TOP 5 HABER
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

DELİLER GEÇİDİ

Çok gürültü var bu kentte… 

Dahası ülkede… 

Daha da dahası tüm bu coğrafyada… 

En gürültülü gürültüler de inşaatlardan geliyor… Ne çok inşaat var Allah’ım! Mantar gibi. Avuç içi kadar bir toprak parçası görülmesin bi yerde hemen dikiveriyorlar çok katlı ve çok daireli ve de Fransız Balkonlu binaları. (Bu balkon mevzusu da ayrı bi hikâye ya, konu konuyu açıyor ve bi bakıyorum yazının başıyla kıçı birbirinden uzaklaşmış, ondan sonra uğraş dur toparlamak için… Neyse).  O, çok gürültülü inşaatlar var ya; sonunda çok gürültülü apartmanlar olarak nihayetlenecekler ve çok gürültülü dairelerde çok gürültülü, kafaları karmakarışık insanlar oturacak. Oturacakları, yatacakları mekân daha da geniş olsun diye dar tutacaklar balkonlarını. Dar, daracık, çeyrek adımlık bir balkon, Fransız Balkonmuş adı da. Oysa şu betonist yavşaklığın içinde güneşe, dünyaya açılan tek kapıydı balkonlar. Hızla tükenmekte olan insanın insanla temasını ayakta tutmaya çalışan bir doneydi balkonlar. Balkon sohbetleri nasıl da huzurlu ve aridir oysa ama yok tükettiler onları da… Her şeyde olduğu üzere balkonlarımızda da Batılı tercihler galip geldi.

“İtalyanlara beziyorsunuz” dedi biri, bir mekânda.

Neden rahatsız olmadım bu benzetmeden? Hatta neden hafiften de hoşuma gitti bu benzerlik benzetmesi? O, balkonunu aldığımız Fransızlar var ya, sen git de o Fransızlardan birine söyle bakalım “İtalyanlara beziyorsunuz” diye… Söyleyemezsin, söyletmez, söylersen de ağzının payını bir şekilde alırsın. Ama bizde durum öyle değil işte, Afganlıya, Hintliye, Arap’a benzetilirsen sorun da, Batılılara benzetilirsen bu hoş bir şey oluyor. En güzel iltifat gibi yani. 

Bu durum direkt cehalettir ya, diğer yandan 1,60 bilemedin 1,65 metrelik boy ortalamasıyla, götüne karışmış göbeği, kör kütük cehaleti ve sararmış, kararmış, çürümüş de kırpık kırpık dökülmüş dişleriyle; 2 metrelik boyu, yılda en az yüz kitap okuyan, düzenli spor yapmaktan dolayı vücudu her yaş fit, Yunan heykeli gibi yani, ağız ve diş sağlığını milli dava haline getiren Hollandalıyı, İngiliz’i,  hor görüp de “cenabet gavur” diyen yurdum insanının öz güvenini de alkışlamak  lazım.

Çok gürültü var bu kentte…

Çok gürültü var bu ülkede…

 Kulağımı kapıyorum şimdilik, savaş çığırtkanlıklarına…Taktım şu inşaatlara. 

O inşaatları da, çoğu eğitimsiz, vasıfsız, sarı dişli, koca göbekli müteahhitler yapıyor. Allah için tek satır okumayan, tek satır okumadan, bir gıdım gelişmeden, bol para kazanma hakkına sahip müteahhitler. 

Ne çok müteahhit var. 

Bu kadar çok müteahhit, seksenli yıllarda mantar gibi türeyen ve sonra da batıp giden, batıp giderken de dar gelirli insanların bin bir umutla teslim ettikleri birikimlerini hüpleten bankerleri getiriyor aklıma. Bu kadar çok müteahhit ve bu kadar çok inşaat, çok çok daireler ve Fransız Balkon çılgınlığı… Tüm o daireler, dar gelirli insanlara bankalardan cazip vadeli ve faiz oranlı(!) krediler kullanılarak satılıyor. Elim yüreğimde, bu müteahhitler tıpkı bankerler gibi batıp gidecek de o inşaatların, borçla alınan Fransız Balkonlu evlerin alayı yalan olacak! Ama yok, olmaz öyle şeyler artık değil mi? Öyle ya, Türkiye bankerlerin hüplettiği o seksenli yıllarda Özal’la birlikte “çağ atlamıştı” zaten… Çağ mı atladık yoksa çağı mı atladık Tanrı bilir!

Bazen yolum düşer çocukluğumun mahallesine. Mısır çaldığımız o tarlalar, canımız çıkana kadar top oynadığımız arsalar, uçsuz bucaksız fındık bahçeleri, ne varsa alayı inşaat ve Fransız Balkonlu apartmanlarla donatılmış. Yağmur-kar yağdığından çamurdan, güneş açtığında tozdan topraktan geçilmeyen o yolları da safi kara asfalt eylemişler, asfaltın yetmediği yerleri Arnavut Kaldırımı taşlarla döşemişler. Hani var ya o türkü “parsel parsel eylemişler dünyayı” diye, aynen öylesi şeyler hissediyorum mahalleye her gidişimde.

Kimler satın aldı bu daireleri?

Nasıl içlerine sindi çocukluğumun üzerine konmak? Çocukluğumun üzerinde yemek, içmek, sıçmak, sevişmek…

Çocukluğumun izlerini aradım çocukluğumun mahallesinde; yoktular! Çocukluklarını terk edenler çökmüştü çocukluğumun üzerine. Çok aradım dip köşelerde, bazı bazı rüyalarıma giren hanımeli ve gül kokusunu ya; yoktular. Çocukluğunu tek edenler, betonist yavşaklar, kapalı pencereler ve Fransız Balkonları ardına konuşlanarak çökmüşlerdi çocukluğumun üstüne. Hani diyorum; çıksa birisi karşıma alnının çatısından vururdum kahverengi gözlerimdeki hüzünle!

Çok gürültü var bu kentte…

Çok gürültü var bu ülkede…

Kulağımı kapıyorum şimdilik, savaş çığırtkanlıklarına, taktım şu inşaatlara… Dünya barışı uzak hayal! Ütopya!..

“Yan yana” bile yan yana yazılamazken nasıl olacak da, biz, yan yana, kardeşlik duygularıyla bir araya geleceğiz.

Tüm bu gürültüler nasıl da yaşanmaz bir hale getirdi dünyayı, tüm bu sesler en delirmişlik hallerin en deli ifadesi.

 Bildiğin deliler geçidi yaşadığımız.

 Delileri önemserim… 

Önemli bir ayrıcalıktır delilik… Bi kere dürüsttür deliler, sonra kötülük bilmezler. Tepkilerinin alayı içgüdüseldir o nedenle hesap-kitap, yalan-dolan, hile-hurda içermez. Delilere güvenebilirsin aga, sıkıntı yok!

Bir kentin kallavi delileri olmalı ve faça izi gibi izi kalmalı o delilerin, yaşadıkları kentlerin yüzünde… Delilerin genel özelliklerinden biri yaşadıkları kenti, büyük bir sebep yoksa, ölene kadar ve dahi öldükten sonra terk etmiyor olmalarıdır. Deliler, yaşadıkları kentleri terk etmeyi, başka yerlerin hayalini kurmayı ve başka kentlere çekip çekip gitmeyi akıl edemezler. Belki de başka bir durum; akıl edemez değil de “akıl etmeyecek kadar akıllı” demek lazım! Ben, kentine ve ülkesine ihanet eden bir deli ne gördüm ne de duydum.

Ne dersin, delilerin böylesi akıllı işleri de var mıdır?

Delilerin akıllı işleri olur mu bilmem ama bir delinin delirmesine şahit olmuşluğum çoktur. Bir delinin delirmesine şahit olmuşluğumu paylaşarak delilik hallerinden sayılan hallerimizi göstermek isterim, azıcık daha zamanın varsa:

Mesai boynumuzun borcu, elimizin ayağımızın prangası, neylersin ekmek davası… Lüzumlu olduğu kadar süre mesaiye it gibi sadık kalacağız. 

Denize kıyısı olan kentte yaşıyor olmak bir avantaj, dahası ben bunu hep bir avantaj olarak gördüm, işte boynumun borcu, elimin ayağımın prangası o mesailerden sonra yürüyüş yapmak üzere kendimi deniz kıyısına atıyorum. Bu günlerde kıyı kalabalık, mangalcısı, piknikçisi doldurmuş ya, Karadeniz burası şurada birkaç hafta daha fırsat verir bu göçebe görüntülere, ondan sonra deniz de, kum da, ağaçlar da benim!

O sahilde, son zamanlarda Red Kid’e denk geliyor hep! Red Kid diyoruz bütün kent ya gerçek adını şu ana kadar merak da etmedim. İlkay’mış adı… İlkay’ın öyle çok fazla aşırılığı yok, genelde sakin ve konuşkandır.

Allah İlkay’ı yaratırken, İlkay’ı Red Kid eyleyecek o fıtrata dair her şeyi bol eylemiş…

 Son zamanlarda Orduspor tesislerinde yatıp kalkıyor Red Kid. Onu en çok Fidangör’de görmek mümkün olsa da, sahilin Orduspor tesislerine yakın olmasından dolayı şimdilerde buralarda takılıyor işte. Kendini hakem sanıyor bizim Red Kid, o nedenledir ki hep spor kıyafetlerle dolanır, bir spor adamı edasıyla. 

Orduspor’a kapağı atmıştır ki; takıma dair her şey ondan sorulur. Red Kidt’e kalsa takımın transfer tahtası kesin açılacak, borçlar da ödenir canıııım!

Bazen gözünde aynalı bir güneş gözlüğü, bazen elinde bir yerel gazete,sahi okuması yazması var mı acaba Red Kid’in… Arada bir ayarı bozulur ana avrat dümdüz gider birilerine ya, alışkınız biz onun bu delilik hallerine de, aldırmayız, idare ederiz Red Kid’in deliliklerini de…

Öyle kafaya almakmış, dalga geçmekmiş, itip kakmakmış, işte bunlardan hiç hazzetmez Red Kid, o koskocaman bir spor adamı(!).Bu kentte onu herkes tanır, adamın bir ağırlığı var aga(!).

Eyyy zaman be! Bu kentin ne delileri vardı, hepsi de semboldü ha! Şimdi elimizde delirmiş deli, aha ha bu Red Kid kaldı.

Esas mevzuya girmeden önce bi “Deliler Geçici” yapmak istiyorum! 

Dikkattt!

Yürüyüşü tamamlamak üzeriyim. Nasıl severim böylesi sıcak havaları, yürüyüşün hakkını veren bir terleme ve denizden püfür püfür esen rüzgâr. Şimdi çok fazla aldırmıyorum da insanların şu göçebe ve ilkel dağılmışlıklarına. Adam sende kim ne bok yerse yesin!

Tam o ara sert ve keskin bir erkek sesi sövmeye başladı.

“Gidin lan buradan, orospu çocukları” diye başlayan fasıl ana avrat dümdüz ve alayı zinkaflı küfürle devam ediyor.

Bir baktım ki bizim Red Kid!

Ağzından tükürükler saça saça, iyice derinlere kaçmış gözlerini pörtlete pörtlete, biçimsiz kaşlarını alnına alnına kaldırıp da, alnı kırışa kırışa ve boyun damarları derisin altına hortum sokulmuş gibi bariz kabararaktan sövüyor Red Kid!

Delidir ne yapsa yeridir…Deliler de delirebiliyor bazen!..

Yani alışkınız delilerin arada bir ayarlarının bozulup da bu hallere düşüp, boşluğa, hiçliğe, hiç kimseye ve belki de herkese ana avrat düz gitmesine. Bildiğin delilik halleri. Hem ne demişler; delinin zarfı açılmaz. Görme, duyma, bas git yanından. Deliye bulaşacağına dağı dolaşacaksın icabında. Niyetim de o yani, uğraşamam şimdi Red Kid’le falan.

O ara Red Kid’in boşluğa ve hiç kimseye değil de, kıyıda oturan dört esmer ve bıyıklı adama sövdüğünü anlıyorum. Adamlardan genç ve beyaz gömlekli olanı, elini beline götürerekten “gel gel” diye hamle edince, refleks olarak araya giriyorum.

“Aman ne yapıyorsun, yahu onu burada herkes tanır, meczuptur” falan diyorum.

Ben araya girince diğerleri de ayaklandı, iş büyüdü falan mı sandılarsa artık. Yalnız, o, elini beline götürende silah olduğunu belirtmek isterim. Adamlara Red Kit’in bu kentin delisi olduğunu, arada bir kafayı böyle kırdığını, deliyle deli olunmayacağını, sakin olmalarını falan söylüyorum. Karakaşları, kara bıyıkları ve esmer tenleriyle aksanlarından anladığım kadarıyla da Kürtler.

Red Kid’in deliliğine değinmeden önce koca sahilde, tüm bu olup bitenler karşısında benden başka kimsenin kılını bile kıpırdatmaması ve bu adamların Red Kid’i adam yerine koyup da belki çekip vuracakları ihtimaline rağmen, yiyip içmeye devam etmeleri de ayrı bir şaşkınlık konusu. Yiyin efendiler yiyin!

Peki ya Red Kid’in ana avrat söverken “defolun gidin lan bu şehirden” demesini nasıl yorumlamalı? Tamam delidir ne yapsa yeridir de, bu delinin son günlerde yaşanan olaylar neticesinde kafasında bir Türk-Kürt ayrımı yaptığını ya da birilerinin Red Kid’i bu minval üzere doldurduğunu yok mu sayalım? 

Şiddet, öyle bir hal aldı ki, bir deli bile deliriyor şiddet için!

Yaşadığımız süreci iyi analiz etmek, anlamak ve anlatmak zorundayız. İnsanlar ölüyor, tedirginlik ve korku hâkim oluyor hayatımıza, delilerimiz bile deliriyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel ve belki de tek özelliği, gördüklerini algılaması, analiz etmesi ve analizlerinin sonucuna göre eyleme geçmesidir. Ülkemizin geneline yayılmakta olan şiddet ve terör eylemlerine karşı “ama” sız karşı olmak elbette insani bir tavır, buna kimsenin diyecek bir şeyi yok/ ya da olmamalı. Biliyoruz ki, yaşadığımız topraklar tarih boyunca entrikaların ve çatışmaların odağı olmuştur, bunda dinsel ve kültürel faktörlerden tut da, yerin altındaki ve üstündeki zenginliğe kadar birçok şey sebeptir. O nedenledir ki, her bir şey ince ince araştırılmalı, sebepleri tespit edilmeli, köküne inilmelidir. Olayları yüzeysel ve egemen güçlerin arzu ettiği şekliyle yayın yapan televizyonların sunduğu gibi alır, algılarsak, tepkilerimiz de Red Kid’in ki gibi olur.

Terör bu coğrafyada bir hastalıktır ve bu hastalığın tedavisi şarttır. Tedavi için de teşhis ilk ve en önemli evredir. Teşhissiz tedavi, ağrıyan yerin kesilip atılması gibi akıldışı yöntemleri akla getirecektir. Daha çok düşünmeliyiz, daha net görmeliyiz, daha yüksek sesle gördüklerimizi söylemeliyiz, yoksa bu ülke, yeryüzündeki cehenneme dönecek, korkarım!

2_1


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.