Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

İNCE BELLİ HAYATLARDI SÜRÜP GİTTİĞİMİZ

Dünyanın birçok yerinde çay içmek adeta bir ritüeldir. Çayın demi, içilen mekânı, içine katılanlar ve çay içilen kap, tüm bunlar birer semboldür. E tabi bu bizde de öyledir…

Belki de öyleydi demek lazım!

Hatırlıyorum da o ince belli çay bardakları çok özeldi be! Kıyılarında, böğürlerinde altın renkli hareler vardı, belki basit düşünülmüştü o işlemeler ama marabasından ağasına kadar herkesin kolayca erişip de seve seve içtiği çayın bu türden özel bir bardaktan içilmesi asaletine uygun bir imajdı sanki. Ha bu arada çay dediğin de bir tek o yaldızlı hareli işlemeli ince belli bardaktan içilirdi.

b1_1

 

Önce o hareleri çekip aldılar ince belli bardakların üzerinden, sonra böyle kristal şekli verilmişleri, ince belleri dolgunlaşanları ve orta boy bir tas kadar çay alabilen açgözlü  bardaklar üretildi. Bu değişim hızla devam etti, kahvesine yaban bir tuhaf fincanlar icat oldu ve ardından  “bitki çayı”  keşfedildi, sanki bildiğimiz çay bitki değil de madendi… Tek içimlik, kullan at formatındaki, kâğıt torbalara bastırılmış sallama çayların icadıyla işin hepten boku çıktı. Dem yok, tat yok, demlik yok, fokurdayan ve fokurdadıkça ortalığa huzur salan koku yok… İnce belli bardaklar da yok, üzerinde şirket logoları ve sloganları yazılı “öksüz doyuran” türünden, ucuz seramikten üretilmiş, kupalar var şimdi… İnce bel yok, hare yok, soğuk, biçimsiz fincan kupalar var!

Şu, üzeri şirket logolu kupalar icat olunduktan sonra, dahası bu icada konu sosyo- ekonomik değişim iyice içselleştirildikten sonra, ince belli bardak üretimi ne kadar düştü acaba? Bu konuda bir istatistik var mıdır bilmem ama kupa ve kahvesine küsmüş fincan üretiminin ince belli bardak üretiminden fersah fersah fazla olduğuna kalıbımı basarım.

İstediğim yöne ya da lazım olan yöne doğru, istediğim kadar ya da lazım olduğu kadar, elimi kolumu sallaya sallaya, türküler söyleyerek yürüdüm ben, yürüdüm de büyüdüm. Şimdilerde, o ince belli bardakların kıyılarından, böğürlerinden çekip aldıkları şerit hareleri, caddelere, yollara çektiler ve üzerlerine “Girilmez” , “Girmek Yasak”, “ Olay Yeri” , “Dikkat” gibi uyarılar yazdılar.

Bordürler çekiliyor yaşam alanlarımıza, dünyanın her yerinde ve hep savaş konuşuluyor. Savaş çığlıkları atılıyor, bombalar patlıyor, pusular kuruluyor… Korku ve dehşet kültürü meşrulaşırken, kentlerimizin sokaklarına girilemiyor artık, her yanda “yasak” yazılı bordürler var şimdi. Müthiş bir güvensizlik hali esir alıyor her birimizin her bir yerini.

Tüm sabahları geceden bombaladılar ve tüm nefesler kesildi dünyayı kasıp kavuran savaşlarla. “Savaşa Hayır” diyenden başladılar iş’e ilk önce ve en çok çocuklar, masumlar öldü. Oysa savaşları devletler çıkarıyordu, askerler, eli silahlı çeteler savaşıyordu ve en az onlar ölüyor artık. Müthiş bir paranoya hâkim şimdi dünyanın her yanında, her bir insanda.

b2_1

“Bomba atılır mı?”

“Kalabalık yerlere girip çıkma canlı bomba eylemi olur!”

“Polis takip ediyor mu?”

“Şu kamera neyi kaydediyor ve bu kayıtların kimlerin önüne gidip de ne amaçla kullanıyor?”

“Telefonum, evim, iş yerim dinleniyor mu?”

Hastalıklı hallerimiz oldu şimdi.

İnce belli çay bardaklarımızın şekli bozuldukça, çay içmenin ruhu yavanlaştırıldıkça, biz de kaybettik ruhumuzu. Ruhsuz, hastalıklı, günü kotarmaya çalışan insancıklarız hepimiz. İnce belli hayatlardı sürüp gittiğimiz.

Nasıl kurtulacağız bu hastalıklı hayatlardan? Ve nasıl koruyacağız kendimizi daha da beterlerinden?

Herkesin bir “Hira” sı olmalı/olmak zorunda. Bu hastalıklı hallerden ancak “Hira” mıza sığınarak kurtulacağız. Herkes kendi Hira’sına çekilecek ve arınacak, çok derinlere diri diri gömdüğümüz vicdanlarımızı çekip çıkartacağız ortaya, başka yolu yok.

Niye böyle oldu her şey biliyor musun?

Neden böyle güvensiz bir yer oldu dünya biliyor musun?

Hani o ince belli, kıyısı böğrü hareli çay bardaklarından o hareleri söküp alan güç var ya, işte o güç, kendi logosunu bastığı ucuz seramikten kupalarda çay içirtti ya hepimize ve biz de alıştık ya hemen, işte ne olduysa bundan ötürü oldu.

Evlerimizi, odalarımızı, yaşam alanlarımızı bir sürü ıvır zıvırla doldurduk. ”Ucuz“ dedik,  “bir gün lazım olur “ dedik, “bu fırsat kaçmaz” dedik ve bu tüketim çılgınlığına hiç düşünmeden kaptırdık kendimizi… Evlerimizi, odalarımızı bir sürü ıvır zıvırla doldururken bedenimize de çöplük muamelesi yaptık. Dondurulmuş, işlenmiş, tadı tuzu kaçmış bir sürü yiyeceği indirdik gövdeye, çöp tenekesine poşet poşet çöp atar gibi ne bulduksa attık vücudumuza. Doymadan, yemeye içmeye kanmadan şişmanladık. Kentin her tarafına yayılan büyük sermayeli marketler zincirlerinden doldurduk sepetleri ve kredi kartlarıyla şakır şakır ödedik bedellerini ve aldıklarımızın büyük çoğunluğunu da çöpe attık, evlerimizde, odalarımızda bir müddet beklettikten sonra. Çünkü çoğu ya lazım değildi ya da bi boka yaramıyordu. Aldık, ödedik ve çöpe attık, aynı şeyi milyon kere milyar yaptık, akıllanmadık.

Evlerimizi, odalarımızı bir sürü ıvır zıvırla, bedenimizi de çöplerle doldururken hep bedel ödedik sürekli semiren o şirketlere. Sonra çayımızı da o şirketlerin logoları basılı ucuz seramikten yapılmış kuplarda içtik, demsiz ve sallama!

Biz, bu toprakların altının da, üstünün de kıymetini bilemedik/bilmiyoruz. Yaptığımız tek istikrarlı şey de bu; kıymet bilmemek! Kardeşkanı tatlı geldi bize ne yazık ki! Yerin altındaki madenlerimizden ve üstündeki huzurumuzdan daha çok nemalanmak için kolları sıvarken birileri, Çin’den daha da ucuza, ucuzun da ucuzuna, adinin de adisi seramik kupalar ithal ettik, yetmedi bizim ürettiklerimiz ve onların üzerine o şirketlerin logolarını bastık, bedavaya dağıttık, promosyon diyerekten. Şimdi sadece çay içtiğimiz kaplar değil o kupalar, masamızın üzerindeki kalemlik de oluverdiler.

Yüzümüzü Batı’ya dönmüşüz bi kere! O Batı’dan ne gelirse “eyvallah” etmişiz. Her bir güzelliği, iyiliği Batılı olana, Batı’dan gelene yakıştırmışız.

O Batı ne etti biliyor musun?

b3_1

Bu memlekete bi sürü ajan yolladı! Adına arkeolog dediler. Kültürel bilmem ne projesi dediler. Dostluk kardeşlik köprüsü dediler. Yardımlaşma, bütünleşme dediler. Biz dersen zaten hazırdık zokayı yutmaya taaa Osmanlı’dan beri. O ajanlar gözlerimizin içine baka baka bi sürü haritalar hazırladılar hem de çok detaylı.

“Şurada petrol var”

“Şurada altın var”

“Şurada bakır var”

“Şurada Kürt var, şurada Türk var”

“Şurası Alevi, şurası Sünni”

İşte, ellerindeki bu haritalarla yaptılar bu stratejik planları ve hesapları.

N’oldu? İnanmadın mı? Çok uçuk geldi?

 

İşte inanmadığın bu stratejik planlarla yağmaladılar yerin altındaki ve üstündeki değerlerimizi. Avrupa’nın birçok yerinde bize ait tarihi eserlerin oralara nasıl gittiğini sanıyorsun? Batı’nın kültürünün, medeniyetinin temelinde “yağmacılık” vardır. Anadolu’yu yağmaladılar, şimdi sıra Arap Yarımadasında, Mezopotamya’da… Yerin altını da üstünü de yağmalayacaklar daha çok yağmalayacaklar ve bunu en vahşi biçimde yapacaklar.

Taşlarımızı, kitaplarımızı, çömleklerimizi, çinilerimizi ve ince belli çay bardaklarımızdaki harelerimizi çaldılar. Madenlerimizi, petrolümüzü yağmaladılar yarattıkları yerli işbirlikçileriyle. Ve en kötüsü, bin beş yüz yıllık kardeşlik hissiyatımızı ve bağlarımızı yağmaladılar. ”Senlik-benlik” soktular aramıza ve ateşin altını hep harladılar, silah sattılar, savaştırdılar kardeşi kardeşle. Şimdi, bu yağmayı sudan ucuza ya da beleşe yapamadıkları zaman, dirençle karşılaştıkları zaman da tüm Anadolu’yu, Arap Yarımadasını, Orta Doğuyu “terörist” ilan ettiler. Esas terörist sensin Batı!

Sonrası mı? Sonrası “şiddet”!

Şiddete “evet” diyenin aklından zoru vardır nazarımda. Aklı başında ve azıcık vicdan sahibi olanın şiddeti meşru görmesi imkânsızdır. Şiddete karşı olmamak tam anlamıyla bir cehalet göstergesidir. Oysa biz, şiddet olaylarını kınarken, şiddete karşı olduğumuzu söylerken bile “şiddetle kınıyorum” diyecek kadar da şuursuzduk!

Karadenizliyiz, silaha yakınız. Silah dedin mi şiddetle direkt ilişkilendireceksin aga! Şimdilerde artık iş değişse de bir zamanlar erkek çocuk azıcık ayaklandı mı beline tabancayı sokarlardı. Öyle ya “uşak” dediğin sadece erkek çocuktu, uşağın beli de, sırtı da, bileği de sağlam olmalıydı.

Belinde tabancası olmayanı erkekten saymazlardı köylüklerimizde. O tabancalar en çok da düğünlerde, toy şölenlerde, yürek sevinçten güp güp ettiğinde, bir de fındık hasat zamanı, en son fındık bahçesinde, en son fındık ocağındaki en son fındık dalındaki en son fındık alınıp da sepete konulduğunda, yani bahçe kurtarıldığında çekilir ve çökülürdü tetiğine. Tetiğine çökülen o tabancaların alayı kapkara, yılan gibi yılbırdayan on dörtlüydü. Alayı kaçak ve el yapımı… O on dörtlülerin ucu ölüm rengi bir kızıllıkla şavkır ve her yanı, insanın nefesini saptıran bir cavultu alırdı, nasırlı bir parmak tetiğe çöktüğünde. Köpürerek ve telaşla akan o dereler var ya, o derelerin sesi kesilir ve sürekli ıslanmaktan mütevellit yosun tutmayan taşların dibine sinerdi derelerin sesi, on dörtlülerin cavultusu geçene kadar.

Çocukluğumun her yerindeydi silah ve illaki güzel şeyleri kutlamak için çekilirdi belden ve çökülürdü tetiğine, öyle de olsa hiç sevmedim silahları… Mesafeli durdum, tedirgin oldum… İyi ki de sevmemişim, iyi ki de mesafeli durmuşum, iyi ki de tedirgin olmuşum, o silahların milyon kere milyar katı güçtekilerle çocuklar öldürülüyor şimdi, masumlar öldürülüyor, katliamlar yapılıyor ve savaşlar ilan ediliyor. İyi ki de sevmemişim, yoksa nasıl izah ederdim kendime böylesi aptal bir tutkuyu?

b4_1

Savaş icat oldu, ateş bulunduktan hemen sonra ve “Savaşa Hayır” diyenlere yüklendi tüm savaşların sebebi; tuhaf! Oysa, hiçbir savaş başladıktan sonra kazanılmıyordu ki, bu bildiğin ahmaklık…

Hani, demokrasi getireceklermiş, hani barış getireceklermiş de o nedenle bomba yağdırıyorlarmış ya, inananlardan mısın? Bombaların düştüğü yerden mantar şeklinde dumanlar kalkar ya hani, işte getirdikleri demokrasinin, özgürlüğün ve barışın remi o’dur, iyi bak!

Ve son sözüm; insandan sayılmak için insan organlı olmak yetmiyor ne yazık ki!

2


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?