şekerciliği meğer her şey ona bağlıymış, biz her şeyi yapıyoruz da yalnız şeklini bilemiyoruz, Fondanı, Bralini hepsini ben yapıyorum öğrendim ustadan çikolatalı krem gibi bir şey brali , Bralin nedir biliyor musun, Şekeri su koymadan ocağa koyacaksın hep karıştır hep karıştır derdi. Toderi usta şeker yanmaya başladı eridi  mermeri güzel yağlamıştık önceden kavrulmuş iç fındığı ince ince kırıp parçalayacaksın tam kıvamını aldığında içine dökeceksin ve atını kapatacaksın ve mermere yayacaksın ve üzerini baklava dilimi gibi çizeceksin Toderi usta öyle yapardı aynı bizim Kızamık şekeri gibi çıkarması kolay olsun diye onu aldık tenekelere koyduk iki gün sonra Ekrem’le beraber  o biliyor oraları yüklendik sırtımıza  götürdük orada bir palet var öyle dönüyor silindir oraya koyduk  parça parça aşağıdan ne çıksa beğenirsin ilik gibi  bralin oldu  o fındığın yağı onu yumuşattı müthiş bir bralin oldu, aldık getirdik kakao ile karıştırdık al sana krema  arasına sür üstüne sür sür ye..   Şimdikiler dalavere aslı bizim gibi yapılanlar esası un, undan yapılanlar çok lezzetli ve güzel olur, Mehmet amca İstanbul maceran  ne kadar sürdü bu süre zarfında nerede kaldın ; üç ay kadar sürdü, Hüseyin ağabeylerimde kaldım. Balat’ta orada kimleri gördüm, bak  rahmetli Bilal Yorulmaz, Erol Çarkçıoğlu, Tapucu Çukur Mehmet, Mehmet Çakır kaptan o da gelmişti, oraya ağabeyi Hamdi Çakırkaptan vardı, Yıldız Teknikte okuyordu, hepsi farklı Üniversitelerde okuyorlardı.. Çukur  Mehmet (Çakırkaptan) ağabeyinin  yanına gelmişti, ben o sırada Hamdi Çakırkaptan’a akide makinesini tamir ettirdim, (Mehmet amcam konudan konuya geçmeye başladı  yoruldu tabi o arada benim de uykum geldi  dedim ya amcam tam bir lebi-derya  sonun da bunu da söyledi; ”Beynim çok dolu çok bazen deli gibi oluyorum” diyor, ben işten ayrılınca orada Alaksandr diye bir dondurma makinesi vardı. Kovanın içinde manuel olarak elle çevirerek dondurma yapıyorsun,  işten ayrılınca kendi başıma bir şeyler yapabilir miyim diye.  Bu dondurma makinasını Rum patronum Koço’dan  satın aldım, onlar da daha moderni var, bunun modeli düşük kullanmıyorlar onu seksen beş liraya aldım, kafamda memlekete  geri dönüş var. Çukur Mehmet aradı biraz süt buldu artık denemek için evde dondurma yapacağız, buz da bulduk salep bulduk, biz orada ilk dondurmamızı yaptık. Balat’ta insanlara külahsız bedava dondurma dağıttık, kadının birisi geldi nereden çıktı bu bedava dondurma, içinde ne var bu dondurmanın , neden bedava veriyorsunuz,  deyince ağabeyim Hüseyin ben sağlıkçıyım zararlı bir şey yok, o yüzden bedava dağıtıyoruz dedi.

 

Taşlı tarla Pazar içinde dayımın kızı Rahime var, Allah rahmet eylesin ona uğrayayım da öyle memlekete gideyim dedim, üstten aşağı gelirken orada bir çeşme var oralar hep mezarlıktı, o zamanlar elimi yıkamaya çalışırken, senin baban Hasan Kalafat’ın İstanbul’da Şerif amcası var, o çıka geldi..  Onunla  ilgili bak dinle diyor; Şerif amcan yukarıdan aşağıya gelirken bana  Ula Çerkez nereden gelip nereye gidiyorsun, seni buralara hangi rüzgar attı dedi bana.. Şerif amca ben Cihangir’de biraz pastacılığımı ilerlettim öğrendim şimdi memlekete gideceğim dedim, bak bu çok önemli “Ula dedi biz orada acımıza ölüyorduk, hiçbir şeyimiz yoktu dedi, buraya geldik karnımız doydu. Ondan sonra makineyi yüklendik geldik Vona’ya Perşembe’ye nasıl olsa mesleği öğrendik ya bu sefer rahmetli babam beni evermeye kalktı  sene 1956 ben burada başladım dondurma çevirmeye büyük fıçı aldım onun içine koydum., Rahmetli Fuat bey, Ali Çürüksulunun babası gelip benim yaptığım dondurmayı kontrol ediyordu. O dondurmayı beğendiyse mesele yok satışa sunardım, çünkü o çok titiz damak zevkine inandığım güvendiğim bir insandı. Ben kül yutmam diyordu ama yutarsam da hepsini bir yutarım diyordu.  Çünkü bu büyük serveti bu damak ile yemişler onlar. Onlar yemeyi içmeyi malın iyisini anlarlar, çünkü bunlar Ali Paşanın uşakları, torunları o Fuat bey o zamanlar buraların en bilgili adamıydı, kalemi çizgileri çok iyiydi, sanatkar adamdı diyor ve hemen bir anısını anlatıyor Mehmet Amca ; Fuat bey  bizim işyerimize sürekli geliyordu bir gün bizden kaymaklı kuş pastası alıyordu onu götürüp Ali Çürüksulu küçük onun yastığının başının altına koyuyormuş , zaten bir oğlu iki kızı vardı Fuat beyin..  Ali Çürüksulu sabah uyandığında onu orada buluyormuş..

 

*Tam bunları anlatırken komşu hanımlar bizi merak edip seyre geliyorlardı ya şimdi geri gidiyorlar ama bize laf atıyorlar “Arif bey tam adamına geldin, Mehmet amca çok güzel anılarla doludur bu gün buradan zor ayrılırsın dediler. Aldı beni bir korku, çünkü ben buraya bir saatliğine bir söyleşi yapmaya geldim. Mehmet Amcam tam bir umman tam bir derya komşuları uğurluyoruz* (devam ediyoruz söyleşimize)

 

Küçük Ali Çürüksulu o kuşlu pastayı bulup karga getirdi diye sevinip başlıyormuş yemeğe. Babası Fuat bey onu öyle avutuyormuş, Aliler bir gün birilerine yatıklı gezmeye gitmişler, sabah kalktığında yastığının altında kuşlu pastayı bulamayınca sabahın köründe başlamış. Hani kargalar benim kuşlu pastamı yastığımın altına koymamışlar diye bu anıyı Ali Çürüksulu da bilir, o anlattı zaten bu da böyle bir anı benim kuşlu pastamla ilgili, (Mehmet amcam tam gelelim evlenme meselesine dedi ve eşi Fikriye hanım kapıyı açtı içeri girdi, olmaz böyle bir şey bizi duymuş olamaz.  Tamda evlenmelerinden bahsediyorduk ki, bize ne içersiniz diye sormak için içeri girdi, kalbine doğmuş olacak çünkü mevzu onu da ilgilendiriyor soruyorum, sende bu konuyla ilgili konuşur musun diyorum.. Fikriye teyze yok diyor o ne derse doğrudur, doğrusunu o bilir diyor) ve amcam başlıyor evlenme serüvenini anlatmaya.. Sene 1956, babam dedi ki senin evleneceğin kız benim teyze oğlu Çandırlı oğlu Ahmet’in kızı sen bunu alacaksın diye bana baskı yaptı, hemen apar topar hem nişan hem nikah olduk ama bir ara onlarında benim müstakbel kayın babamla araları açıldı. Benim yüzümden bana al, al diye baskı yaparken araları bozuldu,şimdi de vaz geç demeye başlayınca ben de dedim ki, baba önce al-al diyordun, şimdi bırak diyorsun yazık değil mi.. Elin kızına onun günahı ne dedim, vicdan meselesi bu, rahmetli babam Osman Ertürk biraz büyüdüğü için bir gün bana dedi ki, sen benim  koltuk değneğimsin sen çalışacaksın ben yiyeceğim dedi. Ama bunu nedense  hiçbir kardeşime söylemedi, baba yarın benim işlerim iyi olduğunda para kazandığımda bir şeyler almaya kalksam, ne olacak dediğimde sen merak etme ben kendi üzerime alırım dedi. Yarın senin başına bir hal gelse benim paramla aldığın bütün kardeşlerime mi bölünecek dedim, bu konuşmalardan sonra babamla biraz aramız açıldı. Benim düğünümün bütün masraflarını ben yaptım babam benimle hiç ilgilenmedi o hep Mustafa amcamla ilgilendi, benim bir kumbaram vardı, para biriktiriyordum, bu paraları hep babama verdim veya onun dediği yerlere harcadım. Babam paralarımı elimden hep aldı, yukarıda yama tarla diye bir tarla var dedem orasının yarısını anneme vermiş yarısına da babaanneme vermiş. Baba annem de yeri bana satmak istiyor, yeri Mehmet’e vereyim  iki yüz liraya diyor, ben popülerim ailenin içinde çok çalışıyorum ya   paralar babamda ,babam yeri benim için alıyor, fakat senin yaşın küçük diye kendi üstüne aldı, bakar mısın babamın bana yaptığına, babam yeri kuş Mahmut’un Osman’a sattı biz yeri tekrar Osman’dan satın aldık.(Mehmet Amca konu çok dağıldı konuyu değiştiriyorum senin bir de Fotoğrafçılık merakın var istersen biraz ondan bahsedelim ama kısa kısa olur mu)..Tamam aslında bu merakım evlenmeden öncede var taaa.. askere gitmeden önce de vardı  bu merak nasıl başladı anlatayım mahallemizde bir komşumuz vardı zamanın Jandarma komutanı ismini unuttum onun iki kızı vardı ben o zaman mahallede fırının üstünde  şeker üretiyordum ya bana dediler ki bir makine bulda resmimizi çek dediler o zaman rahmetlik Murat Turanın makinasını aldım  şimdiki hükümet binasının alt tarafı o zamanlar kumluktu yani deniz kenarıydı orada ayaklarını denize soktular bende onların  resimlerini çektim ama resimler  çok güzel çıkmış yanlarında bir arkadaşları daha vardı bundan bir iki tane tap edelim dediler peki dedim  ve Murat ağabeye gittim Murat Turan resimci Arifin ağabeyi , Arif Turan fotoğraf işini ondan öğrendi o zamanlar Murat ağabey Polislikten ayrılma perşembede dava takipçiliği ve arzuhalcilik yapıyordu(Allah nur içinde yatırsın hepsini)  Murat ağabey bunlar şu kadar bundan bu kadar tap eder misin dedim  ama ikinci fotoğraf güzel çıkmadı, eskiden resimleri banyo için Orduya gönderirlerdi Temel Uzlu’ya  Mehmet Balkan da var ama  onlar Mehmet Uzlu ile çalışıyorlardı, bu işte benim canım sıkıldı bende çok meraklıyım elime küçük bir makina geçti resim çekiyorum  bu arada Hacı Hafızın Mustafa Soydan  bize resim gösteriyor bir baktım ki resimler çok güzel çıkmış bunu kime tap ettirdin dedim biz tap ediyoruz dedi filmini de ben açıyorum deyince ,onun bir eniştesi vardı Şefik Üçer olacak ismi  esas tap eden işin ilmini bilen meğer oymuş, ben bu işi  bana öğret dedim   o da öğretirim ama  bana on tane Ayla çikolatası vereceksin dedi o zaman öyle çok meşhur  kocaman bir çikolata vardı ama sonun da onu bir çikolataya razı ettim tamam dedim gelelim mi gelelim ve o zaman Ayşe ablam da evde bekar şoför Kamil Karadeniz var ya onun anası ablamı da aldım yanıma buradan Hacı Hafızlara gittik buradan resim de götürmüştüm nihayet onlarda karanlık odaya girdim evvela tapı yaptık birinci banyo beş işlemden geçiyor isimlerini unuttum şimdi neyse renkli şişede eritiyorsun ışık almayacak orada onu öğrendim o zaman elektrik tok beş numara lamba var , bu işin en mühimi de film açması o zaman filmler Kırmızı ışıkta açılıyordu filmin burası morlaşana kadar banyoda kalacak dedi renk atmaya başladı hemen birinci banyodan ikinci banyoya atladı derken tam o sırada Fikriye teyzem yine geldi oğlandan torun(oğlu Ümit’in Kızıymış) Handan Simge (Gazi Üniversitesi Bankacılık Bölümünü bitirmiş zaman zaman onları ziyarete gelirmiş bende o güne denk gelmişim)  kız evine gidecek gitmeden size bir kahve yapsın dedi ve kahveleri sipariş verdik sağ olsun güzelce kahvelerimizi de içtik sohbetimiz bütün hararetiyle devam ediyor çok uzadı çookkk..)  konuyu unutuyor ben hatırlatıyorum banyoda film çok kalmıştı meğer yanlış açmış  doğrusunu bana gösterdi ve hemen beynime kazıdım benden kaçmaz yeter ki bir kez göreyim, koşa koşa geldik eve hemen apar topar geldik, evde  hamam vardı hamama kilimi çekiyorum al sana karanlık oda hem fırında çalışıyorum daha on altı on yedi yaşındayım  hem öbür tarafta resim banyosu yapıyorum  rahmetli annem Zeynep bağırıyor oğlum hep yaktın kartları mahvettin diye  büyük annemde çok muhterem bir kadındı sus kız çocuğu bağırma oğlan öyle öyle öğrenecek dedi. Babaannem hep öyleydi sözleri çok meşhurdur, biz baba annemin yetiştirmesiyiz,  zavallı annemin hayatı hep kazma kazmakla geçti nur içinde yatsınlar annemiz çalışmaktan bizimle çok ilgilenemedi  neyse ben yapa boza yapa boza fotoğrafçı oldum, Vona’da kendi resimlerinin banyosunu kendisi yapan resimci olarak bir taneyim ilk makinemde ZEİSKON diye bir makineydi. Kaymakamlar, Hakimler önemli günlerde hep beni çağırıyorlardı bayramlarda dahil. peki bir de futbolculuk  işi var onu hiç sorma o tam bir tesadüf eskiden buralarda 19 Mayıs  bayramlarında spor kulüpleri maç kıyafetiyle resmi geçit törenlerine katılıyordu Perşembe Gençlik takımı o sırada on bir kişiyi tamamlayamadığı için apar topar ben giyindim ve o fotoğraf çıktı meydana yoksa benim ayaklarım yüzünden benim spor hayatım hiç olmadı.1946’lı yıllardan önce  buralarda sporla uğraşan çoktu Kemancı Ziya Akova vardı orada cirit atmalar uzun –yüksek atlamalar Hayri Hamsici bunlar müthiş insanlardı daha neler neler varda şimdi hatırlayamıyorum ne güzel Ahenk vardı (Mehmet Amca hiç derin bir iç çekiyor) ve devam ediyor hey gidi günler hey  Bak biraz ağır kaçabilir ama 1 Temmuzda Denizcilik Bayramı kutlanıyordu şimdikiler onu unuttular 70 sene önce kutlanıyordu şimdi meydanda kimse yok özlem duyuyoruz özlem “Kim ne derse desin Peygamber Öldü İslamiyet Bozuldu, Atatürk Öldü  Türkiye Bozuldu” .Gelelim yine şekerciliğe pastacılığa, 1946’dan  1957’ye kadar bu işi yaptım  askerden geldim ve evlendim  nihayet kendi dükkanımı açtım  babam dedi ki sana bir dükkan lazım dedi ve  35 m2 bir dükkan açtık ama dükkan yine babamın üzerineydi, ben babama kızdım çalış çalış hep babama bana bir şey yok  o zaman bir vapur gelmişti atladım vapura memleketi terk ediyorum o zaman Kani Ersan’da manav Nurettin’in babası Postanenin postasını taşıyor kayığı var teknesi var posta taşıyıcılığı yapıyor ,Kani dedi ki ne yapıyorsun lan geç aşağıya dedi beni motora geri çekti bende bu sefer Ordu’ya kaçtım sonunda haksızlığa uğradığımı anladım(Hani şimdi Adalet yürüyüşü var ya işte ben de  Adalet istiyorum ve hala Adalet peşindeyim) geldi babam oraya geldi ve al anahtarı dedi almıyorum dedim  hakkını vereceğim dedi ve dükkanın yarısını aldım üstüme ve eniştemle ortak oldum, dörtte biri benim dörtte biri babamın yarısı eniştemin babam benle yarıcı eniştemde babamla yarıcı oldu neyse çok oralara girmeyelim, sonunda dükkanı öyle açtım, 1957 yılında kendi adıma açtığım dükkanıma da MERAM Pastanesi ismini koydum neden böyle bir isim koydum biliyor musun  çünkü çok çalıştım çok didindim çok çaba sarf ettim ,azmettim ve Meram ettim meramın elinden bir kurtulmadığı için bu adı verdim. Mehmet Amca bildiğim kadarı ile Fikriye teyzemle ikiniz Hacısınız hem de karı koca müthiş bir Atatürkçüsünüz ben Perşembede o kadar eve girdim giriş kapısında Atatürk posteri var hem de Kur-anı Kerimden ayetler bu nasıl bir duygu, çocuklarını neden Atatürkçü yetiştirdin; Çünkü ben doğruları gördüm doğruları görmek için de ben çok okudum halen de okuyorum,  1950 seçimlerinde  Demokrat parti iktidara geldi rahmetlik babam da aşırı demokrat partili yıkıyor ortalığı o sıralarda Said-i Nursi’nin Hür Adam diye bir dergisi çıkıyor şimdiki  yerel gazeteler gibi ortasında onun lafları var  zamanın adamları bana bu dergiye kayıt ol dediler iyi bir şeydir diye kayıt oldum adım oldu o zaman 1952-53 yıllarında bana Nurcu dediler, arkadaşlar ben bu yazılanlardan çok bir şey anlamadım ikna olmadım  ben bu derginin aboneliğinden vaz geçiyorum dedim ve vaz geçtim tam bunları konuşurken o insanların yanındaki bir adam sen Atatürkçü müsün dedi bende hemen evet Atatürkçüyüm dedim adam dudağını ısırdı  o kişilerin isimleri bende saklı kalsın, şimdi okuduklarımdan anladığıma göre Said’i Nursi o zaman Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını istemedi, istemediğinden o dergi ve kitaplarında ondan hiç iyi bahsetmiyordu hep iftira hep iftira okudum ve anladım işte benim Atatürkçülüğüm ta o zamandan başladı gerçekleri okuyarak öğrendim, ben şimdi diyorum ki benim partim yok  ben Allah’ımı Seviyorum , Peygamberimi seviyorum, Cumhuriyetçiyim, Cumhuriyeti seviyorum, Atatürk’ü seviyorum çünkü Osmanlının külünden bir Ülke meydana getirdi. Ben Arapça bilmiyorum Kuranın mealini ve tefsirini okuyorum, işi  çalışmayı bıraktım ya kendimi kitap okumaya verdim çalışırken de fırsat buldukça kitap okuyordum şimdi daha fazla zamanım var , biz eşim Fikriye hanımla 1988 yılında son arabayla hacca gittik ben zaten benden Hacı Mehmet diye bahsedilmesinden hoşlanmıyorum  adamın biri bana dedi ki sen hacca gittin şeytan taşladın şeytanı gördün demi taşladın şeytanı  dedi o adamı görsem şimdi teşekkür edeceğim ,at dediler attık, yat dediler yattık, kalk dediler kalktık ,şimdiki hacıların çoğu hacca bilinçsiz gidiyor, ben diyanetten bilgi belge destek aldım hacılığın ilmini yaptım ,mezhepler tarihinden alda  neler neler ortalıkta dolaşan cahil çok var, zamanın müftülerinden birisi bir gün bana bir şey dedi “ Bize çok sivri zekalı adam lazım değil dedi” hadi buyurun. Mehmet amca söyleşimizin sonuna geldik senin şairliğin de var kendi yazdıklarından biraz okumuşun;  Mehmet amca eski bir esnaf olarak şimdiki esnaflara neler söylemek istersin; Esnaflık bitmiş neyini söyleyeyim, dürüst olsunlar ,hak ve adaleti iyi takip etsinler, Hak ve Adalet olmayan yerde Hayvan yaşar Hayvanın da Adaleti yoktur..  bak şiirimi iyi dinle “İnsanlar azmış Din Adamı Harama bulaşmış, Camilerde Politika Başlamış, Ahır zaman yaklaşmış, bunlar benim gördüğüm şahit olduğum şeyler,8Mehmet amca birkaç şiirini okuyor bu bölümde; Bazen düşünürüm derince Acep ne olur ben ölünce, Çok düşünme derince ,çok geçmez dalarlar Sevince. Namazımı kılarım, Orucumu tutarım bazen düşünür bazen yazarım.  Yobaz Hayvan olmuş gezer sokakta, kendini Müslüman sanır bu ortamda, Hayranlığı hep Arap olmakta .(Mehmet Amcam bunları okurken biraz çekiniyor ama ben destekliyorum Mehmet amca birazda olsa ifade özgürlüğümüz var sen içinden geldiği gibi oku şiirlerini ben yayınlarım diyorum ve devam ediyor, Seyit Kutubu astılar bu adam mısırlı adam bu kitabı hapiste yazmış, ben şiirde yazıyorum ama ben adına taşlama diyorum, Her aklına geleni konuşmasın dilin, Düşünüp te konuşmak bir İlim (Mehmet amcamın evi kendine göre kitaplarıyla dolu Kuranı Kerimden alında Atatürk’le ilgili Elmalılı Hamdi hocanın kitapları yani envayi çeşit kitaplar dergiler raflarda kitaplıklarda yerini almış Mehmet amca gözün aydın söyleşiyi bitiriyorum çok konuştuk ama bence değdi biraz kabarık oldu dosya ama bence güzel oldu ağzına nefesine sağlık Allah sana Fikriye teyzemle birlikte uzun ömürler versin sağ olasın diyorum. Mehmet Amca Fikriye teyzem beni kapıya kadar yolcu ediyorlar komşular takılıyorlar bize bu ne kadar uzun sohbet ti diye ama maşallah Mehmet amcam nazar değmesin çok hızını alamamış gibi yine gel diyor helalleşiyoruz ve ayrılıyoruz.



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?