Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

CİN ALİ

Akyazı Mahallesi dedikleri yer esasen şimdiki Çamsan İlkokulu’nun - o zamanki Akyazı İlkokulu- bulunduğu, tek şeritli devlet karayolundan ta denize kadar uzanan, yazın tozlu, kışın çamurlu yolun kıyısına doğru kocakarı ağzındaki seyrek ve paslı dişler gibi sıralanmış, hikâyeleri birbirine benzer evlerden ve de çokça fındık bahçesinden ibaretti.

Okulun yer aldığı o koridorun adı “Okul Sapağı”, caminin yer aldığı koridorun adı da “Cami Sapağı” ydı… Sonraki yıllarda bu “sapak” işini de tamamen bizim uydurduğumuzu fark edecektim. “Sapmak” tan türetmişiz. Yani buralar öylesi yerler ki ancak yoldan çıkarak, saparaktan buralara gelinebilirdi. Aklı başında birinin ne işi vardı buralarda?

“Çarşı” dedikleri yeri de biliyorduk elbette ya, oraya da ya bayram olacak ya da “Mayıs Yedisi” olacak da, bi sebeple gidecektik. Rıhtımı da biliyorduk, Gülistan Gazinosu’nu da, vitrinleri ışıl ışıl dükkânları da, rüyamızda bile göremeyeceğimiz lezzette mis kokulu yemeklerin tabak tabak masalara konulduğu lokantaları da, Atatürk Parkı’nı da ve Atatürk Parkı’nın deniz tarafına kurulan lunaparkı da… Hepsini bilirdik ya, tüm hayatımız bu sapakların kıyısında, ortasında geçer giderdi.

Her biri mıh gibi aklıma kazınan; hayatları, boyları, kiloları küçük ama hikâyeleri kocamanlardan biriydi Cin Ali de… “Cin Ali” diye onun duyacağı yerlerde ya da yüzüne karşı zinhar söylemezdik, ayıptı yahu! Tıpkı Ala Kadir’in, Ceset Memet’in, Çolak İsin’in, Kuyruklu Mahmut’un, Topal Ali’nin, Tilis Eyüp’ün yüzüne söylemediğimiz, zinhar söyleyemeyeceğimiz gibi, Ali Emmi’ye de öyle ulu orta “Cin Ali“ denmezdi. Ama onların olmadığı yerde yiğit namıyla anılırdı daa!

Cin Ali’yi tanıdığımda yedi sekiz yaşlarındaydım. Okuyup da adam olayım diye, adam olup da ite uğursuza, namerde haine muhtaç olmayayım diye bi akrabanın yanında bırakılmıştım. Köyümün hayali bile silinirken hafızamdan, Okul Sapağı ve Okul Sapağının insanlarıyla değişiyordu dünyam.

Okul binası ve müştemilatı, ancak omuzlarıma kadar gelen briket bir duvarla çevrelenmişti ve şöyle hafiften bi hamle edince duvarın diğer yanına geçebiliyorduk. Duvar boyunun alçaklığına inat, boyumun iki katı demir parmaklıklı bir bahçe kapısı ve o kapının başında da nöbetçi öğrenci beklerdi, okulun bahçesinden kaçmayalım diye… Öyle ya, neticede Nasrettin Hoca’nın torunlarıydık, duvarın boyunun bi çocuğun boyundan daha kısa olması mühim değildi, mühim olan bahçe kapısının sağlam tutulmasıydı(!).

Okul ve müştemilatı; iki sınıftan oluşan küçük binayla hemen ardındaki büyük binadan, büyük binanın arkasındaki kömürlükten ve yüzünü büyük binaya döndüğünde sağ yanda kalan, sidik ve bok kokulu öğrenci tuvaletleri ve yedi sekiz kurnadan oluşan çeşmeden ibaret bi yerleşkeydi. Bu yerleşke, işte bu alçak, briket duvarla çevriliydi. Koca koca akasya ağaçları vardı boydan kısa duvarla sarmalanmış okulun bahçesinde. Mevsim bahara evrilince ve illa da mayıs gelince o akasya ağaçları bir başka güzel, bir imkânsız beyaz çiçek açardı, salkım salkım. Ve akasya çiçekleri öyle hoş ve öyle ballı ballı kokardı ki, koca mahalleyi akasya çiçeği kokusu sarardı ve eminim ki en çok da Cin Aligilin evinin içi akasya çiçeği kokardı, çünkü iki koca akasya ağacına bakan, demir parmaklıklı o pencere gün boyu hep açıktı.

Okulun bahçesi tekmil topraktı ve çok sonra birer ucuna birer basketbol potası dikilecekti. O toprak zeminde günün her saati maç yapan çocuklara inat kale yapılmadı hiç. Nedendir bilmem futbol müfredatta yer alması icap eden spor dallarından ya da aktivitelerden görülmezdi. İki taşın arasını adımlayarak kurulan karşılıklı kalelerden ibaret sahada, Hacı’nın ya da Recep’in Bakkalından, o da olmadı Cin Ali’nin tezgâhından veresiye aldığımız siyah boyayla çizilip de deri futbol topu süsü verilmiş plastik topla kıyasıya maçlar olurdu. Omuzlarıma kadar gelen bahçe duvarının üzerine tüneyen çocuklar, nefes kesen maçları ayrı bir heyecanla seyreder ve çocuk sesinden çın çın çınlardı tüm sapak.

 

Cami Sapağı çocukları ekseriyetle caminin önündeki yolda maça tutuşsalar da, arada bir onlar da okulun düzüne gelir ve bildiğin derbi maçları oynanırdı.

Çocuklar bile çın çn çınlayan, neşeyle çınlayan çocuk sesleriyle huzur dolardı. Pis savaşlarda, tepelerine bomba yağan çocukların sapır sapır döküldüğü bu çağları anlatsalar, masaldan bile saymazdık.

Sağ yandaki duvarın öte yanı Ala Kadir’in iki katlı evi ve okul duvarına bitişik sebzeliğiydi… Pancar, soğan, maydanoz, pırasa, biber, aklına ne gelirse, her türden zerzevatı yetiştirildi bu bir avuç toprakta Ala Kadir ve kıyılara doğru da elma fidanları dikmişti, fidan olmasına rağmen nasıl güzel, kıpkızıl meyve verirdi bi görsen. Bir de, tam evinin kıyısında, evin briket duvarına yaslanmış incir ağacı vardı ya, daha meyve verdiğini gören olmamıştır. O sebzeleri, meyveleri Cumartesi Pazarı’ nda satıyordu zannımca. Ala Kadir, küt yapılı, koca elli, tok ve kalın parmaklı, beyaz saçlı, hep birkaç günlük sakalı sert ve beyaz, kafası kavuklu, sırtı hırkalı, ayağı karalastikli, aksi bir adamdı. Yüzü hiç gülmez, kirli hırkasını yaz kış sırtından çıkarmaz ve o hırkanın cebinde gezdirdiği çakısıyla, illaki tarlasına kaçan futbol topu görünümlü plastik topları patlatır, ikiye ayırır atardı okulun düzüne, terlemiş, nefes nefese kalmış çocukların önüne. Ve en iddialı maçlar ve hatta derbi maçları bile ekseriyetle böyle biterdi. Skoru Ala Kadir’in çifte su verilmiş çakısı belirlerdi. Ceset Memet, Ala Kadir’in bu huyuna ifrit olurdu ya, çok da üstüne varmazdı, şaraptan güzel olmuş kafasını alır yalpalaya yalpalaya kondusunun yolunu tutardı. Kıvırcık Erdal, Ceset Memet’in akranım oğluydu. Barış ve Savaş abiler, isimlerindeki karşıtlık kadar farklıydı birbirlerinden ve bir de kızı vardı Ceset Memet’in. Kıvırcık Erdal en küçükleriydi ve “r” leri “y” ye benzeterekten çok güzel türküler söylerdi. Sesi çok güzeldi. Kuran Kursu’na gittiğimiz zamanlarda bile, hoca Erdal’a türkü söyletirdi. Şeytan Serkan dersen zaten aklı fikri şeytanlıktaydı, Sümüklü İbo’yla Sivri Memet ilk cüzü bitirdi bitirecek, benimse bi türlü dilim dönmüyordu “Vecelle sanaük” e, zaten o da bi tek cenazede okunacakmış, kim öle kim kala!

Anlayacağın;

“Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan”

Aynı kafadandık, tam kafadardık.

Cin Ali, işte bu atmosfer içindeki diğer renklerden biriydi. Yıllar, kafasından saçlarını, ağzından dişlerini alarak geçip gitmişti. Seyrekleşen saçları bir tamam beyazlamıştı. Tam okulun karşında, bisiklet tekerlekli bir el arabasının üzerinde kalem-defterden şekere, leblebi tozundan mektup zarfına, iğne-iplikten kopçaya, çengel iğneye ve mandala kadar, hatta rüzgârgülünden balona, topa ve plastik Murat 124’e kadar ne ararsan onu satardı Cin Ali.

Erkek çocuklar kan ter içinde top peşinde koşardı okulun düzünde ve kız çocuklar “Yağ satardı/bal satardı” , beli don lastikli basma etekleri havalana havalana çinçon oynardı... Sanki zaman geçmezdi de, öyle sabit durur, biz, o sabit tünelin içinden güle oynaya geçer giderdik.

Sekiz köşe kasketi, yan tarafı dizine kadar düğmeli haki külot pantolonu, ceketin içine giydiği el örmesi süveteri, zayıf ve kemikli yüzüyle her an gülümsemeye hazır, mütevazı bir adamdı Cin Ali. Öyle varlıklı marlıklı da değildi ha, şu mahalledeki her yoksul gibi yoksullukta yarışan bir âdemdi ya, nedense arada bi çıkarır yirmi beş kuruş harçlık verirdi ve o yirmi beş kuruş, Recep’in Bakkal’ında ancak bir gofret ederdi. Sahi Cin Ali arada bi neden yirmi beş kuruş harçlık verirdi ki? Kim bilir belki diğer çocuklara da veriyordu, hiç aklıma gelmemişti “Neden” diye sormak, zaten lüzumsuzdu da. Meblağ küçüktü ya, nedensiz iyilik boyutu vardı, koskocaman bir mesele, bir çocuğun dimağında geleceğe bakiye kalacak.

Cin Ali, okulun sol duvarına dayalı, akasya ağaçlarının gölgesinde, seksen altı metrekare arsa üzerine inşa edilmiş yetmiş altı metrekare gecekonduda, oğlu Selami Abi, gelini Türkan Yenge ve torunlarıyla birlikte yaşar giderdi. Mahalledeki birçok ev gibi bu evin de kapısı herkese açıktı. Kondunun girişinde geniş ve uzunca, zemini beton ve nerdeyse evin bir odası haline gelen o yerde her daim minder olurdu. Güneşli kış günlerinde Cin Ali, kasketini alnına doğru arkalar ve yanlamasına uzanırdı minderlerin üzerine, bi sigara yakardı püfür püfür tüterdi… Türkan Yenge ve mahallenin kadınlarıysa birer yerli kök gibi kurulurlar minderlere, gün boyu elişi yapıp, dedikodunun dibine vururlardı.

“Cin Ali hikâyesinin” esas kahramanı belki de Selami Abi’ydi ya, o, biz çocukların hayalinde bir hikâye yaratacak kadar kalmıyordu mahallede. Daha gün ağarmadan, aksırıp tıksıran bi patpatın ardına taktığı ve harç karan, adına betoniyer denen göbekli koca bir kazanla inşaatlara giderdi. Kendi tabiriyle; şu Ordu’nun kıyısından tepesine kadar, her bir yerindeki inşaatlarda alın teri vardır Selami Abi’nin. Sabahın köründe tır tır çekip giden Selami Abi, iyice akşam çöktüğünde bıkkın ve yorgun tır tırlarla dönerdi mahalleye. Hep yorgun, hep bi yerlere yetişmeye çalışan ve hep çalışan esmer yüzlü az konuşan, iyi kalpli bir adamdı Selami Abi de…

Cin Ali, iyiymiş hasmış ya, çokça sorumsuzmuş. Uzun yıllar kumar illetinden kurtulamamış, elde avuçta ne varsa yatırmış kumara. Durum bu olunca da çocuklarının payına yokluk, yoksulluk ve acı düşmüş elbette. İşte Selami Abi, böylesi bi çaresizlik içinde, henüz çocuk denilecek yaştayken, on iki yaşındayken alıvermiş evin idaresini, çaresiz. Cin Ali dersen, doğup bitmiş ya, ne bir zanaatı olmuş ne de sanatı… Gamsızlığı ve bezginliği herkesçe malumdu rahmetlinin.

1915 yılında doğmuş Cin Ali… Cumhuriyetin ilanında sekiz yaşına ve Atatürk öldüğünde yirmi üç, kim bilir kendinin bile farkında olamadığı ne hikâyelerle çekip gitti. Ali Özen olaraktan nüfusa geçmiş, soyadı kanunu çıkınca. Zor ve kalın kabuklu hayatına inat “Özen” soyadı nasıl da manidar oysa. Ordu’nun Sağırlı Köyü’nde doğmuş ya, şimdilerde Büyükşehir olmamızdan ötürü mahalle oldu Sağırlı.

Soyadı dediklerinin henüz icat olmadığı yıllardır ve sülale adıyla ya da namıyla anılıyordu insanlar, Cin Ali’de Öksüzoğullarındandı. Babası Öksüzoğlu Aziz, Sarıkamış cephesine gider ve geri dönemez, doksan binde bir olur o da, haber maber alınmaz daha sonra. Baba Aziz iki eşlidir. Cin Ali’nin anası Gerceli Kör Hanife, bir zaman sonra çocuklarını bırakıp gider ve Cin Ali’ye babaannesiyle Gıdıç Memet denilen amcası bakar. Bakmak dedikse, bildiğin sersefil hayatlar işte, Cin Ali’yi de kendi sefaletine ortak eder ya da Cin Ali’nin sefaletini kendi sefaletinin üzerine katar.

Amcası Gıdıç Memet, Cin Ali’yi himayesine aldığı zaman çift evlidir ve sonraki yıllarda toplamda dört evlilik yapacaktır. Anlayacağın Cin Ali’nin etrafındaki herkes ya çok eşli ya da çok evlilik yapmıştır ki, bu durum onun hayatına da aynen sirayet edecektir. Cin Ali’nin ilk eşi Gülsüm, henüz otuz iki yaşındayken albüm hastalığından ölünce sonraki yıllarda muhtelif aralıklarla üç evlilik daha yapar Cin Ali. Bir kız, üç oğlan çocuğu olur ve en büyük oğlu Selami, Cin Ali’nin rahatlığı ve tembelliğinden dolayı henüz on iki yaşındayken çalışmaya başlayıp kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenir, bundan bahsetmiştik.

Cin Ali’nin amcası Gıdıç Memet, aksi, asabi bir adamdır ve en az aksiliği kadar da palavracılığıyla tanınır. “Çarığını yiyen köpeği öldürüp karnını yararak çarığını çıkarmaya çalışmak gibi… Bir türlü ahıra sokamadığı öküze iyice kızıp da boynuna urganı geçirip de idam etmesi gibi aşırılıkları yanında, sözüm ona Yemen Cephesi’nde gemiden bi adaya çıkmışlar da, adada ateş yakmışlar da, sonra ada hareketlenmiş de, bi bakmışlar ada değil balinaymış gibi… Palavralarını” Cin Ali, sonraki yıllarda anlatır durur çocuklarına. Gıdıç Memet, tüm hayatı boyunca dört kadınla evlenir ve tüm çocukları erkektir. Ne acıdır ki, Çarşamba’da yapayalnız ve bakımsızlıktan ölür gider. Mezarının yerini bilen dahi kalmaz zamanla.

Cin Ali’nin şu dünyadaki tek varlığı da Sağırlı Köyündeki on üç dönümlük fındık bahçesidir ya, fındığın kaç kuruş ettiği de ortada işte. Selami Abi, inşaatlarda amelelikti, işçilikti derken esaslı bir usta olup da kazandığını biriktirdikçe, Akyazı Mahallesinde, Okul Sapağında, Kuyruklu Mahmut’un kahvehanesinin az ötesinde, Cami Sapağına kıvrılan yolun üst yanında, Çolağın Bahçesinin karşısında seksen altı metrekarelik bi arsa alır ve bunun üzerine de yetmiş altı metrekarelik bir kondu yapar. İlkokulun duvarına yaslanan bu konduda uzun yıllar yaşayıp da mahallenin izlerinden biri oldu onlar da.

Cin Ali, okur-yazar değildi. Ne okudu ne de yazdı, memleket meselelerine de öyle çokça kafa yormadı. Osmanlı’yı da, Cumhuriyet’in ilanını da, Atatürk’ün yaşadığı ve öldüğü zamanları da ve daha nice nice olayları yaşadı. Öyle çok ciddi farkındalıkları olmadı, o, kuyunun dibindeki kurbağa gibi, gökyüzünü kuyu ağzı kadar sanarak yaşadı ve gitti. En iyi yaptığı iş; sağlam sigara içerdi.

Tam üç yıl askerlik yapan Cin Ali, İstanbul’da emir eri olarak başladığı askerliğini Kilis’te bitirir. Sağlam, sağlıklı bir adamdı, öyle sık sık hasta olmakmış, doktora hastaneye taşınmakmış, ilaç şurup kullanmakmış yoktu. En net hatırladığım; çok kolay gülebilmesiydi. “Ali Amca nasılsın?” dediğinde bile ağzı yayılır, dişsizliğinden dolayı öne kaymış çenesi kımıl kımıl ederekten kocaman gülerdi.

“Şöyle sağlıklı, böyle sağlam” derken yıl 1989 olup da yaş 74’e çıkınca, yüksek tansiyondan mütevellit beyin felci geçirir Cin Ali. Bir hafta yoğun bakımda kalsa da ikinci bir felçle hayatını kaybeder. Ülkenin sağcılıktan solculuktan kırıldığı bir dönemde ve akabinde askeri darbeyle tanışıp da inim inim inlediği bir dönemde tanıdığım Cin Ali öldüğünde astık lise son sınıfta, bıyıkları yeni terlemiş ve üç yıl evvel babamı kaybetmiş olmaktan dolayı ölüm sebebiyle kaybetmenin ne demek olduğunu bilen bir delikanlıydım. 74 yıllık hayatına kim bilir daha ne büyük sırlar, acılar, umutlar, hayaller ve hayal kırıklıkları sığdıran Cin Ali’nin mezarı, dünyaya gözünü açtığı ve tek dikili ağacının bulunduğu Sağırlı Köyü’nde eskiyen taşlar şimdi.

Esası Okul Sapağından teşekkül eden Akyazı Mahallesi o kadar büyüdü ki, şimdilerde, Karşıyaka Mahallesi bile Akyazı Mahallesi’nin içinden çıktı. Kocakarı dişi gibi, seyrek ve paslı o evler, o evlerin ardında önünde sebze yetiştirilen arsalar ve uçsuz bucaksız o fındık bahçeleri müteahhitlerin eline geçti, göz açıp kapayıncaya kadar koca koca beton bloklar diktiler hatıralarımızın üzerine ve birer birer çekip gitti mahallenin hikâyeleri, ya başka iklimlere ya da ölüme…

Cin Ali, bisiklet tekerli el arabasının üzerindeki mallarını öyle pek de umursamadan, çoğu zaman kendi haline bırakıp tezgâhını, ya Mahmut Amca’nın ya da Hamdi Amca’nın kahvehaneye doğru, sırtını da hafiften kamburlaştırarak ve ardında tütün kokusu bırakarak, yürür giderdi. Geride, mahallenin çamurlu yolunda, izi kalırdı adımlarının…

Cin Ali’nin ayak izleri de, mahallenin çamuru da, tüm yaşanmışlıklar da, zamanın bağrında savrulup gitti ve onar onar yıllar yığıldı üzerine. Şimdiki Okul Sapağı çocukları aynı hislerle iniyor mu sokağa bilmiyorum ama saçımıza sakalımıza aklar düşme çağındayken hatırlamak ve hatırlatmaktı bana düşen de… 

Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan

Aynı mahallenin, isyanı kasıklarında 
yeni yetme delikanlılarıydık
Aynı kıza kesiktik ya çaktırmıyorduk

Sarı saçları dere gibi akardı omuzlarına
ve bir imkansız maviydi gözleri

Sonra duyduk ki;
"Sözlemişler" Sarı Saçlı'yı
- " Okumakta gözü yok bunun" diyerek -
burnu sivilceli bir oğlanla

Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan
birer şişe Efes'i kapıp da,
deniz kıyısında dibine darı ekmiştik bi paket Birinci'nin
çaktırmayarak efkarımızın esas sebebini

Sandığımızdan daha hızlı unuttuk Sarı Saçlı'yı
ve gizliden kavilleştik sanki
"Bir daha asla aynı kıza kesilmek yok" diye
Herkes başka renklere sevdalandı

Duyduk ki;
atmış söz yüzüğünü
burnu sivilceli oğlanın suratına Sarı Saçlı

Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan 
duyduk da, duymazdan geldik
tıpkı bilip de, bilmezden geldiğimiz gibi 

Değişmeyen tek şey yaşanmışlıktı
Belki "Son Durak" değildi ya, ötesine de geçemiyorduk 

Sarı Saçlı'ysa başka bi hikâye
çilenin sultanıydı daa

Aynı şiire aşık çocuklardık
aynı şeyi özlerdik
aynı şeyeydi mahrumiyetimiz 

Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan
yalnız değildik hiç de
yalnızlık, sevmeyi bilmeyenlerin işiydi 

Ve memlekette demokrasi vardı
Aday değilken bile hedef seçilme hakkı vardı
Sonraki yıllarda da 
"Beyaz Toros" larla ördüler anayurdu dört baştan

Hiç anlayamadık belki de
maden sevmeyecektik birbirimizi
neden böyle, birbirinin içine giren şehirler kurduk? 

Ben, Kıvırcık Erdal, Sivri Memet, Sümüklü İbo bi de Şeytan Serkan
dağıldık ayrı yörüngelere 

Zaman akar, yürek hep aynı yaşta


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?