Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

BİR ZAMANLAR “BİZİMKİLER” VARDI!

Dizi ilk TRT’de yayınlandı keza özel kanalların açılmasına ve yaygınlık kazanmasına daha vardı. Renkli yayın artık tamamdı. Siyah-beyaz dönem kapanmıştı. Öyle HD kalitesinde değildi elbette, renkler soluk, puslu, birbirine girse de Fenerbahçe’nin sarısı da laciverti de barizdi işte.

Sabri Bey, girişte sol taraftaki dairede ikamet eder ve müzmin yöneticidir. Kırlaşmış bıyıkları, üst dudağının üstüne doğru yığılmış, itinayla inceltilmiş ve ileri derecede bozuk gözleri, kalın çerçeveli gözlük camları ardında hep öfkeli. Eşi Ayla Hanım ve Ayla Hanım’ın Alzheimer hastası annesi, bir kedi ve rahmetli Ruknettin’in duvarda asılı, siyah beyaz ve suratsız bir fotoğrafıyla bu evde yaşarlardı. Ruknettin Bey, Ayla Hanım’ın rahmetli babasıdır ve annesi sık sık Ruknettin Bey’le konuşur, Sabri Bey’i ve Ayla Hanım’ı şikâyet eder dururdu.

“Görüyor musun Ruknettin şu kızının bana ettiğini?”

Sabri Bey, yöneticiden çok “idareci” takımına dair müthiş bir semboldür. Durumu yönetmez de idare ederdi ancak! Gücü de Kapıcı Cafer’e, Cafer’in eşi Gülsüm’e ve Cafer’in çocuklarına yetmekte, her fırsatta onları aşağılamakta ve tehdit etmektedir.

“Şimdi tutuyorum zabıttı”  diyerek Cafer’i her defasında ekmeğiyle tehdit ederken, Cafer de köylü kurnazı Anadolu halkıydı karşısında. İstanbul’a göçmüş, ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş, öyle arafta, aralıkta bir semboldü.

Cafer, Sabri Bey’den çekinse de, köylü kurnazlığıyla gemisini yüzdürmekte, sırtını da Katil Yavuz’a dayamaktadır. Bu Katil Yavuz, kabzımaldır ve koltuğunun altında bir horozla gider gelir işine. Horoz dedikse aldırma sen dil sürçmesi, ne horozu prens o prens!

Katil Yavuz, bu apartmandaki dairesinde nikâhsız olaraktan “eserim” dediği, eski bir pavyon şarkıcısı Şengül’le yaşardı. Öyle aksi, eli sopalı bir adamdır Katil Yavuz, her defasında apartmanın önündeki çöp kutularına arabasıyla çarpar, Sabri Bey’in aklını başından alırdı. Sabri Bey, perdeyi aralar, burnunu hafiften gösterir ve Katil Yavuz’un tüm kabalığına, hakaretine rağmen bin bir iltifat eder, hatta Katil Yavuz’un, dişlerini sıka sıka, ağzından tükürükler saça saça,

“Vatandaşa cart curt yok komşu”  diye ayar vermesini de büyük bir olgunlukla karşıladı.

Katil Yavuz, Sabri Bey nazarında âleme kafa tutarken Kapıcı Cafer, Katil’in eline eteğine dolanır,

“Heee” diyerekten Katil’e yalakalık eder, Sabri Bey’e de “sırtım sağlamda” mesajı gönderirdi.

Mahalle baskısıymış, aile ortamıymış, toplumsal değerlermiş bilmem ne, Katil Yavuz, fötr şapkasını kaşlarının üzerine yıkıp da, uzun paltosunun eteğini hışımla savurunca, yani gücünü gösterince, her şey kabul edilebilir oluveriyordu. Kaldı ki, bu Sabri Bey, ücreti mukabilinde Katil’in kapatması Şengül Hanıma müzik dersi veriyor, yolunu buluyordu.

Galata’dan at beni at beni

İn Haliç’e tut beni tut beni

Şafakta horoz sesi

Öpüp öpüp uyandır beni

Sabri Bey, şan ve usul dersleri verip de Şengül Hanım şakıdıkça, Ayla Hanım’ı kıskançlıktan hıçkırık tutardı. Gel gör ki Ayla Hanım da, üst kat dairelerindeki kiracıları şair Cenap Bey’e kesikti. Sabri Bey, Ayla Hanım’ın bu aygın baygın hallerini de bilir, eli ikide bir beylik tabancasına giderdi ya, her defasında “defol musibet hayvan” diyerek kediden alırdı hırsını.

Cenap Bey, İbrikçi diye hitap ettiği ressam Sıtkı’yla rafine ama beş parasız bir hayat sürerdi. Ayla Hanım’ın kendisine olan zaafının farkında olaraktan, kira artışını önler, Sabri Bey’i çileden çıkartacak olmadık tavizler koparırdı. Mesela bir defasında İbrikçi, Sabri Bey’in paşa üniformalı bir resmini çizmiş ve bu tabloyu bir yılık kiraya mahsuben vermişti.

Aslına bakarsan, Cenap ve İbrikçi, 12 Eylül sonrası ortalıkta kalmış ve entelektüelimize sığınan sol zübük halleri de temsil etmiyor değildi hani.

Katil Yavuz, Tak Tak Sedat’ın tüm fırıldaklarını bilerekten onu yine de yanında çalıştırırdı.

“Tak sayın abim. İnternetten aynen cızzzz!”

 “Adam çalıyor ama çalışıyor” mantığının en klişe örneği Tak Tak Sedat’tır. Her fırsatta, her durumda çalan bu adamın iş bitiriciliği ve kriz durumlarındaki rahatlığı mıydı acaba Katil Yavuz için onu vazgeçilmez kılan? Tak Tak Sedat’ın karısı Serpil de  uymuştu Sedat’a ama tek çocukları olan kızları Aslı, bu, bencil, hırsız ve zararlı yaşam biçimini reddediyor, en azından kendi geleceğini, yaşamak zorunda kaldığı evdeki gibi yalanlar üzere kurmak istemiyordu. Bu rahatsızlığını yüksek sesle ifade ettiğinde de ilk tepki Serpil’den geliyordu.

“Sus,koparırım senin o dilini”

Şükrü ve Şevket Bey’ler, emekli ve idealist emektar hâkim Hüsnü Bey ‘le mütevazılık ve asalet sembolü Leyla Hanım’ın oğullarıdır. Şükrü Bey, eşi Nazan, oğlu Ali ve kızı Bilge’yle birlikte bu apartmanda yaşarken zaman içinde damat Aydın da kadroya dâhil olacaktır.

Ali, dizinin odağındaki kahramandır aslında. Her bölümün sonunda dizi onun dış sesiyle biterdi ve sanki tüm bu yaşananlar bir delikanlının günlüğünden alınmış gibi bir his yaratırdı. Bile ve Aydın evlenince Ali de onlara yaftayı yapıştırmıştı.

 

“Aygın’la Baygın”

Bak şimdi, bu Bizimkiler dizisi 1989-2002 yılları arasında kesintisiz olarak yayınlandı ve basit insan ilişkilerinden hareketle ülkenin sosyo-ekonomik, psikolojik ve politik tüm ilişki biçimlerini, zaaflarını taşıdı ekrana. Şimdiki dizilere bakıp da, peşin hükümlü olma derim. Şimdilerde bir tuhaf oldu bu işler, konusu belirsiz, amacı belirsiz, kaynak alındıkları eserlerle sadece adları aynı bir alay saçma sapan şeyler şimdikiler. Akıllara zarar aksiyon sahneleri, ülke ve dünya gerçekleriyle örtüşmeyen kurgular, tornadan çıkmış gibi kızlar ve erkekler… Şimdilerde adına dizi film dedikleri şeylerin bu ülke insanına katacağı hiçbir şey yok. Ben, Bizimkiler dizisinin bir misyonu yerine getirdiğine inanıyorum. Şu çağların çocukları adına üzülüyorum, ben yaşlara gelince “Bizimkiler” tadında bir anıları olmayacak ne yazık ki… Suya yazılan yazı gibi her şey anlık şimdilerde. “Bizimkiler” le bir nesil büyüdü bu ülkede. Biz, yirminci asırdan yirmi birinci asra geçerken Bizimkiler’le geçtik.

Dizinin en can alıcı karakterlerinden biri de hiç şüphe yok ki Cemil’di. Sevim Hanım, evinde terzilik yapar, Cemil de gün boyu bira, votka, artık ne bulursa, içer, bir güzel kafayı çekince de pencereye tüner ona buna sataşır ve “benim adım Cemil” diye kafa tutardı. Sevim’e elinden geldiğince yardımcı olmaya da çalışırdı hani, Sevim’in diktiği kadın elbiselerini giyerdi bazen ve Sevim de o şekil ölçü alır, keser-biçer- dikerdi.

“Sevim koooş Katil işe gidiyor”

Katil Yavuz, fötr şapkasını çıkarır, havada hafiften sallar, anlayış ve babacanlıkla Cemil’i selamlardı.

“Vatandaş işine gidiyor sayın abim” derdi…

Cemil, işin kompliman tarafında değildir.

“Bezelye geldi mi bezelye?”

“Geldi sayın abim, akşama getiririm tam ağzına layık”

İyice yüz bulan Cemil,

“Getireceksin elbet. Benim adım Cemil”

Katil Yavuz, Cemil’in bu diklenmesini meydan okuma olarak değil, bir sevimlilik olarak algılar ve hoşgörüyle gülerdi.

“Cemil sayın abim Cemil”

O ara Cafer de fırsatı kaçırmazdı.

“Ayyaş efendim ayyaş. Buyruuuun”

Sarhoşken edilen sözlerin ayıkken düşünüldüğüne inanırım ben. Cemil, tam da bu hallerin sembolüydü. Dürüst adamdı bir kere. Kendinden ve eşi Sevim’den başka kimseye bir zararı yoktu. Seviyordu da karısını… Mutlak ve ari bir aşkla, anası gibi, Tanrıçası gibi seviyordu. Tüm dünyası iki biraydı ve o iki bira sayesinde kimselerin edemediği/etmek istemediği lafları tak tak ederdi.

Yavuz Bey’in yüzüne karşı “katil” derdi…

Tak Tak Sedat ‘a  “hırsız” derdi…

Şükrü Bey’in aylak damadı Aydın’ı görünce “Sevim koş, Şükrü Bey’in hayırsız damadı geldi” derdi… Damat Aydın, azıcık diklenecek olunca,

“Benim adım Cemil, alırım façanı aşağıya, getirme beni oraya “ der, erkekliğe de bok sürmezdi.

 

Tesisatçı Davut Usta, uzun yıllar Almanya’da çalışmış, Alman bir kadınla evlenmiş adını da Ulviye olarak değiştirmişti kadının, cinsel sapkın oğulları Halis’in aklı fikri karıda kızdaydı. Halis için karşı cins olması yeterliydi. Yaşlı-genç, şişman-zayıf, sarışın-esmer, evli-bekâr hiç fark etmezdi.

Ne güzel öyle yumuşak yumuşak “ diye lafa başlar, içi geçerdi Halis’in.

Köpekleri Abadi’yi dolaşmaya çıkartırken de, illa Ayla Hanım’a denk gelir, bir punduna getirip Ayla Hanım’ı öpmeye çalışırdı. Sabri Bey bu duruma da ifrit oluyordu elbet ya, Halis de orgunu alır müzik dersine gelirdi ve Sabri Bey, Halis’ten de çorbasını bulurdu. Halis dediğindeyse, ne ses var ne kulak, tam bir felaket.

Haa bak Maşuk’u unutuyorduk az kalsın! Maşuk, apartmanın girişindeki kapıcı kulübesinde mukim geveze papağan… Her lafın içindedir o…

”Babacık babacık”

 

“Katil geldi babacık”

 

“Kedi babası! Kedi babası”

 

İşte o “kedi babası” lafı Sabri Bey’i çıldırtırdı.

 

“Ne dedi o? Kopartırım kafanı alimallah”

 

Der ve Cafer’in üzerine doğru da hafiften hamle ederdi. Keza bu “kedi babası” mevzusu Ayla Hanım’ın Sabri Bey’e layık gördüğü bir makamdı. Durumu kurtarmaya çalışan Cafer’se,

 

“Anaaaam! Yok efendim kedi maması dedi” diyerekten saçmalar dururdu.

 

Maşuk, Cafer’in en yakın ve belki de tek dostuydu. Cafer, bir tek Maşuk’a inanır ve bir tek Maşuk’u karşılıksız severdi.

 

Cafer’in kayınpederi Halil Bey, parayı sonradan bulmuş, yurdumun girişimcilik ruhunu temsil ediyordu. Yavaş yavaşa ama kendi çapında sağlam büyüyen bir girişimciydi Halil Bey…

 

“Halil Pazarlama kapınızda”

 

Diye anons geçiyordu arabanın sırtındaki hoparlörden, belli aralıklarla. Fötr şapkalı, zayıf, eli bastonlu bu adamcağız ikinci evliliğini Sultan’la yapmıştı. Bu Sultan gözü açık çıkmıştı ya esas şeytan kardeşi Yengeç Hüseyin’di. Halil Bey’in parasını yemenin planlarını yaparken, nasıl da gözümüze gözümüze sokuyordu vicdansızlığımızı, acımasızlığımızı… Devir “babana bile güvenme” devriydi.

 

1980 askeri darbesi, ülkedeki siyasal atmosferi değiştirmişti ama esas değişim 24 Ocak kararları olarak tarihe kalan ekonomik değişimdi. Türkiye, bu değişimin çıktılarını alıyordu ve doksanlı yıllar da “bal tutanın parmağını yaladığı” yıllar olaraktan, kayıp dönem olaraktan, yaşanıp gidiyordu işte.

 

Halil Pazarlama, yurdum insanının bir şekilde parayı bulunca ve hür teşebbüs cesaretiyle ticarete başlayınca, paranın parayı çektiğinin de iması mıydı dersin? Halil Bey, elinde baston, bir lokma adam, üstüne üstlük yarı cahil ve feodal, saftirik, bir yanı köyünde kalmış bir adamdı en nihayetinde. Kafası bozulunca, bastonunu sopa eyler,

 

“Höyt iblisler, kırarım boynuzunuzu” der, kafa göz dalardı.

 

Halil Pazarlama para kazanıyordu, küçük esnaflıktan başlayıp da hızla tırmanıyordu ticaret basamaklarını. Yengeç Hüseyin ve Sultan gibileri de etrafında tutuyordu işte, biliyordu da onları kullanmayı… Yani, delirmiş bir çıkar ilişkisiydi yaşanan. Zayıf kişilikli ve paraya düşkün insanlar etraflarında kendilerini pohpohlayacak insanlar tutarlar. Yengeç Hüseyin, her koşulda, her yerde ve her zaman pohpohlardı Halil Bey’i…

 

“Babanızın kıymetini bilin aslanım, o bir ticari dehadır”

 

“Sendeki şu akıl bende olsa var ya enişte…”

 

 

Yengeç Hüseyin “Hurda, bakır, demir, eskiler alıyor eskiciiii” diyerek, bisiklet tekerlekli el arabasıyla dolanıyor ve molayı da hep Davut Usta’nın dükkâna denk getiriyordu. İlla da Davut Usta’nın olmadığı saatlerde… Halis, kendince kendine sevgili etmişti “tertip” dediği Demet’i. Demet’i her fırsatta “ne güzel öyle yumuşak yumuşak, ne tatlı” diyerek öpen Halis, ilk tepkiyi de amcaoğlu Galip’ten alıyordu.

 

“Amcama söylemezsem seni. Bak ne yapıyor kıza Hüseyin abi”

 

Yengeç Hüseyin’in derdi gırtlak olduğundan, olayları tırmandırıp da işi kavgaya vardırarak icabında lahmacun ayrandan ya da pideden olmak da istemiyordu.

 

“Genç onlar aslanım olacak o kadar...” derken de, diğer yandan,

 

“Ver şunun ucundan azıcık aslanım” diye hamle ederdi.

 

Demet, bilirdi Halis’in sapkınlıklarını ya, nedense kıyamazdı onu kırmaya da, sonsuz bir sabırla idare eder, sevgi gösterirdi. Demet, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan ve namusuyla ekmek parası kazanmanın ve abartmadan hayal kurmanın adıydı belki de… O, birilerinin fantezilerindeki yerine takılmaz, yüreğinin sesiyle ve ağır sorumluluklarıyla yaşardı hayatı. Davut Usta da kızı gibi sever, korur, kollardı Demet’i.

 

 

Davut Usta dediğin, yıllarca memleket hasreti çekmiş “Tanrı Dağı kadar Türk” bir adamdı. Alman karısını da, oğlunu da, Türk geleneklerine göre yetiştirmeye çalışan, bazen coşup da “Allah Allah” nidalarıyla evi inleten, boğazına düşkün, çalışkan ve dürüst bir adamdı. Tek çocuğu Halis’in bu sapkın hallerine pek kızar “Halt! Dumkof patlatırım enseni” diye Halis’in aklını başından alan tehdit en büyük silahıydı.

 

Davut Usta,

 

“Halt, dumkof, patlatırım enseni” dedikçe, Ulviye bir set gibi dikilirdi karşısına,

 

“Nein Davut, yok ense patlatmak falan”

 

O “nein” var ya, o “nein” i duyan Davut Usta, Pavlov’un köpekleri gibi hemen tavrını değiştirir ve kabuğuna çekilirdi. O koca gövde, o sert adam, kadının gücü karşısında yelkenleri suya indirirdi. Davut Usta’yla Ulviye arasındaki bu ilişkinin adı direkt olarak sonsuz aşk ve saygıydı. Ulviye, Alman disipliniyle sever sayardı Davut Usta’yı ve Davut Usta da Almanya’da bir Türk işçisinin işine bağlılığı ve sadakati kadar bağlı-sadık ve muhtaçtı Ulviye’ye.

 

Altmışlı ve yetmişli yıllarda sürüler halinde Almanya’ya işçi giden ve her biri “Alamancı” olarak anılanların da birer ikişer kesin dönüş yaparak yurda döndükleri ve birikimleriyle öz vatanlarında yatırım yaptıkları yılların sembolüydü Davut Usta… Ve iki kültürün kaynaşması… Ve gurbetteki vatan…

 

Şükrü ve Şevket kardeşler ithalat ihracat yapan bir şirketin iki kardeş ortaklarıydı. Şevket’in oğlu da son zamanlarda şirket ortaklığına katılmıştı, Leylek Cem… Şükrü’nün oğlu Ali, henüz okuyordu ama sık sık şirkete geliyordu. Türk ekonomi hayatının en yaygın işletme türlerinden biriydi bu türden aile şirketleri ve Türkiye’nin kabuk değiştirdiği, ithalat ihracat gibi ticari faaliyetlerle muazzam hayatların sürülebileceğine dair izler miydi bu şirket?

 

Şükrü, Sabri Bey’in yöneticilik/idarecilik ettiği apartmanda yaşıyordu ya, Şevket bildiğin villada yaşıyordu.

 

Şevket’in Şükrü’den büyük olması mıdır bu refah farklılığına sebep?

 

Hayır! Burada bile çok sıkı bir mesaj vardı. Şükrü, uzun yıllar Almanya’da çalışmış ve Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştı. Şükrü’nün gurbetteki vatanda geçen o yıllarında Şevket bu şirketi kurmuş ve çalıştırmıştı. Bir yerde Şevket, kurucu ortaktı. Şükrü daha sonra sermaye koyarak kardeşinin kurduğu şirkete ortak olmuştu ya, kardeş de olsa sonradan gelme ve de küçük ortaktı! O halde herkes layığı gibi bir hayat sürecekti.

 

 

Şirket dediğin de küçük bir ofisti işte…

 

Demet, şirketin sekreteriydi ve nişanlısı Kanarya Bülent’le ölesiye bir sadakatle bağlıydılar patronlarına. Bülent’in kanaryalılığı da tahmin ettiğin üzere fanatik Fenerbahçeli olmasındandı. Muhasebeci Ergun dersen, tam bir yalakaydı. Sürekli ve istikrarlı bir şekilde yalakalık yapar, eli ceketinin ilik yerinde yerlere kadar eğilirdi. Sürekli kapı dinler ve hemen hemen her an herkesin ardından konuşurdu. Ergun, her durumdan kaos yaratıp sonra da o kaosu çözen tek adammış rolünü oynardı diğer çalışanlara. Yaşı ve pozisyonu icabı bir yerde ofisin de müdürü gibiydi, diğer çalışanlar laf edemezdi Ergun’a.

 

 

Aman efendim gözlerimiz yollarda kaldı” diyerek patron ve veliahtları kapılarda karşılardı Ergun.

 

“Abbas Efendi koş kahvesini getir Şükrü Bey’in” der, adam öldürmekten hapis yatmış Abbas Efendi’yi çileden çıkarırdı.

 

“Getiriyorum müdürüm affedersin” diyen Abbas Efendi, ocağın yolunu tutarken, Ergun lafı yetiştirirdi bir kere daha,

 

“Hadi hadi sallanma”

 

Abbas Efendi “ya sabır “diyerek kafayı sallar ve “sakin ol” gibilerden gözüne bakan Demet’e dert yanar gibi,

 

“Vıcık işte vıcık affedersin bacım” derdi.

 

Abbas Efendi, Şükrü ve Şevket Beylerin babası emekli hâkim Hüsnü Bey’den epey bir iyilik görmüştür ve ekmek yediği bu yerde başta Ergun olmak üzere her türlü musibete tam bir teslimiyetle katlanmaktadır. Karısı Hacer dersen o da Leyla Hanım ve Şevket Bey’in eşi Mine Hanım’a gündelikte yardım etmekte, her bir işlerini görmektedir. Hacer dediğin de az biraz dedikoducu, meraklı ya, Abbas bir açığını yakalarsa alimallah kopartırdı dilini. Hele bir de oflayıp poflasındı, kırardı boynunu Abbas.

 

Şevket Beylerin gelini Özge nasıl da hanım hanımcık bir kızdı, anası Nimet’in gel gitleri ve ikinci eşi Tahta Kafa Raşit’e çektirdiği zulme bak da şu Özge’deki hanımlığa bak! Sanki bu kızı bu ana doğurmamıştı. Özge ve Cem’in mutlu bir evlilikleri ve Su adında da bir kızları vardı. Cem de, Özge de, çalışıyordu ve öyle çok fazla birbirlerinin hayatlarına karışmıyorlardı, yeni nesil evlilik modeliydi Cem ve Özge’nin sembolize ettikleri. “Çocuk da yaparım kariyer de” isyanının en somut hali ya da ne bileyim metodolojisiydi Cem ve Özge…

 

 

Cem, şirketin yeni nesil vizyonuydu… Sık sık babasıyla kapışırdı ve babasının eski fikirlerine isyan noktasına gelirdi. Böylesi durumlarda Şevket Bey çileden çıkar, ağzına geleni söylerdi ve illa da herkesin içinde “Leylek” derdi Cem’e. Ergun’sa hiçbir fırsatı kaçırmadığı gibi bu fırsatı da kaçırmaz, Şevket Bey’e

 

“Aman efendim yapmayın, maazallah tansiyonunuz… Genç bunlar efendim”

 

Ne münasebet, biz de genç olduk” diye höykürünce Şevket Bey, bu defa Cem’in yanına koşardı Ergun,

 

“Aman efendim, eski kafa onlar, siz idare edin” derdi.

 

“Nereye kadar Ergun Amca, baksana adamın ettiği laflara” vetosuyla soluğu Şevket Bey’in yanında alan Ergun, pinpon topu gibi bir orada bir buradaydı…

 

Sonra iş tatlıya bağlanırdı tabi ve bu durumu da ranta çevirirdi Ergun,

 

“İmreniyorum vallahi size efendim. Ne güzel anlaşıyorsunuz. Öpeceğim” deyip alayını sıradan birer posta öper ve sonra da Abbas’a talimatını verirdi hemen.

 

“Ne bakıyorsun öyle sorsana ne içiyorlar”

 

Abbas Efendi bir kere daha kafayı sallar.

 

“Soruyorum müdürüm affedersin”

 

 

Bizimkiler 1989 yılından 2002 yılına kadar uzun soluklu bir dizi olarak sürdü.465 bölüm yaptı. Umur Bugay tarafından senaryosu yazılan dizinin müziklerini Arif Erkin yapmıştır. O müzik halen dahi kulaklarımdadır her notası, her tonuyla… Keşke müziği olduğu gibi yazıyla anlatmak mümkün olsaydı… Bizimkiler’in müziği, huzur, dostluk, sevgi gibi hoş şeyler hatırlatırdı bana ve halen de öyledir.

 

Bizimkiler, tam anlamıyla, bu ülkede karşımıza çıkabilecek her türden insanı ve davranışlarını analiz etti. Öyle, çok karmaşık ve akıl almaz entrikalarla dolu bir konusu yoktu… Basit, günlük vakalardı, hepimizin önüne çıkan sorunlar, hüzünler, umutsuzluklardı gösterilen… Her hafta yeni olaylarla gelirdi ekrana ve biterken de Şükrü Beylerin kıvırcık oğlu Ali’nin dış sesiyle biterdi.

 

Film bitti…

 

Bizimkiler yayındayken de, bittikten sonra da birçok kahramanı kaybetti… Artık aramızda değiller… Usumuzda, yüreklerimizde sımsıcak bir şeyler bırakarak geldikleri yere döndüler; toprağa…

 

Nasıl demeli ki; evet, bir zamanlar bir de “BİZİMKİLER” vardı! Şimdiler de o da yalan oldu!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.