TOP 5 HABER
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

ÇAYLAR ŞİRKETTEN!

Soğuk ve şehirlerarası 

otobüslerde vazgeçtim 
çocuk olmaktan 
ve beslenme çantamda 
otlu peynir kokusuydu babam...

Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama 
yeme ihtimalini sevdim.

 

Belki de “gitmelerin” adamı değilim ben! Sakin kentlerin, sakin suları gibi yaşamaktır bana göresi… Bakkalım, berberim, manavım, lokantam, fırınım ve geçmişimi dipdiri bağrına basmış sokaklarım… Belki de asla gitmemek üzere biriktiriyorum hayatı, o nedenle olsa gerek yolculuklar bir tuhafıma gitmiştir hep!

Ben en çok da, uzak ve uzun yolculuklarda kahırlanırım. Çocukluk ve ilk delikanlılık çağlarımdaysa en çok yolculuklarda aklıma gelirdi yetimliğim! En hüzünlü şarkıları hep yolculuklarda dinledim ve en hüzünlü cümleleri hep yolculuklarda kurdum, en kalın kitaplara yolculuklarda başladım ve yolculuklarda bitirdim en kalın kitapları. Şu güldürmeceli, karikatürlü dergilere de yolculuklarda alıştım, alsın kahrımı diyerekten. Hatta en çok sigarayı da yolculuklar da içtim, az yemeyi, az uyumayı, çok düşünmeyi yolculuklarda öğrendim.

Şehirlerarası yolculuklara başlama yaşım epey ufak sayılır. Kötü ve dar yollardan ırgalana çalkalana giden bir otobüsün camına dayadığım pürüzsüz yüzüm ve gözlerimde geriye öykünen bin hüzün… Zor giderim ben, zor gittiğim yerlere kolay alışır ve oralardan da zor koparım. Bir tuhaf zorluklar yumağıdır gitmelerim de dönmelerim de…

Otobüslerin ön koltukları ve illa ki şoförün arkasındaki o 1 numaralı koltuk en makbulüdür… Ola ki bir kaza anında şoför içgüdüsel olarak kendini kurtaracak manevra yapacağından 1 numaralı yolcu da bu manevradan sebeplenecektir. Of insanoğlu, her koşulda bencil, fırsatçı, yavşak! İşte bundan olsa gerek o 1 numaralı koltuğu denk getirmek hiç de kolay değildi. Benim için de 1 numaralı koltuk önemliydi ya, sanıyorum benim de büyük çoğunluktan bi farkım yoktu. Oysa bakarsan belki de en rahatsız koltuktu 1 numara. Hemen önünde şoför koltuğu vardı ve ayakların şoförün başına, omzuna gelmesin diye sağlam bi paravanla kapatılmıştı, bu defa ayaklarını uzatma şansın ortadan kalkıyordu ve topaç olaraktan, ayakların bacakların adamakıllı uyuşaraktan sürüp gidiyordu yolculuk ama yine de 1 numaralı koltuk vazgeçilmezdi.

Beyaz gömlek siyah pantolon giyen muavin, hep huzursuz ve bıkkın dolanırdı koltuk aralarında. Ne kadar sallarsan salla iki bilemedin üç damlayı zorla bırakan ucuz kolonya şişesini yolcuların avuçlarının üstünde gezdirirken, birkaç seslenişin ardından bıkkın adımlarla ve uykulu gözlerle su getirirken, çay ve bisküvi, kek servisi yaparken hep bıkkındır muavin çocuklar. Kısacık kesilmiş saçları, muntazaman traşlı yüzleri ve çöken avurtlarıyla çoğu da bekârdır. Öyle aylık yıllık bilmem ne yok, sefer başına bir miktar para işte, çorbası çıksın yeterdi. Kim bilir belki de ne çok imreniyorlardır şu otobüsün 1 numaralı koltuğunda yolculuk edenin yerinde olmaya…

Daha bavul bagaja verilirken hissedersin muavin çocuğun canına tak ettiğini. Ağzında yarım cigarası ve cigaranın dumanı gözünü yaşartaraktan, sözde bagaj yerleştirmeyi çok iyi biliyormuş gibi bavulları bir acayip yerleştirirken eğilip doğrulmaktan gömlek pantolonun içinden çıkar, çatal görünür, kravat iyice gevşer, bıkkınlık dersen tavan yapar. Hele bir de “onun içinde kırılacak eşya var”bunun içinde dökülecek bilmem ne var” türünden uyarılar yok mu, onlar hepten ifrit eder ya “müşteri daima haklıdır” öğretisi elini dilini bağlar ve bavul sahibinin yüzüne dahi bakmadan “bi şey olmaz, yeri sağlam” deyip mevzuyu kapatır ya, bavul sahibinin aklı fikri tüm yolculuk boyunca bagajda kalacaktır, bunu hiç bilmez. Ya da bilir de aldırmaz. Bir de bagaj fişi hikâyesi vardır, bu fişlerden biri bavula iliştirilirken diğeri yolcuya verilir. Söz gelimi 21 rakamı. Fişlerin üzerinde 21 yazar ve 21’in biri bavulda diğeri yolcudadır. İnerken iki fiş denkleştirilir ve bavul doğru zamanda gerçek sahibine verilmiş/teslim edilmiş olunur. Çoğunlukla da “bi şey olmaz” öğretisi gereği olarak bavul fişi verilmez, işte böylesi durumlarda da yolcunun kâbusu başlar.

Ya bavulu yanlışlıkla yolda inen biri alırsa”

“Ya birbirine benzeyen iki bavul var da yolculuk bittiğinde yanlış bavulu alırsa”

Oysa o bavulların içinde kıymetli hiçbir şey yoktur ya, yolcu olmanın sığınağı, mahremidir bavul. Gel de anlat.

Otobüsün motoru çalıştırılıp da, çayırlık alanda türkü çağırır bir umursamazlıkla ve çıplak sesle “ bilmem nereye gidecek yolcu kalmasın” anonsunun yapılmasından epey bir sonra hareket eder otobüs ve daha ilk metrelerde şoför çat diye yakar cigarasını. Şoförle konuşmak tabi ki yasak! O, öylece, o kabinde ulaşılmaz, konuşulmaz bir acayip adamdır. Beyaz gömlek, siyah ya da lacivert pantolon, iyice cilalanmış ve de parlatılmış deri klasik ayakkabı ve ayakkabıyla aynı renk kemer, firmanın markasını taşıyan kravat ve gömleğinin yaka cebinde içinden birkaç dal alınmış sigara paketi. Abi bu tablo adeta fixtir, az sonra yaka cebine sokuşturulan sigara paketi mevzusunda da birkaç kelam edeceğim.

Otobüs bir müddet gittikten sonra, iç anons başlar. Eskiden, muavinler, şoför mahallindeki mikrofondan, mikrofonu iyice ağzına dayayaraktan, yarısı anlaşılan ve kalan yarısı tahmin edilen, haşırtılı hışırtılı yapardı bu anonsu. Şimdilerde merkezi sistemle ve genelde şuh bir kadın sesi yapıyor. Hatta bazı firmalarda İngilizce anonslara bile rastlanıyor artık.

Değerli konuklar. XYZQW firmasını seçtiğiniz için teşekkür ederiz. A kentinden başlayıp B kentine sona erecek olan yolculuğumuz takriben …”

Diye devam eden anonsta yolculuğa dair hemen her konu hakkında bilgi aktarılır. Nerede ve kaç dakika mola verileceği, çayları şirket mi ısmarlıyor yoksa cepten mi, yolculuk kaç saat sürecek, ihtiyaç halinde nasıl davranılacağı, kaptanların isimleriyle muavinin ismi… Şimdilerde otobüsler iyice eğlenceli de oldu ha, internet var, her yolcu için televizyon var, kulaklık da dağıtıyorlar, sigara içmek zaten yasak!

Ama şöylesi vardı bir zamanlar:

Şimdilerde televizyon yerleştirilen koltuk arkalarında sigara küllükleri vardı, metal. Öne doğru ittirince koltuğa gömülüyor ve bu şekilde kapanıyor, kendine doğru çektiğinde de geri çıkarak açılırdı. İstediğin kadar sigara içebilir ve izmaritini de bu küllüğe basarsın. Otobüste çocuk varmış, hasta varmış, yaşlı varmış hiç dert değildi. O küllüklerin her koltuğun ardında arzı endam eylemesi yolculuk boyunca sigara içilmesini adeta zorunlu kılıyordu. Uzun süren otobüs yolculuğunda sigara içen birine çıkışılması ve/veya sigarasını söndürmesinin söylenmesi ne büyük ayıp, nasıl bir çapsızlıktı bir bilsen.

Bu sigara mevzusu esasına bakarsan kendi başına bir deneme başlığıdır, böyle birkaç cümleyle geçilecek bir konu değildir nazarımda. Bizim en karakteristik özelliklerimizden biridir sigara içmek. Ne yazıktır ki dünya çapındaki namımız böyle “Türkler çok sigara içer”…

Gömleklerin çoğunda yaka cebi vardır, dikkatini çekmiştir sanırım. Hatta bazı gömlekler çift yaka ceplidir. Neden böyle dersin? Yani gömleklerde neden yaka cebi vardır? Tüm dünyada da böyledir ha! Afrika’daki gömleklerde de, Amerika’daki gömleklerde de, Asya ve Avrupa’daki gömleklerde de yaka cebi vardır. Kişisel görüşüm şu; şayet gelişmiş, kalkınmış bir ülkeyse, o gömlek ceplerinde not defteri ve kalem oluyor, aksi durumdaysa sigara ve çakmak… Yani bu sigaranın içilme oranı ve taşıma şekli bile tek başına birçok sosyo-kültürel hususta fikir sahibi olmana yarayabilir. “Sigara içmeyiniz” “sigaraya hayır” gibi sosyal bir mesaj verdiğim yanılgısı da olmasın ha, içmesini becerebilsem elimden bırakmazdım sanırım, uzun vadede sağlığa zararlı ya, anlık düşündüğünde de zevk verici. Yeşilaycı bir kafayla bakmıyorum mevzuya ama sigara içmek ve kâğıt kalem konulacak yere sigara çakmak konulması tabi ki kültürle de ilişkili bir şeydir.

Ucuz sigara kokusu ucuz kolonya kokusuna karışır, bagajdaki bavulun başına bir şey geleceği endişesiyle tavşan uykusuna dalınırdı. Camın öte yanında zeytin karası bir gece ve çok uzaklarda tenha köylerin ölgün ışıkları. Kilometre taşları resmigeçitte selam duran askerler gibi tek tip ve tek düze, biteviye selamlıyor camın bu yanında tavşan uykusuna dalanları. Camın bu yanında hüzün çoğalırken camın öte yanında geride kalıyordu koca kentler çığlık çığlığa. Ve Muazzez Abacı’nın nostaljik şarkısı duyuluyordu merkezi sistemden, alabildiğine kısık ve kahır enflasyonu yarataraktan. Böylesi anlar öyle derin düşünür ki insan ve sonrasında tek satırını hatırlamaz o derin düşündüklerinin, tuhaf şey!

Tam derin uykuya dalacakken otobüs durur ve var olan tüm lambalar şak diye açılır, ne kadar uykun olursa olsun bir anda uyanı verirsin, dipçik gibi dikilirsin koltuğunda. Dinlenme tesisine gelinmiştir.

Dinlenme tesisleri…

Dağ başında bir başına kalabalık bir tenhalık, ıssız bir kalabalık…

Bu tesislerde çalışanlar nasıl tahammül ediyorlar bu tenhalığa… Tıklım tıkış gelen otobüslerdeki yolcuların hepsi sanal onlar için,  kralının ömrü yarım saat. Bu tesislerde çalışan ve sürekli bir koşturmaca halindeki bu insanlar nerede yaşar? Evleri, aileleri var mı? Eşleri, çocukları, anneleri babaları, kardeşleri var mı? Mutfakları var mı ve mutfaklarında yemek pişiyor mu? Tuvaletleri var mı? Salonları var mıdır? Salonlarında koltukları, kanepeleri ve televizyonları var mıdır? Yerler, uyurlar, sevişirler mi her insan gibi? Oturup da uzun uzun sohbet edebiliyorlar mı? Konuşabilme yetenekleri var mı onların da ve gülebiliyor mu? Neden hepsi aynı güvensizlik hissini uyandırıyor bende? Sanki az sonra dolandıracaklar beni, soyup soğana çevirecekler, hepsi de anasının gözü(!)…

Bu dağ başına böylesi bir tesis yapmak kimin fikri? Onca şehir geçtik, ilçeler kasabalar geçtik, neden insanın bol olduğu yerde değil de Allah’ın bol olduğu bu dağ başı tercih edilmişti? Dinlenme tesislerinin sahipleri de çalışanları da farklı kafalara sahipler bence! Onlar dünyayı farklı algılayıp yaşıyor olmalılar. Ama o farklılığın ne olduğunu halen dahi çözebilmiş ve izah edebilecek durumda değilim.

Otobüs koca bir böcek gibi dinlenme tesisinin önünde kıvrılıp kendine uygun bir yer ararken o mucize anonsa da duyulmaktadır. O anonsu yapanın ne dediği ya da ne demek istediği tarihe bir sır olarak kalmıştır(!).

“ Aşşımanon fıştıran sayın yolumcuklarımın, kaptanıııızaa yarım saaat yemieeek iktiiiiç mılassssııı…”

Türünden bir acayip anonstur bu ya, sen yine de anlarsın otobüsün yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verdiğini, çayların şirketten olduğunu ve hoş geldiğini… Bir başka anons da gidenler için, yine bir acayip dil kullanır ya sen son cümlesinin “hayırlı yolculuklar dileriz” olduğunu da garip bir şekilde anlarsın. Ah, tabi ya, yeter ki insan iletişim kurmak, anlamak istesin, dinlenme tesislerindeki anonsları bile anlar icabında!

Dinlenme tesislerindeki yemekler her daim dışarıdaki ederinin en az iki katıdır ve cebindeki parayla bu yemeklerin fiyatları arasında hep ters orantı vardır. Gözün yemeklerde, elin cebinde, aklın bavulunda, bir de “ya otobüsü kaçırırsam” endişesi, o nedenle de ne yapılacaksa hızla yapılmalıdır dinlenme tesislerinde. İlk iş çişe gitmek, bok ve sidik kokusunun insanın nefesini kestiği tuvaletlerde sıra beklemek esaslı bir ritüeldir. İnsan buraya tuvalet demeyi bile lüksten sayar. Öylesine bir pislik, “kenef” türünden alaturka bi şeyler diyesim gelir dinlenme tesislerindeki tuvaletlere. Yarım yamalak işini görüp de çıktığında elini kurulamak için peçete boyutunda kesilmiş ambalaj kâğıtlarını da yadırgamazsın, hatta bazılarında ambalaj kâğıdı bile lükstendir bariz gazete kağıdıyla kurularsın elini,  bu kepazelik için para ödemeyi de ve camekânın gerisine oturup, pilli radyodan türkü dinleyerek, bok ve sidik kokusundan hiç rahatsız olmadan çayını yudumlayan bekçiyi de yadırgamazsın. Adam “boktan” para kazanıyor, rahatlığına bakarsan altın madeni işletiyor(!).Öylesine bir özgüven ve istikrar! Gecenin körü olmuş, kurt kuş bile uykuya dalmışken, bu kenefin başını bekleyip gelip giden yolcuların bokundan sidiğinden para alan adamın hikâyesi de ayrı bir başlık olaraktan aklımda dursun bakalım. Adamın rahatlığı ve mekanize olmuş bir alışkanlıkla işini yapıyor olmasının, az ötede gözleme ya da tost yapanın rahatlığı ve mekanik hareketleriyle ne farkı var ki? Özünde ikisi de iş, ekmek davası. Kimi ekmeğini tosttan kazanıyor kimi boktan!

Peki ya o “tuvalet kapısı edebiyatına” ne demeli! Kadınlar tuvaletinde erkeklerinkine nazaran daha az ve daha edepli olmakla birlikte kadın erkek hepimizin edebiyatla en yakın teması tuvalet kapılardır. “Bunu yazan Tosun…” formatlı bu akımın inanılmaz bir evrensellikle Anadolu’nun tamamındaki umumi tuvaletlerde kabul ve rağbet görmesi ayrıca şaşırılacak bir konudur. Bence, tuvalet edebiyatı bir akım olarak ele alınmalı ve bu konuda düzenli bir dergi çıkartılmalıdır. İşin sosyal, kültürel, politik ve hatta ekonomik boyutu iyice incelenmelidir. Şaka değil ha, harbi diyorum.

Offf bir de o çaylar! Hani “çaylar şirkettendir” esprisi altında çat çat önünüze konulan ince belli bardaklardaki çaylar! Bir çay nasıl bu kadar berbat olabilir, bunu nasıl becerebiliyorlar şaşırırım hep! Hele bir de bardağın dibine çöken iki parmak çay çöpü yok mu, şekeri atıp da karıştırırsın ya, karıştırdıkça köpürür ve köpürdükçe havalanır ya o çöpler, değil çay içmek insanın çaya bakası gelmiyor! Ama tuhaftır ki yurdum insanının “beleş” anlayışı o çayı da “bal” eyliyor. Önüne ne kadar koyulursa, hesapsız ve kontrolsüz olarak o kadar içiyor, felsefe gayet açık:

“Beleş mezar bulsan da gir”

Radyodan saat başı haberler geçiyordu ve o zaman da savaşıyordu komşu ülkeler birbiriyle… O zamanlar da şimdiki zamanlar da “komşu komşunun kanına muhtaçtı”…Sebebine akıl ermez, mantık almaz savaşlarda yine ve yeniden en çok çocuklar ölüyordu. Ölü çocukların haberini okuyordu, tek düze bir kadın ya da erkek sesi, hissiz, yüzsüz, bedensiz… O zamanda sorulmuyordu belli ki “ölü çocuklar neresinden öpülür?” diye, sorulmuyor olmalı ki bu gün de ölüyor çocuklar, en öpülesi yerlerinden vurularak.

Televizyon dedikleri epey sonra girdi otobüslerin içine, en ön tarafın üst yanına doğru yerleştirildi elli yedi ekran, tüplü, siyah kasalı ve 1 numaralı koltuk dışında herkes rahatlıkla gördü televizyonu, video cihazına takılan kasetle Kemal Sunal filmleri gösterildi ki muazzam bir zevkti. Tek film gösterilir ve sonra da beyaz gömlekli, nemrut suratlı muavin tarafından kapatılırdı video da, televizyon da…

Nereye gidiyordu bunca insan, otobüsleri hınca hınç doldurup da? Ne gerek vardı bunca gitmeye? Bilseydim ki bunca çok gitmek zorunda kalacaktık, aklımız bagajdaki bavulda, öyle balıklama dalmazdım şehirlere! “Birine bakıp çıkacağım” çakallığıyla, şöyle bir ucundan yoklar, baktım olmadı usul usul yollanırdım köyüme, zorum neydi?

En çok yolculuklarda kahırlanır insan…

En içli türküleri yolculuklarda sever ve Muazzez Abacı şarkılarını her duyduğumda upuzun, uykulu, yorgun, bıkkın yolculuklara gider aklım fikrim! Kaldırım taşları gelir aklıma, geride sahil boyunda bıraktığım. Ve kaldırım taşlarına düşen hazan yapraklarına şiirler yazasım gelir, yağmur gözyaşı misali ıslatırken kaldırımların yüzünü. Neden hatırıma düşmez ki o kaldırım taşlarının üzerine çöküp de özensiz yırtılmış bir kartonun üzerine kargacık burgacık ” AÇIM” yazıp , dilenen bir mültecinin dramı… Yolculuklar aklımı başımdan alır benim.

Ekseriyetle akşamla gece arasında başlayan uzun yolculuklar, zeytin karası gecelerce sürer, bozkırı hançer gibi yaran kara asfaltta… Sabahın körü saatinde, en uykulu zamanlarda, kirli paspas kokan otogarlarda son bulur tüm yolculuklar… Otobüsteki iç anons “bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz” türünden vırıldanırken, bir dahaki sefere görüşmek üzere deyip iki yanağınızdan öperken, bir an önce inip de tüm yolculuk boyunca endişe ettiğin bavuluna kavuşma zamanıdır şimdi! Ve otobüsün dar kapısından dışarıya atılan ilk adımla başka bir kenttesindir artık!

Hoş mu geldin hoş mu gittin karar vermek zor.

caylarsirketten

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.