Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

BİR DE “AKYAZI YILDIZ” VARDI

12 Eylül askeri darbesi ya oldu ya da olmasına ramak vardı ya, Fatsa’da Terzi Fikri dönemi kesin kapanmıştı. Fatsa dedikleri sağ gözümüzün sol gözümüze yakınlığı kadar yakın, göz göze gelebilme ihtimalleri kadar uzaktı. Çocuk aklımızla çok iyi de anlayamıyorduk tüm bu olağanüstülüğü ya, sağcılık solculuk hâlâ geçer akçeydi.

Civil Deresi’nin Yoroz’a bakan tarafı ta Melet Irmağı kıyısına kadar Akyazı Mahallesi’ydi. Şimdilerde irili ufaklı birçok mahalle çıktı içinden ve deniz kıyısına doğru, denize yaslanarak, upuzun uzanarak maziye bakmakta küçülen Akyazı Mahallesi.

Birbirine can havliyle tutunmuş, bel vermiş, çoğu gecekondu, birbirine benzer hikâyelerden ibaret evler, sırtını tek şeritli Ordu- Giresun Karayoluna döndüğün vakit,  yolun üst yanına dizilmişti. Alt yanıysa fındık bahçesi… Bir deniz çok büyüktü bir de fındık bahçeleri, her yan fındık bahçesi ya da denizdi. Fındık bahçeleri arasında meyve ağaçları ve o ağaçlardan meyve çalan kafası üç numara tıraşlı, burnunun önü sümüklü çocuklardık.

Kirazın ve eriğin günden güne ucuzlamasından bilirdik yazın geldiğini ve "birinci sefil kişi" hayatlar sürülürdü eceliyle ölmüş süsü verilen intiharlar çağında.

Bazı kitaplar gazete kâğıdı kaplıydı, nedense...

Dilek ve insan aynı hizaya geldi, gelmemeliydi... Ve "Dilek tutulması" oldu.

Akyazı Mahallesi, adına “Sapak” dediğimiz, yazın tozdan, kışın çamurdan mustarip o toprak yollarlarla,  sokaklara ayrılırdı. Sanırım “Sokak” yerine “Sapak” deniliyordu.  “Alucra Sapağı” ndan başlardı hikâye, Büyükdirek Sapağı… Cami Sapağı… Okul Sapağı… Dükkân Sapağı… Belediye Evleri… Ve en nihayet Melet… Bizim hikâyemiz Okul Sapağındaydı.

Recep Amca’yla Hacı Amca’nın birbirine on adım mesafedeki akide şeker ve leblebi tozu kokulu bakkal dükkânlarını geçip de Mahmut Amca’nın bir yanı kondu bir yanı hane, iki büyük kavak ağacının gölgesindeki mekânının çapraz karşısında, Ceset Memet’in kondusuna gelmeden ve Çolak İsin’in eviyle bahçe duvarı bitişik Akyazı İlkokulu’ndan ötürü Okul Sapağıydı burası... Ve ne oluyorsa okulun toprak zeminli bahçesinde oluyordu. En iddialı maçlar, kıran kırana mücadele ve üç korner bir penaltı…

Okulu çevreleyen briketten bahçe duvarı, sıvasız ve özensizdi. Bir de biz çocukların beline kadardı yüksekliği. Ama giriş kapısı boyumuzun iki katı demir parmaklıklıydı. Bazı demirleri kaynak yerlerinden kopmuş açılıp kapanırken şangırtısı mahalleyi tutuyordu.

Deli taylar gibi top koşturduğumuz okulun bahçesini çevreleyen ve yüksekliği belimize kadar gelen o briket duvarın öte yanı Ala Kadir’in sebzeliğiydi. Ala Kadir dedikleri de, kafası yaz kış örme kavuklu, sırtı örme hırkalı, iri yapılı, sert mizaçlı bir adamdı ve topumuz sebzeliğe kaçtığında ondan önce davranıp da, sebzeleri eze kıra topu kurtarmazsak cebindeki paslı çakıyla keser, ikiye ayırır ve okulun bahçesine geri fırlatırdı. Nur içinde yat Kadir Amca.

Sonra eğri belli çam ağaçları vardı küçük okulun yan tarafında ve iki çamın arası hep kaleydi çocukların “tek kale “ maçlarında. Yine küçük okulun arka yanında koca koca akasyalar vardı ve ben, akasya çiçeği kokusuna o günden beri müptelayım. Büyük okula koca koca beton merdivenlerden çıkılır, gri yağlı boyalı demir kapıdan girer girmez silgi ve kurşun kalem kokusu alıp götürürdü… Bilir misin bu kokuyu? Kurşun kalem kalemtıraşla açıldıkça ve yanlış yazdıkları, ortasına geçirilmiş yorgan teyelleme ipiyle kolye gibi boynumuza asılmış silgiyle silindikçe, silginin ve kurşun kalemin kokusu bir iyice karışır ve ilim irfan kokardı tüm sınıflar.

Giriş kapısının hemen sağında “Okul Gazetesi” dediğimiz, çerçeveleri vernikli, astarı ucuz bordo renk kadifeden bir pano vardı. O panodan sorumlu öğretmeni vallahi canından bıktırmıştım. O zamanlar da bu yazma çizme işlerine pek hevesliydim, resim çiziyordum örneğin ve tüm eğitim öğretim hayatım boyunca resim dersim hep tam puan olmuştur ve şiirler yazıyordum, küçük öyküler yazıyordum falan, yazdıklarımı alıp koştura koştura öğretmeni buluyor “Öğretmenim bunu da gazeteye asalım” diye resmen taciz ediyordum. Öğretmenim elbette hevesimi kırmak istemiyordu, on tane verdimse bir iki tanesini muhakkak asıyordu ve bu sayede okul gazetesinde resmen köşe tutmuş oluyordum.

***

Bu duvar gazetesi hikâyesi askerdeyken de devam etti.

Yeri geldi mi gelmedi mi bilmem ama aklıma geldi ve paylaşayım. Her Türk erkek vatandaşı gibi 1111 sayılı kanun gereğince askerliğimi yaptım hem de “Topçu” olaraktan. Doğubayazıt 1.Mekanize Piyade Tugayı…

 

Bölük komutanı bendeki cevheri gördü mü ne(!) bi gün çağırdı “Er gazinosuna bi Atatürk köşesi yapıp bi de duvar gazetesi çıkar” diye emir verdi. Tak diye bi selam “Emredersiniz komutanım” deyip hemen işe koyuldum. Yanıma Diyarbakırlı bi asker verdi, alçı ustasıymış sivilde. Onda Türkçe “tinne”  bende Kürtçe “yok.” Tek ortak yanımız Ahmet KAYA şarkıları… Neyse uzun etmeyelim, yaptık Atatürk Köşesi’ni, Atatürk’ün maskı ortada ve sağında solunda yanan birer meşale ve Atatürk’ün boynundan aşağı sarkan Türk bayrağı… Sıra duvar gazetesine gelmişti. Gazinonun tam ortasındaki sütun duvar gazetesi için biçilmiş kaftandı. Ha bu arada gazino dediğim şey bildiğin kantin.

Çerçeveleri vernikli, astarı ucuz bordo renkli bi duvar gazetesini kolona çaktık ve adını da “OBÜS” koyduk. OBÜS, büyük toplara verilen ad olup “Topçu Taburu” için on numara beş yıldız bi gazete adı oldu. Bölük komutanı gazetenin adını çok beğendi ama tabur komutanı binbaşı biraz mesafeli durdu.

İlk sayıyı hazırlıyoruz, şiirler, fıkralar ve karikatürler. Ben de bi karikatür çizdim; iki asker yan yana yürüyor biri diyor ki “Hüseyin Yüzbaşı beni beş başı yaptı” aynı zamanda da yarım Onbaşı rütbesini gösteriyor, diğer askeri düşünceli “Lan oğlum sakın seni kafaya almış olmasın.”  Materyaller panoya asılmadan evvel bölük komutanının olurundan geçiyor ve bölük komutanı bu karikatüre çok gülmüştü. Bölük komutanının gülmesinden aldığım yetkiye dayanarak karikatürü kamuya açtım. Karikatürü gören tabur komutanı zıvanadan çıktı, bir avuç kor oldu, sinirden zıp zıp zıplıyor. Neymiş, vay efendim rütbelerle alay ediliyormuş, askerlik mesleğinin şerefi… Hayda, aldık mı ihaleyi!

Neyse ki, gazetenin kaldırılmasıyla işi kurtardık. Atatürk köşesi kaldı, OBÜS yalan oldu.

***

Akyazı İlkokulu’nun toprak zeminli bahçesinde canı çıkana kadar maç yapan o çocukların her biri birer dahi, birer Maradona’ydı Sezer Abi’nin gözünde. Sezer Abi bizden on-on iki yaş büyüktü ve tanıdığım günden beri ondaki o organizatör ruh, birlik ve beraberlik sağlama yeteneği zaman içinde gelişerek devam etmiştir.

“Çok iyi top oynayan çocuklar vardı. Mahalle zaten köyden beterdi. Bu çocukları bir arada tutacak bize de neşe olacak bir iş düşündük” diyor ve işte o düşünce de Akyazı Mahallesi’nin ilk futbol takımı “Akyazı Yıldız” ın kurulmasıyla ete kemiğe bürünüyordu.  Dedim ya mahallede herkes kendi çapında efsane, birer Maradona ama bi Kıvırcık Faruk değildi. Faruk, kıvır kıvır saçlı, bariz esmer, kısa boyluca,  kaşı gözü yerinde bi delikanlıydı. Sporun her türüne çok yatkın ve yetenekliydi Faruk. Bazen okulun bahçesindeki voleybol direklerine ağ gerilir ve Faruk voleybolda da başarılı olduğunu gösterirdi. Daha sonraki yıllarda karşılıklı dikilecek basketbol potaları sayesinde Faruk’un basketbolda da gayet başarılı olduğunu görecektik. Ama şuna şüphe yok ki en başarılı olduğu dal futboldu. O, Akyazı Yıldız’ın yıldızıydı. Faruk’un abisi Olgun; adam her pozisyonda başarılı… Koy savunmaya, kale gibi savunma oyuncusu, sağ açık, sol açık, forvet hatta koy kaleye kalede panter olsun. O da en az Faruk kadar esmerdi. Saçları kıvırcıktı ya, Faruk’a göre daha az kıvırcıktı. Uzunca boylu, zayıf ve uzun boyunluydu. Duydum ki yakalandığı hastalıktan dolayı ölmüş, mekânı cennet olsun. Ve Kemal Abi; Kemal Abi çok yakışıklı gelirdi bana, abisi Temel’in veremden ölmesi ardından bir zaman sonra o da veremden öldü. Ölmeden evvel nişanlanmıştı. Nişan töreni çalgılı çengili, yemekli falan olmuştu, köyde. Neredeyse tüm mahalle Kemal Abi’nin nişanına gitmiştik. Kemal Abi o gün bir başka yakışıklıydı, kapkara saçları ensesine dökülmüştü, özenle taranmış olaraktan ve siyah bi takım elbise giymiş, sürekli mahcup ve utangaç gülümsüyordu. Ve o gülümseme ona çok yakışıyordu Nişanlısı dersen sanki bir Melek. Onun da saçları simsiyahtı ve gece gibi akıyordu beline doğru, mis kokular sürünmüştü ikisi de, mayısta çiçek açmış akasya gibi, bin bir renkli kır çiçekleri gibi kokuyordu. Ölümünden evvel nişan bozuldu falan diye duymuştum ya, doğru mu bilmiyorum. Evlenmiş olsa ne ki her yönüyle yarım kalmış bir hikâye işte. Kemal Abi, öyle çok da göz dolduran bi oyuncu değildi takımda ama azimliydi.  Sonra Ziya Abi vardı. Dal gibi ipince, saçları kıvır kıvır, öğretmen çıktı o da…Ziya Abi’nin kardeşi Leyla Abla da başka bir renkti mahallemizde. Liseye gidiyordu ikisi de ve o kadar bizdendiler ki. İki kardeş arada sırada kapışsa da genel olarak çok iyi anlaşıyorlardı ve bu da bizim çok hoşumuza gidiyordu. O zamanlar Bergen’in “Erkek Milleti” diye bi şarkısı epey meşhur olmuştu ve Leyla Abla hep severek, teybinin sesini iyice açarak dinliyordu Erkek Milleti’ni. Bergen denilince aklıma gelen hikâyelerden biri de Leyla Abla’dır.

Ona güvenip de verme aşkını 
Ateşlere atar dertsiz başını 
Sellere döndürür akan yaşını 
Gülerken ağlatır erkek milleti

Aşkta erkek zulmünün arabesk aforizması(!)

Sonra Orhan Abi, Yücel, aklıma ilk gelenler olsa da, Sezer Abi’nin akranımız kardeşi Bilâl de yedek oyuncuydu. Bilâl de, pek iyi yürekli bi çocuktu. Şu koca mahallede kavga etmediğim, küsüp darılmadığım tek arkadaşım da Bilâl’di. Hâlâ aynı muhabbet ve hislerle sürer arkadaşlığımız.  Takımın as kadrosu hem yaş olarak hem de fizik olarak bizden epey büyüktü, tabi Bilâl antrenörün kardeşi olmanın avantajını kullanıyor ve takımın yedeğine giriyordu.

Şimdi takım dedikse, resmiyette bi şey yok ha, öyle dernek kulüp bilmem ne yok yani. Kurduk mu kurduk, tamam.

İşin en güzel yanı da takımın formasıydı. Sezer Abi, kapalı çarşıdaki bir dükkândan on tane mavi şort bulmuş, devamı da tekrarı da yokmuş şortların. Kim bilir ne sebepten dolayı o dükkâna gelmişti de, kaç zamandır oradaydı o şortlar? Neyse, şort sayısı sınırlı olunca, sınırsız uzun kollu beyaz atletlerden de, sınırlı sayıda,  on tane almış Sezer Abi…

Gerisi dün gibi aklımda…

 Uzun kollu beyaz atletler ve şortlar mahalleye geldi, kartondan “Akyazı Yıldız” yazısı ve bir de fındık çotanağı şablonu çıkartıldı. Atletlerin göbek hizasına doğru şablon dayandı ve mavi yağlı boyaya daldırılan süngerle usul boyandı beyaz atletler, masmavi Akyazı Yıldız diye ve tam sol göğüs üstüne de çotanak baskısı yapıldı. Çotanak amblemli, mavi beyaz renkli takımımızla, yetmeyen formalara aldırmadan, ilk on birimiz ve yedeğimiz Bilâl ile artık bizim mahalle de yeşil sahalardaydı. Yahu “Yeşil Saha “ dedim, bakma sen. Yeşil sahayı kim kaybetmiş de Akyazı Yıldız bulmuş. Orduspor’da bile yoktu yeşil  saha, safi çamur balçık.

Akyazı Yıldız’ın formalarına baskı yapılması, formaların yıkanıp, aklanıp paklanıp da Sezer Abi’ye teslim edilmesi, takımın maça hazırlanması ve maç günü mahalledeki coşku, bildiğin dizi film tadındaydı. Hani var ya bazı filmlerde bu türden mahalle ilişkileri, inan olsun biz onu yaşadık, 12 Eylül askeri darbesi ya olmuştu ya da olmak üzereydi…

Maçlar deniz kıyısındaki Soya Fabrikası’nın sahasında olurdu ve o saha sanırım hâlâ duruyor. Yukarıdaki fotoğraf da o sahada çekilmiş ve kuvvetle muhtemel maç sonu bi poz… En soldaki Sezer Abi.

Akyazı Yıldız, şampiyonluktan şampiyonluğa koşup da tarihte unutulmaz izler falan da bırakmadı elbette, 2 ya da 3 yıl sersefil, parasız pulsuz, formasız kramponsuz top koştururlarken biz yaşlardaki çocuklar da Akyazı Yıldız’dan feyiz alarak kendi küçük takımlarını kurmuştu. Kimi “Şimşekler” kimi “Akyazı Yıldırım” gibi isimlerle okulun bahçesinde tozu dumana katmıştı. Ve en sonunda yavaş yavaş tükendi, yok oldu Akyazı Yıldız da, mahallemizin diğer tüm renkleri gibi.

Zaman geçti, akıp gitti!

Ah, kendi kendimize uydurduğumuz hikâyeler!

Yine de, insan, kendi hikâyesine sadık kalmalıydı.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.