sultanbeyli escort kartal escort maltepe escort tuzla escort ataşehir escort ümraniye escort pendik escort
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Ali  KUTLU

Ali KUTLU

Daha iyi insanlar olabilirdik...

Ortaokuldan bir arkadaşım ''Sen zaten eskiden de muhaliftin, sırf bu yüzden beden eğitimi hocasından yediğin dayağı hatırlıyor musun?” diye sorduğunda ister istemez o kadar çok dayak yiyorduk ki acaba hangisinden bahsediyor diye düşünmeden edemedim.

 

Dalgınlıkla teneffüsün bittiğini anlamadığım için arkadaşımla sohbet ederken arkadan gelip kulağıma incecik sopayla vuran hayvan mı dersin...

Demir çubukla kafa göz patlatacakken elinden sopa son anda alınan, küçücük çocukları sıranın altına sokarak üzerinde tepinen psikopat mı dersin...

Sinüzit olduğum için taktığım şapka yüzünden yüzüme direk tokat  geçirip gözlüğümü kıran... Neyse...

Adeta bazı öğretmenlerin boks torbası, stres topu gibiydik.

19 Mayıs provalarında biz bu hareketleri niye yapıyoruz diye sorduğum için oturaklı bir tokat yemişim.

Vay anasını ne büyük suç işlemişim meğer. Çocukluk işte cesarete bak. Bu hareketleri neden yapıyoruz diye sor.

Gerçi hoca ''Yavrum senin olduğun yerden bu hareketler saçmalık gibi gelebilir ama uzaktan bakınca bu hareketlerdeki uyum hoş bir görüntü oluşturuyor, bireyden ziyade toplumun ve toplumsal disiplinin önemli olduğu askerlerde, polislerde eğitimin bir parçasıdır bu tip faaliyetler.

Çin, Kuzey Kore gibi totaliter rejimler de bu tip gösterileri çok sever'' dese belki anlayacağız.

Bizim neslimizde dayak eğitimin bir parçasıydı ama daha ziyade kırsal kesimden gelmiş fakir ailelerin çocuklarını gönderdiği imam hatip, endüstri meslek okulları ve Kuran kurslarında olay sanatsal bir boyut kazanmıştı ve meslek dersi öğretmenleri dayak konusunda daha bir yetenekliydi sanki.

Kulağa sopayla vurmak, çocuğa demirle girişmek...

Evcil hayvanlara uygulanan kötü muamelelerin sıkı kontrol edildiği Norveç'in kedi köpekleri kadar bile haklarımız yoktu.

Çoğu zaman okulda yaşanan okulda kalıyor, veliler ve yönetim yaşanan şiddete tepkisiz kalıyor ve çocuklar da şiddeti içselleştiriyordu.

Peki eğitimde araç olarak kullanılan yaygın şiddet daha kaliteli ve iyi insanlar olmamızı sağladı mı?

Belli ki hiç işe yaramamış.

Çocuklukta gördüğümüz yaygın şiddet sorunları açıkça konuşan, analiz eden, bildiğini dürüst ve korkusuzca savunan bireyler olmamızı engelledi. Sıklıkla yalana başvuran, sorunların üstünü örten ikiyüzlü bireyler haline getirdi.

Yurt dışında uzun süre görev yapmış bir arkadaşım gözlemleri sonucu askeri okullarda bu kadar çok şiddet olmasaydı çok daha iyi subaylar olurduk demişti.

Bize uygulanan şiddet atalarımızın mirası toplumsal bir öğretiydi.

Babaları Osmanlı'nın son dönemlerinde uzun süre askerlik yapmış, baba sevgisinden yoksun fakirlik, açlık ve aile şiddetiyle yetişmiş çocukların yaşadıkları ruhsal travmaları kendi çocuklarına yansıttığına dair eskilerden birçok öyküde şahit oldum.

Dedelerimizin babalarından bahsediyorum.

Bir arkadaşım dedesinin küçücük bir bebekken ağlayan teyzesini fırlatıp attığını ve bu nedenle teyzesinin ortopedik özürlü kaldığını, dedesinin babasızlık nedeniyle zor bir çocukluk geçirdiğini çocuklarına karşı aşırı sert ve toleransız olduğunu anlatmıştı.

Bir dönemin sık rastlanan insan tipi.

Siz fakirlik ve açlık nedeniyle ormana terk edilen Hansel ve Gratelin öyküsünün sadece masallarda mı olduğunu sanıyorsunuz?

Yaşları bu gün 70 üzerinde olan yaşlılarla sohbet ederseniz sayısız bu ve benzeri şiddet öyküsü anlatacaktır.

Aslında iyi bir analiz yaparsanız yaşanan travmaların etkilerinin günümüzde bile kendini hissettirdiğini görebilirsiniz.

Bu konuda bilimsel gözlemlerde var aslında.

II.nci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Hollanda’ya uyguladığı gıda ve yakıt ambargosu toplumsal kıtlık ve açlığa sebep olmuş.

Bu kıtlık döneminde doğan bebekler, kalp krizi, şişmanlık, metabolik bozukluklar ve solunum hastalıkları gibi çeşitli hastalıklara yatkınlık şeklinde uzun süreli olumsuzluklar yaşamış.

Ağır travmaların anne karnındaki çocukları etkilemesi anlaşılabilir. İşin garibi bu etkiler bir çocukla ya da bir nesille sınırlı kalmamış. Savaş ve kıtlık bittikten sonra doğan bebekler de etkilenmiş. Takip çalışmalarına göre, hamileyken II’inci Dünya Savaşı’nın kıtlığını çeken Alman annelerin kızlarının şizofren evlat sahibi olma olasılığı ortalama iki kat fazlaymış.

Annelerin savaş zamanı yaşadığı zorluklar zihinsel hastalık olarak kız çocuklarına ve hatta kız torunlarına aktarılmış. Adeta kalıtımsal bir yara ruhsal dengesizlik olarak gelecek nesillerde ortaya çıkmış.

Yaşadığımız olaylara birde o gözle bakın. Nesiller boyu süren sevgi açlığı....

Bitmez siyasi kavga ve gürültülerde siyasilerin kullandığı dil, uzlaşma ve itiraz kültürünün toplumda gelişmemesi dedelerimizden miras kaldı..

Eğitimin her safhasında şiddet ve sevgisizlik yaşayan aç ruhlu nesiller okuyup büyük adamlar oldu.

Bunu neden yapıyoruz diye sorduğu için okulda dayak yiyen adamların çocuklarından ne hayır gelir diye düşünüyorsanız birde iç savaştan kaçmış ve neredeyse yarısı bir yakınını kaybetmiş şiddetin zirvesinden gelen yüz binlerce Suriyeli çocuğun önümüzde ki 50 yıl gen havuzumuza nasıl bir renk kazandıracağını düşünün.

Dedelerimiz, babalarımız o kadar çok dayak yemeseydi bizler çok daha iyi insanlar ve ülkemiz daha yaşanılası bir ülke olabilirdi…


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.