TOP 5 HABER
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

DEĞERLER ÇAĞINDAN, EDERLER ÇAĞINA BATIYORDU ZAMAN

Denize bakan, salaş bir kafede kasımla ocak arası bir aralık öğleninde, iki kişilik bir masada tek başıma bir kalabalıkla buldum kendimi. Neşeli bir hüzünle, olmayan sigara paketine gitti elim ve kapalı mekânlarda sigara içme yasağına çağlar vardı henüz.

“Değer” dediğimiz ve bizzat yaşadığımız bir şeyler vardı. Bu günlerde değer denildiğinde akla gelen “fiyat” oluyor… Gündelikte bile bir malın ve /veya hizmetin fiyatını sorarken “değeri ne kadar?” dediğimiz çok olmuyor mu?

b1

Para mühimdi elbette ama parayla ifade edilemeyen, parasal ederlere çevrilemeyen şeyler vardı!.. Mesela matematik dersinden eksiğimiz mi vardı, liseye giden Fatma abla toplardı bizi evine, eksik olduğumuz konuları sabırla anlatırdı. Sabırla ve hiç solmayan bir gülen yüzle. Az sonra da anası bir tepsi su böreğiyle odaya girer, biz çocukların hem zihni hem karnı doyardı. Fatma ablanın bize verdiği etüt de, anasının tepsi tepsi su böreği de parasızdı, ederi yoktu. Bunlar için para istenmesi ya da para teklif edilmesi resmen ahlaksızlıktı. Evet fiyatı yoktu ama bu bir değerdi. Değerli bir şeydi. Şimdilerde değil bilgi, selam bile parayla verilir oldu.

Dershaneler, özel dersler, etütler yetmiyor gibi bir de danışmanlık, müşavirlik firmaları cirit atıyor… Değerlerin paraya çevrilebileceği orospuluğu fark edildikten sonra, ar damarımız da çatladı ne yazık ki!

b2

O Fatma abla, liseden sonra okuyamadı, yoksulluktan. Lise mezunu olaraktan iş de bulamadı garibanlıktan… Dünya hızla değişti, Fatma abla o değişimi de ıskaladı, hiçbir değerini fiyatlandıramadı ve Rus Pazarı kıyısında küçük bir tezgâhta babadan kalma arsasında yetiştirildiği zerzevatı satarak ekmek parası kazandı.

Kafası hep karışıktı Fatma Abla’nın, daha doğrusu kafasını hep karıştırıyorlardı. O kadar çok yalan vardı ki etrafında, değerlerin kadını her birine hemen ve çok kanıyordu. Kâh bir türban sarıyordu başına, kâh çiçek çocuk oluyordu, bir bakmışsın bir feminist, sonrasında sosyalist… Şu bir gerçek ki; gözlerindeki o merhamet ve insan ışıltısı hiç değişmedi. 

1986 yılında SSCB diye kısaltılan ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dediğimiz komşu ülkemizin Çernobil denilen bir yerinde nükleer santral patlamış ve adına radyasyon denilen bir zehir bulut olup göğe yükselmiş ve yağmur olup, çaya, fındığa ve pancara yağmıştı. O Fatma Abla var ya, her birimizi karşısına alıp tüm bunları bir bir anlattı da,

 “Aman çocuklar, sakın yemeyin fındıktan, sakın içmeyin çaydan ve sakın yağmurlu havalarda dışarı çıkmayın” diye yalvardıydı adeta.

Mahallenin koca göbekli bekçisine sorarsan bu Fatma Abla “çapulcu” ydu.

b3

Mahallenin çocukları bir bir büyüdü… Bir bir ve birden büyüdü… Değerlerimize fiyatlar biçilirken Fatma Abla bir totem gibi durdu o tezgâhın başına, elinde kâh Kuran’ı Kerim, kâh Das Kapital… Bir gün dediler ki;

“Fatma kanser olmuş!”

Gülüp geçtim… Fatma Ablaydı o, demek ki şimdi de kanser olmayı deniyordu. Dindar, sosyalist, feminist, anarşist, şimdi de kanser… Duyduğum gibi de unuttum hemen, yahu Fatma Ablaydı o…Değerler kraliçesi!

 Sonraki günlerde birkaç kere de gördüm hatta konuştuk da ayaküzeri, bana kurumuş otlar verdi,  “kaynat” dedi, “sonra soğusun” dedi ve “soğuktan sonra limon sıkarak iç “ dedi, ona buna, ota boka iyi geliyormuş… Bir de iki eliyle yanaklarımı sıktı, ilahi Fatma Abla, bende yaş olmuş kırk bilmem kaç sen halen on yaşındaki çocuk gibi seviyorsun. 

İş güç, dünya telaşı işte, değerlerimize fiyatlar biçerekten tükeniyordu zaman ve bir haber daha geldi “Fatma abla öldü”  diye! Bu defa pek sevmiş Fatma abla büründüğü rolü ve finali de oynamış işte!.. İçim söküldü ya, derdimi kime yanayım, kim anlar ki şimdi beni Fatma abla kadar?

Off Fatma Abla ya, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda bile, tatile geldiğimde “Matematikten takıntın varsa çalışalım Birol” diyecek kadar güzeldi kalbi!

Seni bilmem ama kendi adıma hep derim ki “deniz olacak yaşadığın kentte”…Ondan olsa gerek kopamadım denize kıyısı olan kentlerden. Denizin kokusu ve sesi olmadan ve tüm dertlerimi o suya söylemeden nasıl olacaktı be.

Şu deniz, şu denizin her bir noktasında denize girmek ve incecik şu kumlarda tüm gün boyu güneşlenmek de bedavaydı. Sahillerin ve de suyun parsel parsel satılması, etrafının çevrilmesi ve giriş kapıları yapıp da gelenden para alınması, geçmişini zombi gibi yaşayan ben için ne büyük travmadır oysa.

Deniz ve şu kumsallar birer değerdi… Tüm mahalle, istediğimiz yerde, istediğimiz kadar denize girer, sıcak kumlarda döne döne yatardık. Kimi zaman çadır atardık deniz kıyısına ve aylarca o çadır orada kalır kimseye tek kuruş ödemezdik. Belediye, duş gibi, tuvalet gibi basit alt yapı ihtiyaçlarını karşılardı bu kamp yerlerinin ve kimseden tek kuruş istemezdi. Büyük ayıptı bunlar için para istenmesi.

Sonra denizden midye çıkarırdık, balık avlardık; barbun, mezgit, istavrit… Hepsi bedavaydı… Yakaladıklarımızı/çıkardıklarımızı bölüşürdük ve kimseden tek kuruş almazdık, bu, aklımızın ucundan bile geçmezdi.

Sonra Büyükdağ’dan bilirim, herkesin ve hiç kimsenin olan o meyve ağaçlarında elma, armut, kiraz, dut ne istersen sebildi… Aksırıncaya kadar, tıksırıncaya kadar ye, yemediğini al ayaklarının altında ez, kimsenin aklına bunlar için para istemek gelmezdi.

b5

Son zamanlarda iyice rahatsız olduğum bir mevzu; Allah’ım ne çok gürültü var bu kentte… Egzoz sesleri başı çekmekle birlikte, bir dünya saçma sapan ses inanılmaz bir uğultuyla bir araya geliyor ve anlıyorum ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Su da bedavaydı ha! Camilerin önü başta olmak üzere muhtelif yerlerde şadırvan ve çeşmeler vardı. O yerlerde bir gusül abdesti alınmazdı. Onun dışında, suyla yapılacak her şey yapılırdı ve kimsenin aklına para almak ya da para vermek gelmezdi. Bir fiyatı yoktu bu değerlerin, olabilmesi de mümkün değildi. O çeşmelerden, o derelerden gürül gürül akan o suları, kanserojen özelliği baskın pet şişelere hapsedip de parayla satma edepsizliği icat olunmamıştı henüz. Yahu ne büyük ayıptır bir yudum suyun parayla satılması, oysa o suyu kana kana içip de “su kadar aziz ol, ölülerinin ağzında bulunsun” diye dualar öğrenerek büyümüş çocuklardık biz.

Sonra mahalle maçlarımız vardı…”Üç korner bir penaltı” kuralının esas olduğu maçların ardı ahiri gelmezdi. Sabahtan akşama kadar onlarca defa maç yapardık ve maç yapmak da bedavaydı. Şimdilerde bitti o mahalle maçları, öncelikle maç yapacak mahalle çocukları /arkadaşlıkları kalmadı ve “halı saha” dedikleri şey icat olunup mahalle maçı değerimize de fiyat biçildi.

Bitti işte, artık o değerlerin hepsi bitti gitti… Şimdi her şeyin bir fiyatı var… Aklına ne geliyorsa, her bir şeye bir fiyat biçildi şimdi!

Bak şimdi, geçenlerde çocukluk arkadaşlarımdan birinin dükkâna uğradım. Arkadaşım, babadan konfeksiyoncu… Sağlam esnaf yani… Bir de bunun bir özelliği var, iktidarda hangi parti varsa o partinin yılmaz neferidir. Seksenlerde ANAP’lı, doksanlar da Sosyal Demokrat, ikibinlerde AKP’li…

Aramızda yılların hukuku var, rahmetli babası, yeri gelir ikimize birden aynı harçlığı verirdi… Aramızda koskocaman bir çocukluk vardı anlayacağın. Yolum da düşmüşken arkadaşımın halını hatırını sorayım, bir çayını içeyim diyorum ve çocukluğumdan, ilk delikanlılık yıllarımdan aldığım yetkiye dayanarak dalıyorum dükkândan içeri.

Şöyle bir hoş beş oldu ya, ben de anlarım az çok beden dilinden… Benim arkadaşın kaşı, gözü, eli ayağı diyor ki:

“Hadi inşallah şuradan bir iki parça bi şeyler alsın da çorbamıza bakalım”

Biraz sohbet ediyoruz, öyle havadan sudan ve ticaretten. Klasik esnaf ağzını takdim ederim.

“Valla kardeşim, sen benden daha iyi bilirsin, piyasa berbat, yaprak kıpırdamiii”

Bu, şu manaya geliyor.

“Hadi oğlum, dükkânın önünü kapatma, al şuradan bir şeyler ve uza”

Yahu ben mesajı doğru okudum da, bunca yıllık hukuk var , zart diye de kalkılmıyor ki! Bi şeklini bulup kalkacağım elbette. Ha bu arada çaylar da yalan oldu ya la! Şimdi bu çay ocağı el değiştirmiş, yeni çaycının çayı imamın abdest suyu gibiymiş, oymuş da buymuş! Yuh ulan yuh! Aslı astarı bir bardak çay be kardeşim!

İşte bizi insan eden o değerler böyle böyle zayi oldu! Şimdi dostluk da, dostluk adına içilecek bir bardak çay da, elmas hassasiyetiyle tartılıp fiyatlandırılıyor.

Anlayacağın dostum, değer dediklerimizin alayı yalan oldu şimdiki çağlarda.

Yahu hadi çay neyse de şu suya ne oldu? Tüm çocukluğum suyun bol ve sebil olduğu bir coğrafyada geçti. Ağzımı dayadım bir pınara ve kana kana, buz gibi, safi şifa sulardan içerek büyüdüm ben. Şimdi, suyun şişelenerek satılması ne demek yahu? Su dediğin parayla satılır mı?

Büyükdağ’da o şifalı suların besbedava ikram edilmesi bile ayıptan sayılırdı. Yani suydu bu, her yandaydı, her yanda olanın ikramı mı olurdu. Susayana ayran ikram edilirdi, herkesin aynı yere dudak değdirdiği bakraç kapağıyla…Şimdi sen gel de, bu kafadaki bir adama suyun parayla satılmasının gerekliliğini ve mantığını izah et!..

Köylüyüm ben… Tırnaklarımla toprağı kazımışlığım, avuçlarım kanayarak kök söküp de fındık dikmişliğim vardır. Ne ürettikse para etmedi… Sabancı, derelerimin özgür sularını şişeye, bardağa koydu ve fiyat biçti… Soruyorum sana bir bardak suya biçilen fiyatla bir bardak fındığa, yeşil çaya, zeytinyağına, süte biçilen değer aynı mı? Değil elbet! Ben değer ürettim onlar fiyat biçti… Değer- fiyat kapışmasında tüm güçleriyle geri çekilen ben oldum ne yazık ki! Daha da kötüsü dostum, geri çekilmeye devam ediyorum/ediyoruz.

Bak şimdi, bunca şey yazdım, yazdıklarımın ne kadar can alıcı şeyler olduğunun farkındayım ha! Şu yazdıklarımdan daha boktan mevzuları sözüm ona panellerde konuşanlar 3-5 bin dolar para alıyor… Yani diyeceğim şu sevgili dostum; değerlerimiz “eder” olarak değerlendiriliyor. Ederlendirilmiş değerlerden bizim alacak bir şeyimiz yoktur!

Bak sana ikide bir “dostum” diyorum… Bunun tesadüf olduğunu ya da ağız alışkanlığın olduğunu düşünmüş olabilirsin belki ama öyle değil işte. Ben, eder biçilmesi mümkün olmayan değerlerle yaşamaya çalışıyorum. Eder biçilemeyecek değerleri ezber edip kaldırıyorum hafızamın bir yerine. Bizim, dostluk gibi, kardeşlik gibi, arkadaşlık gibi değerlerimiz vardı! Hangi ara eder biçtiler tüm bu değerlerimize, aşk olsun!

Bir öğlen vakti, müdavimi olduğum bir mekâna uğruyorum… Konu; kitap, sanat, edebiyat ve ülke meseleleri. Gözümün yeni yeni alıştığı bir adamın sohbetine salça oluyorum ufaktan ufaktan. Adam, sanırım avukat, kardeşleriyle arasındaki husumetten bahsediyor. Bu bahsetme nefret, şiddet ve küfür dolu.

“Yahu nasıl olur be?” diye şaşırıyorum içten içe…

“Biz beş kardeşiz ve şu yaşımıza kadar beş dakika dargın kalmışlığımız yoktur. Birimizin bir şeye ihtiyacı varsa hepimiz seferber olmuşuzdur…” Avukat olduğunu sandığım adama bundan bahsediyorum, övünerekten.

Adam kel başını kaşıyor, iri göbeğini iyice dizlerine yatıraraktan ve de kinayeli gülümseyerek ve de kesinlikle bilgece cevap konuşuyor.

“Kuvvetle muhtemel baban size mal mülk bırakmamıştır” dedi.

Doğruydu, rahmetli babamın dikili ağacı bile yoktu. Uçkuruyla kuşağı, aldı başını gitti garibim… Gitti ya, iyi ki de böyle gitti be! Mal mülk bırakmadı ya, kale gibi değerlerimiz oldu işte… Kimselerin eder biçemediği değerlerimiz!

Bak, kapitalizmin altın kuralıymış, her şeyin bir fiyatı varmış, bilem neymiş… Bunların alayının canı cehenneme, şunu bilirim ben; şayet insaniyetlik olacaksa bu ancak ve ancak karşılık beklemeden olabilecektir. Karşılık bekliyorsan, insaniyetliği de unut… Şayet senden karşılık bekleniyorsa, durma orada, al ceketini çek git.

 

Bak dostum!

Değerin dini, dili, ırkı ve de en önemlisi bir fiyatı yoktur. Sen aldırmayasın sakın o modern(!) Amerikalıların, Avrupalıların fiyatlandırılmış değerler menüsüne…

Bundan yıllar önce Antalya’da bir otelin lobisindeyim. Daha doğrusu, lobiye bitişik barda, şu yüksek taburelerden birinde bir şeyler içiyorum. Yan tarafımda, renginin sarılığından anladığım kadarıyla, Avrupalı bir kadın oturuyor ve beş yaşlarında, sapsarı saçlı, çakır gözlü bir kız çocuğu da o taburelerden birine çıkmaya çalışıyor. İzliyorum bir süre bu güzel kız çocuğunu, yaptığı her hamle başarısız ve çocuk ne kadar başarısızsa kadın o kadar umarsız.

Bir an, kız çocuğu koltuk altlarından tuttum ve tabureye oturttum, sarı saçlarını da ellerime şöyle bir karıştırdım, gülümsedim de… Annesi olduğunu tahmine ettiğim kadın, sarı kaşlarını mavi gözlerinin üzere yıktı ve beyaz dişlerinin arasından dilinin pembe ucu görünerekten ve tane tane bir İngilizceyle,

“Ne yapıyorsun sen?” dedi.

b4

Safi öfke vardı sesinde de, vücut dilinde de… Ne yapmıştım ki ben? Bir çocuktu o, küçücük bir kız çocuğu ve boyunun bir buçuk katı bir tabureye çıkmaya çalışıyordu, bunu başarması imkânsızdı.

“Özür dilerim. Kötü bir niyetim yok” gibi bir şeyler söyledim ya da söylemeye çalıştım.

Kadın biraz daha sakinleşmişti ama halen dahi o sarı kaşları mavi gözlerinin üzerine yıkık durumdaydı.

“Kötü niyetli olmayabilirsiniz ama çocuk bunu kendi başarmalı” dedi ya da ben öyle anladım.

Tekrar özür diledim ve usulca ayrıldım oradan.

Değer algısı, değişikliği… Kendi başına başarmalıymış… Güçlü olmayı öğrenmeliymiş… Zor durumda kaldığında, boyunu aşan meseleler karşısında anası da, babası da sahip çıkmamalıymış… Avrupalılar böyle istiyordu, bu şekil bireyler istiyordu.

Yahu öyle midir be? Düştüğünde koluna girecek birinin olması ya da biri düşecekse onun koluna girme gerekliliği kötü müdür? İnsanın insanla kol kola, güven içinde ve güveni büyüterek yaşaması, böyle bir dünya kurulması kötü müdür?

Bak şimdi, bu zihniyetteki o Avrupa modern ama küçücük bir çocuğun saçlarını okşayıp, ona gülümseyen , boyundan büyük bir tabureye çıkma mücadelesinde ona el verip de onu mutlu eden biz çağ dışıyız. Vay sizin medeniyetinize de, modernliğinize de! 

Bana sorarsan en büyük değer de “emek” tir… Benim dünyamda, nazarımda “emek en yüce değerdir”…

Emek, emekçi gibi laflar edince umum küçük beyinlerce şak diye de yaftalanırım hemen… Emek dedim, emekçi dedim, alın teri dedim diye adımız bilmen ne hanesine yazılır.

Hayatımın hiçbir evresinde emeksiz kazanma şansım olmadı… Bir lokma ekmekti belki de mesele olan ya, o bir lokma ekmek için bile emeğimi ortaya koymak alın teri dökmek zorundaydım. Düşünüyorum da, iyi ki de öyleymiş.

Alın teri kutsaldır bizde...

Emek sarf ederek dökülen alın teri ekmek kadar kutsaldır. Emeğe, ekmeğe ve alın terine saygı duyarak büyüdük!

Alnı emekten terleyenin- alın teri dökenin- aklı cinlikte, tilkilikte, çakallıkta olmaz… Alın teri dökenler her ter damlasıyla atarlar içlerindeki kötülük, fesatlık ve merhametsizlik zehrini. Alın teri, helalinden kazanıp da helalinden yaşamanın, yaşamdaki mührüdür.

Emekten terleyen, alın teri döken ve bundan dolayı da ter kokandan korkma!.. Sıcak bir ekmeği koklar gibi kokla alın teri dökenlerin ter kokusunu, tiksinme!.. 

Bak, şöyle mutlak bir gerçek vardır. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, insandan kaçmamız mümkün değildir. İnsan yüreğiyle, vicdanıyla insandır. Sahip olduğu ve koruduğu değerler kadar insandır. Evindeki buzdolabının, televizyonun markası, pahalı ceketler, altın kol düğmeleri yani parayla ifade edilen her şey yaşattığımız ve yarattığımız değerler karşısında hükümsüzdür.

Değerleri çoğaltarak yaşatmak sosyal dayanışma ve yardımlaşmayla mümkündür ancak. Sosyal yardımlaşmanın seçim malzemesi haline gelip de içinin boşaltılmış olması ve daha da ötesinde sadaka formatına sokulması değer-fiyat çelişkisini ortaya çıkardı bir kere daha.

İslamiyet’te “zekât” diye bir müessese vardır. Hatta İslam’ın beş şartından biri zekâttır. Zekâtın amacı; yoksulluğu, sadakaya dönüşmemiş sosyal yardımlaşmayla ortadan kaldırmaktır. İşin temel amacı bu olmakla birlikte uygulama da kabaca şuydu; mal varlığının parasal değerinin kırkta birini, hiç tanımadığın, yoksulun da yoksulu, garibanın da garibanına vereceksin.

Bu öyle bir verme ki, bir an bile tereddüt etmeden, elin titremeden ve yüreğinde en küçük bir endişe olmadan…

Sistemi görüyor musun, nasıl güzel formülize edilmiş. Resmen, yoksulluğa karşı oto kontrol… Sadece bizim ülkemiz için düşünelim, İslamiyet’in esas din olduğu, yaygın din olduğu ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumla dinin devlet idaresi tarafından resmen tanındığı, korunduğu bir ülkede bu denli derin yoksulluk ve açlık hikâyelerinin izahı nedir? Bu ülkede açlık çeken, açlıktan ölen insan hikâyeleri yaşanmaktadır.

Geç diğer tarafa, tüm Müslüman ülkeleri bir düşün… Açlık, yoksulluk ve bu tablodan mütevellit yaşanan dramlar…

Gel de şimdi inanıver, günde beş vakit alnı secdeye gidenlerin samimiyetine. Yahu diyorum ki; hadi kuldan utanmazsın, bari Allah’tan kork!

Yine, sosyal yardımlaşmaya dair itikadı gerekliliklerden gidelim. Bunlardan biri de kurban kesmektir. Et, önemli ve lezzetli bir gıda maddesidir. Önemi ve lezzeti kadar da pahalıdır. Bu, dünyanın her yerinde de böyledir yani. Et, dünyanın her yerinde, gıda maddeleri arasında en pahalı olanlardan biridir. 

Kurban Bayramı, Hicri Takvim esaslarına göre belirlenir ve dünyanın her yerinde bu tarihlerde kurban kesilmek suretiyle idrak edilir. Kurban kesme ehliyeti de net olarak tanımlanmıştır ha! O ehliyete sahip olup da kurban kesmeyen itikadın gereğini de inkâr etmiş, reddetmiş oluyor! Bunu geçtik… Benim derdim kurban kesip de kurban etini dağıtma biçimiyle. Kurban eti, eşit parçalara ayrılır ve homojen olmasına dikkat edilerek bu parçalar yoksulun da yoksuluna, garibanın da garibanına, Allah rızası için dağıtılır. Bu dağıtma işleminin de gizlilik ve insan onurunu zedelemeyecek biçimde yapılması esastır.

Gelelim uygulamaya, kurban kesilir, en iyi yerleri itinayla ayrılır, bir boka yaramaya yerleri, bildiklere, eşe dosta ve illaki gram ihtiyacı olmayana dağıtılır. Evde kalan o en leziz parçalardan kavurma yapılır ve o kavurmalar derin donduruculara basılır, aylarca afiyetle ve de icabında rakıya meze edilip, huzur içinde yenilir.

Yahu gülsem mi ağlasam mı? Allah’ı enayiden mi sayıyorlar yoksa o koca kafalarının içinde harbiden beyin mi yok bilemiyorum. 

Yani işin özü şu; değer yoksunu bir noktaya gidiyoruz hızla. Hep “mış gibi” yaşıyoruz, koca koca yalanlarımızla Allah’a bile kazık atmanın derdindeyiz.

Sosyal yardımlaşma gibi evrensel bir “değer” var elimizde ve dinimiz de, bu yardımlaşmayı öne çıkarıp da, temel şartları arasına koymuşken sonucun koca bir “yalan” olması kaygı vericidir.

Şu insanoğlu var ya, yukarıdan aşağıya “yalan” ha!

Şimdi, terk ettik ya o dağları, dereleri, otları, bin bir çiçekli çayırları, tarlamızda yetişen mısırı,  domatesi, hıyarı… Terk ettik ya elmayı, eriği ve ıslık seslerini, kuş ötüşlerini, çekirge vıcırtılarını… Ayaklarımızın gittiğinden daha uzaktı yüreğimizin gittiği yerler, kendimiz bile bilemedik bu gerçeği.

Şehir dediler adına, blok blok, kat kat siteler yaptık yeşilin ve doğal yaşamın gözünü deşerek. Toprakla kopardık fiziki bağımızı ve kentli olmayı modern olmakla, asil olmakla direkt ilişkilendirdik. Kent olmayan, kentli olmayı seçmeyen zır cahilden ilan edilip alay konusu oldu.

b6

Çok defa, kentli insan evi, ofisi görmüşsündür muhakkak ve şimdi hafızanı bir yokla bakalım. Bu evlerden, ofislerden kaçının duvarlarında doğal yaşamı anlatan tablolar ve/veya fotoğraflar, semboller vardı? Kaç kişinin ağzından duydun “evime bir şark köşesi yapmak istiyorum” klişesini?

Kentli olunca, o derelerin sesinin hükmünün kalmayacağı, o çiçeklerin koynunda sırtüstü yatıp da rüzgârla sevişmenin hayalden dahi sayılmayacağı algısı da bir koca yalandır.

O, doğal yaşam temalı görseller sadece evimizde ofisimizde mi karşımıza çıkar sanıyorsun? Sinemada, tiyatroda, bir mağazanın vitrininde, bir cami avlusunda, bir kafeteryada, lokantada, kentli insansın ya, kentinin her yerinde kendinden bile sakladığın yalanının ikrarı çarpar yüzüne. 

Aldırma sen kentli modern adamın burnu havada gezdiğine, o, doğal yaşamdaki kurtlar, çakallar, ayılar var ya, işte tüm bu mahlûkatları kıskanır hale geldi senin kentli insan.

Bu neyin özlemi böyle?

Hani ilkellikti tüm bunlar. Şu toprağa bağlı kalmak, tarımla geçinmek, ağaçlar, bulutlar, dereler, kuşlar ve karşı dağlarda uluyan çakallar, hani alayı ilkellikti bunların da bu ilkelliği terk edip “uygarlık” dediğimiz o uydurmacaya koşmuştuk. Özgürlüğe koşan köleler gibi terk ettiğimiz o doğal yaşama dair televizyon kanalları kurulması ve bol doğal yaşamlı filmleri çekilip de rağbet görmesi de neyin nesi?

Olan ne biliyor musun?

“Uygarlık” dedikleri şey koca bir yalan.

Değerleri ortadan kaldırsın, değerleri edere çevirsin diye icat edilmiş koca bir yalandır uygarlık dedikleri.

Uygarlık yalanı, ne varsa tüketti, enerjimizi emdi, posamızı çıkardı, huzursuzluk pompaladı sistematik olarak…

Kendi yalanımızla kandırdık kendimizi. Kapkaranlık bir dehlize hapsettik en özgür yanlarımızı ve suçtan bile sayılmayacak bir fiilden dolayı “ağır yaşama” mahkûm ettik ömürlerimizi.

Bir mahkûm düşün, birçok coğrafya için suçtan bile sayılmayacak bir cürümden dolayı ağır ve karanlık bir cezaya çarptırılmıştır. Özgürlük öyle bir şey ki, en çok da kaybedildiğinde yakar insanın canını. Özgürlük kadar özlenen başka bir şey var mıdır acaba, dört duvar arasına hapsedilmişe? Can bedenden çıkmamışsa, umut da bitmiyor. O zindandaki adam var ya, işte o adam özgürlük umuduyla, tırnaklarıyla kazar zindan duvarlarını ve tırnaklarıyla kazdığı tünelden, bir gün gelip özgürlüğe koşacağının umudunu hep diri tutar içinde. Tırnakları kanadıkça, acıdıkça, daha bir inanır kazdığı tünelin ucunun bir gün mutlaka özgürlüğe çıkacağına. Umudu gerçekleştirmekti esas olan, sonrasının önemi yoktur aslında. Hele o ilk umut bir gerçekleşsin ki, sonrası için icap ederse yeni umutlar da icat olunur.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.