OLAY 26 SOL
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

Çok önceleri okumuştum bu tarihi anekdotu. Türkiye’nin ilk kadın avukatı olan Süreyya Ağaoğlu; Atatürk ve eşi Latife Hanım sayesinde aynı zamanda lokantada yemek yiyen ilk Türk kadını olarak biliniyor. Süreyya Hanımın lokantaya nasıl gittiği ve akabinde yaşananları ise; kendi anlatımıyla paylaşmak en doğrusu olacaktır.

“Öğle yemekleri Melahat ile benim için bir problem olmuştu. Çünkü o devirde Ankara’da ‘İstanbul Lokantası’ adlı restorandan başka yemek yenecek yer yoktu ve bütün milletvekilleri oraya giderdi. Gerçekten, lokantanın hiç hanım müşterisi yoktu. Bir gün babamdan izin alarak Melahat ile o lokantaya gittik, küçük bir bölümünde oturup yemek yedik. Herkes hayretler içinde idi. İki genç kız tek başlarına lokantada yemek yiyordu. Bizi tanıdıkları için, Basın-Yayın Genel Müdürü olan babama haber derhal ulaştırılmış. Gece babam eve gelince: ‘Başbakan Rauf Bey, Süreyya ile bir hanım arkadaşının lokantada yemek yediğini ve herkesin bundan bahsettiğini söyledi. Bir de kütüphaneye giden bir hanım varmış, onun hakkında da dedikodu yapılıyormuş. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin.’ dedi. Rauf Bey kütüphanede çalışanın kendi kızı olduğunu sonradan öğrendi. Bu olaydan sonra, bir rastlantı olarak Gazi, Latife Hanım ile bize geldi; bana çalışma hayatından memnun olup olmadığımı sordu. Ben de bu olayı anlattım.

Beni onaylamasını beklerken o: ‘Babanın da Rauf Bey’in de hakları var.’ dedi. Ertesi gün bakanlıkta çalışırken milletvekili Necati Bey telaşla odaya girdi: ‘Süreyya hazır ol, Paşa gelip yemeğe götürecekmiş.’ dedi. Ben ve bütün arkadaşlar şaşırmıştık. Dışarıya çıkınca Gazi’nin gri otomobilinde Siirt Milletvekili Mahmut Bey ve yaveri Muzaffer Bey’in oturduğunu gördüm. Bana: ‘Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor.’ dedi. Şaşkınlıktan konuşamıyordum. Otomobile bindim. Yolda herkes bize bakıyordu. İstanbul Lokantasının önünde otomobilini durdurdu, Bozüyük Milletvekili Salih Bey’i dışarıya çağırttı. Doğal olarak bütün milletvekilleri lokantadan fırladılar. Biraz onlarla konuştu, sonra yüksek sesle: ‘Bugün Süreyya’yı bize götürüyorum, yarın lokantada yiyecek’ dedi. Evlerine gidince Latife Hanım: ‘Akşam Paşa bu lokanta olayına çok kızdı.’ dedi.

Ertesi gün lokanta hikâyesini duyan bazı hanımlar, bu arada eski Denizcilik Bakanı İhsan Bey’in eşi Nuriye Hanım, Hamdullah Suphi (TANRIÖVER) Bey’in hanımı da öğle yemeğine lokantaya gelmişlerdi. Biz de bu olaydan sonra rahatlıkla dışarıda yemek yiyebiliyorduk.

Gazi bu davranışı ile kadınların toplum içinde hareket serbestliğini nasıl korumak istediğini göstermişti. O devirde Atatürk Ankara’nın ruhuydu ve Ankara her halde pek az şehre nasip olan bir şevk, heyecan ve gelişme havası içinde yaşıyordu. Mesela Atatürk devrinde Cumhuriyet bayramları öyle büyük bir heyecan ve duyarlılıkla kutlanırdı ki… Hepimiz bir ay önceden tuvaletlerimizi hazırlar, o günü dört gözle beklerdik. Atatürk’ün daima çok şık sivil kıyafet giymesine rağmen kordiplomatik büyük üniformalarını giyerdi. 29 Ekim günü Ankara Palas’ın önündeki caddede geçit resmi yapılırdı. Stadyum henüz inşa edilmemişti. Büyük Millet Meclisi Binasının önüne koyulan yüksekçe tribünden Atatürk frak, sağ elinde silindir şapka ve bazen de siyah pelerini omzuna atmış olarak, etrafı yüksek kumandanlarla çevrili, merasimi izlerdi. Bizler Ankara Palas önünde kurulan tribünlerden seyrederdik geçit resmini. Gece verilen Cumhuriyet Balosu ise, hele o devrin ölçülerine göre, muhteşem olurdu.”

Sadece bu tarihi anekdottan dahi Atatürk’ün kadına ve toplumdaki konumuna verdiği değeri kolaylıkla algılayabiliyoruz.

” Kadın- Erkek eşitliğine inanmıyorum.” diyerek çağdışı kalmışlardan farklı olarak; çağının dahi ilerisinde bir liderin bütün bu aydınlığına karşın yıpratılmaya ve ötekileştirmeye çalışılması elbette manidar. Üstelik, bu karalamalara destek veren; önayak olan kadınları gördükçe hayrete düşmemek elde değil. Seçme ve seçilme hakkının dahi birçok Avrupa ülkesinden önce Türkiye’de kadınlara hak olarak tanınması yine Atatürk’ün vizyonuyla gerçekleşmiştir.

Atatürk ve devrimleri ışığında yürüyen yol arkadaşları olmasaydı bir erkeğin bilmem kaçıncı karısı olacağını,  miras payının erkeğe oranla daha az olacağını,  çalışma hayatında aktif yer alamayacağını idrak edemeyen kadınların düşüncelerine bu sebeple saygı duymuyorum.

Kadına sadece çocuk doğuran, erkeğe hizmette hürmette kusur etmemesi gereken ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapanlara da en güzel cevabı Nazım Hikmet şiiriyle veriyor:

“Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.