TOP 5 HABER
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

KALBE KARANFİL RUHU

Karanfil Ruhu diye bir şey varmış… Ne boka yarar bilmem ama söylemesi ve bendeki karşılığı çok hoş!

Bir kere karanfilin kırmızısını çok severim ama en çok da papatyayı tabi… Karanfilin kırmızısı aynı yürek gibidir, öyle tostoparlak, öyle karmaşık… Narindir karanfil, her an bir şeylerin sembolü olmaya hazır bir telaşın içindedir. 

Tüm tarafsızlığına ve güzelliğine rağmen çok kolay ilişkilendirilir bir yerlerle, mazlumdur, kolay harcanır…

Tüm güzelliğine ve ihtişamına rağmen en ucuza alınıp- satılır. Karanfili ancak anlamını bilen kıymetlendirir. Tüm bunları ve sendeki izdüşümlerini de koy üzerine, işte tüm bunlardan dolayı da bu defa “Kalbe Karanfil Ruhu” dedim…

Kim bilir, belki de şu karanfil ruhu dedikleri şey, harbiden kalp hastalıklarına falan iyi geliyordur… Bunu öğrenmek çok kolay ama asla araştırmayacağım, bazı şeyler vardır bildiğin zaman, öğrendiğin zaman anlamını kaybeder… 

Bir kenti içime çeke çeke yaşıyorum ben… Sadece bir kenti mi? Bir kentten başlayıp, koca bir evreni içime çekmeye hazırım… İçime çektiklerim nasıl bir imbikten geçiyorsa artık, kalbe karanfil ruhu olup yazıya geliyor.

Bilmediğim, görmediğim bir okura yazmak nasıl bir şey biliyor musun; hani bazı anlar vardır, sebepsiz yere içini bir sevinç kaplar, tarifsiz bir heyecan, ürkek bir mutluluk, tedirgin bir bekleyiş… Hani bir anda on yedi yaşında oluverirsin de, sevdiğinin kokusu gelir çok uzaklardan… İşte; on yedi yaşına basmak gibi bir şey!

(Mavi Kadar-Birol ÖZTÜRK)

Şu Ali Ağaoğlu, tam olarak ne iş yapar?

Şimdi bu zat-ı muhtereme “iş adamı” falan diyorlar ya, o da sanırım kendisine “iş adamı” diyordur, nedir bu iş adamının literatürdeki karşılığı?

İş adamlığı diye bir meslek tanımı var mıdır?

Bu işin bir sertifikası, ne bileyim, bir formasyonu mu var?

Mesele “iş” ve “adam” ise kendimi bildim bileli çalışıyorum. Yapmadığım “iş” kalmadı desem yeridir. Adamlık meselesine gelince; tamam, öyle ego falan yapmak istemiyorum ama “adamım” diye ortalık yerde dolanan birçok gerzeğe de tur bindiririm! O halde ben niye “memur” oluyorum da, Ali Ağaoğlu “iş adamı” oluyor?

birol3

Sonra, nasıl oluyor da, ne iş yapıyor da, devlet bütçesiyle yarışan serveti olabiliyor ve cennetten ala hayat sürüyor şu dünyada bu iş adamlarının alayı?

Neyse, tüm bunlar aslında hepimizin bildiği, farkında olduğu mevzular. Ne olduğunu da, nasıl olduğunu da bal gibi biliyoruz! Şimdi bana burada malumun ilanını yaptırmanın da gereği yok değil mi?

25 Mart 2016 tarihinde bu Ali Ağaoğlu, basın açıklaması yapıyor! 
Yahu, siyasetçi değil, siyasi değil, etkili değil, yetkili değil, pop star, top star değil!.. O değil, bu değil!.. Lan oğlum, bu adam neyin açıklamasını yapmak için basın mensuplarının karşısına çıkar da, o basın mensupları neyi duymak için boncuk gibi dizilir bu adamın karşısına? Yemin ediyorum alayı tam 46’lık bir kafa yaşıyor!

Hadi bakalım, bu faslı da geçtik!

19 Mart 2016 tarihinde İstanbul’da, Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde canlı bomba eylemi gerçekleştirildi ve ne yazık ki bu eylem de, tıpkı diğerleri gibi, amacına ulaştı.

Terör eylemleri “ama” sız lanetlenir. Terörün kaynağı sorgulanmaz, her türden terör eylemi ve bu eylemleri öven, sempatiyle bakan zihniyet resmen ve de alenen teşhir edilir, ötekileştirilir, lanetlenir ve cezalandırılmalıdır. Bu da cepte!

Biz “İstiklal” in sadece bir cadde adı olmadığını o hain saldırıda can veren 5 kişiyle bir kere daha hatırlayıp, daha 6 gün önce, 13 Mart 2016 tarihinde Ankara’da, Güvenpark ‘ta yaşanan terör eylemiyle hayatını kaybeden 37 kişinin acısını ta şuramızda hissedip de, yasını tutarken ve Güvenpark’a bıraktığımız karanfiller henüz solmamışken, kahrımızı kahrolarak yaşıyorken, bu Ali Ağaoğlu tiye alıyordu tüm acılarımızı, karşısında bir alay gazeteci, gevrek kahkahalar  ataraktan!

İstiklal Caddesi’ nde “ortanca” karısının doğum günü münasebetiyle nostaljik bir gezintiye çıkmış hazret! Demiş ki “ulan bi de, şu terör eylemi gerçekleşen ve insanların öldüğü o yere bakayım”.  Bakmış, ne görsün? Alayı fakir şu yurdum insanı karanfil bırakmış sokağa! E ama bu Ali Ağaoğlu, ne anlama geldiği belli olmayan ya da bizim kafamızın basmadığı bir mesleğin müstesna erbabı, iş adamı adam yahu(!). Karun kim oluyor, Ali Ağaoğlu’nun zenginliğinin karşısında Karun ‘un serveti bok yemiş! İşte o zenginliğin nişanesi olarak, o da gül bırakmış fakirlerin aksine! Bir dal gül icabında bir demet karanfilin ederi kadardı! 

Ederine diyeceğim yok da, değerler söz konusu olduğunda bir pul kadar kıymetin yoktur hazret, biliyor musun?

Yahu, neresinden başlasam, neresine şaşırsam, neresine sövüp saysam bilemiyorum. Şu “ortanca karı” meselesindeki, çağ dışı, insanlık dışı, iğrenç çok eşlilik ikrarına mı? Kibirden, egodan ve şımarıklıktan mütevellit ortaya çıkan şu zalim tabloya mı? Şu seviyeye/seviyesizliğe, şu üslupla, şu zekâ düzeyiyle bunca çok ve kolay servet sahibi olabilmenin mümkün olduğu “köşeyi dönme cumhuriyeti” gerçeğimize mi? Acılarımızdan ego devşiren şarlatanlıkların “kamu vicdanı” dediğimiz basın kanadında rağbet görmesine mi? 

Yahu hadi hepsini geçtim de; oraya karanfil bırakanların fakir, kendisinin de zenginliğinden dolayı gül bıraktığını söyleyip de hemen peşinden gevrek gevrek kahkaha atıyor ya, o da yetmiyor gibi salondaki herkes o kahkahalara icabet ediyor ya, esas bittiğimiz yer orası aslında.

Bir Allah'ın kulu, bir tek vicdan sahibi, bir insan evladı yok mudur o salonda? Çıkıp da "yavaş gel efendi!" diyen çıkmaz mı yahu? Şu hain terör saldırılarında vahşice katledilmiş masum insanların hatırına bir tek aksi seda da mı çıkmaz arkadaş be! Gel de şaşırma, gel de üzülme, gel de kahrolup sinirden deliye dönme!

Bu utanç verici ve sinir bozucu olayı Ali Ağaoğlu özeline de hapsetmemek lazım! Hani hep duyarız, deriz, dinleriz ya; sınıflar diye! Sosyal sınıf, statü farklı bilmem ne diye, hah işte bu haller duyup da kulak asmadığımız, kulak asıp da hakkıyla algılamadığımız hallerin vücut bulmuş halidir. Gün gelecek, bir sınıf diğer sınıf üzerinde kural tanımaz tahakkümüyle palazlanacak, tıpkı kan emen vampir aleniyetindeki gibi! Bir sınıfın, diğer sınıf ve sınıflar üzerindeki aşağılayıcı bakış açısıdır bu, başka başka izahatlarla kandırma kendini! 

Okumayı ve yazmayı ilk öğrendiğimiz tek haneli yaşlarımızın başında “Ali” ismi ne kadar da önemli ve özeldi oysa! “Ali Gel” “Ali Ata Bak” “Ali Topu Tut” “Koş Ali Koş” gibi fişlerle ve tümdengelim metoduyla öğreniyorduk dilimizi okumayı da, yazmayı da. Sonra “Cin Ali” serisi vardı, ilk ve başyapıtımız olarak. İşte Ali Ağaoğlu dedikleri gibiydi Ali’nin hayattaki karşılığı, artık neye yakıştırırsan yakıştır.

Ali Ağaoğlu’nun basın mensupları karşısına neden çıktığı, o basın mensuplarının paraya dayalı zenginliğin gücüne biat edip de, boncuk gibi Ali Ağaoğlu’nun karşısına neden dizildiğini asla ama asla anlamayacağım, anlayış göstermeyeceğim. Diğer yandan Ali Ağaoğlu’nun okyanus büyüklüğündeki o gafı da tamamen bilinçsiz yaptığından, sırf komik olduğunu sandığı için ve sınıfsal şımarıklığından/bilinçsizliğinden kaynaklı olarak o saçma kahkahaları attığından da eminim. Ama gel gör ki diğer yandan da adamın gözbebeğini çalar la bunlar!

Seçaat arz ederken merd-i kıpti Sirkatin açık eylermiş! 

Yani; çingene genci marifetimi göstereyim derken hırsızlığını belli edermiş! 

Ali Ağaoğlu’nun durumu tam da bu olmakla birlikte zenginle fakir arasındaki uzlaşmaz ve yaman çelişkinin gül ve karanfile kadar indirgenebilmesi arsızlığı elbette bize de bir iki kelam etme hakkı doğuruyor.

Karanfilin yoksulluk emaresi olduğu, mazlumu, yası, hüznü, protestoyu, yaşamı ve yaşamdan acımasızca koparılan canların hatırasını ve susturulmuş yüreklerini sembolize ettiği ve daha da fazlası, doğrudur!

Doğrudur karanfilin bir sembol olduğu! 

İşte ondan ötürüdür ki; nerede zalimce işler oluyorsa ve nerede zalimce işlerin karşısına onurlu yürekler diziliyorsa/dikiliyorsa orada karanfil eksik olmaz!

Diğer çiçekleri ve en başta da gülü, yüreğinin üzerine takıp da gezdirecek kadar candan sever karanfilin anlamını anlayarak yaşayanlar. 

Doğrudur, ucuzdur karanfil, bir güle nazaran. Savaşlardan, katliamlardan ve kudurmuş terör eylemlerinden inim inim inlerken dünya, bunca çokken ölüp giden masumlar, elbette çok ve ucuz olacaktı, gidenlerin ardından gittikleri yere bıraktığımız dal dal karanfiller! Sen o işlerden anlamazsın Ali Ağaoğlu Efendi! Senin o arsız zenginliğin, zalimce hesaplara kurban giden masumların anısını sembolize edecek o karanfilleri satın almaya yetmez!

Karanfil, edebiyatımızda da çok özel bir yere sahiptir. Öyle de olacaktır tabi, sanat hayatın bizzat kendisinden beslenmiyor muydu? O nedenledir ki; en müstesna sözler karanfille edilmiş, en çok ezberlenenler de yine içinde karanfil geçenlerdir.

Görüşmecim yeşil soğan göndermiş

Karanfil kokuyor cigaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin

Derken Ahmed Arif, karanfil kokulu cigara ve mahpusluk ve dört duvar arasına karanfil kokulu cigarayla gelen bahar ve zulüm! Ne çok şey söyler aslında o karanfil kokulu cigara! Bu dizelere esas gücü veren şeyin, anlatımı bu kadar yüreğimize sokan şeyin karanfil olmadığını kim iddia edebilir ki?

Bizde bilirdik sevgiliye karanfil almasını

Lakin aç idik, yedik karanfil parasını 

Sözleriyle Yılmaz Güney, aşkı da, yokluğu da tarifsiz ve bir mühür basar gibi anlatmamış mıdır esasında? Ne mühim şeydir aslında sevgiliye karanfil almak/alabilmek. Düşün yani, açlık olmasa serde, cepteki paranın toka edileceği ilk seçenektir sevgiliye sunulacak karanfil.

Edip Cansever’i candan sevmeyen acılardan da, aşktan da nasibini almamış demektir, nazarımda.

Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi 

Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda 

Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor

“Kalbe karanfil ruhu “ dedikleri türdendir Edip Cansever’in sözleri. Atilla İlhan da, payına düşen kadar payını vermiştir karanfilin, şiirlerinde.

Gözlerin kaç gece eder 

Dudakların kaç karanfil 

Gülünce sehpalar devriliyor 

Kızgınlığın kaç yanardağı

Şükrü Erbaş, karanfili bir kadının dudağına benzetirken ya da bir kadının dudağını karanfile benzetirken, söyle; kim diyebilir ki “bu olmamış” diye!

Konuşuyorsun, kanatlı bir karanfil dudakların 

Gözlerin iki dağ suyu güldükçe köpüklenen 

İndiriyorsun kirpiğini upuzun bir güz

Bir kapı önündeyim, girsem suç gitsem ayaz

Hele ki Nazım, bir şilep gibi yatarken Bursa kalesinde, sanıyor musun dokunmayacaktı karanfile! O ki Nazım da aynı tondan dokunmuştur karanfile, inat etmek lazım/ devam etmek lazım o halde zulmün kalelerine karanfil fırlatmaya! 

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da 

Ovada güz nadasları yapıldı çoktan

 Tohum saçılıyor

Ve zeytin devşirilmekte 

Bir yandan kışa girilmekte

Bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor

Bense hasretinle dolu 

Ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü 

Yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursa’da

Yahu geçtim onu, git eskilere, ta Ahmet Haşim’e kadar yani! Ahmet Haşim’de de karanfildir, en güzel dizeyi dizmenin sırrı, belki de!

Yârin dudağından getirilmiş

 Bir katre alevdir bu karanfil

Gönlüm acısından bunu bildi

Bu ülke büyük acılar coğrafyasıdır! Zamansız ve amansız koparıldı en güzel çocuklar, hain pusularda, kalleş tuzaklarda ve Adem’in günahlarından daha eski günahtan sayılan işlerle! Gidenimizi de, kalanımızı da en güzel ve en etkili karanfille sembolleştirdik ve acılarımızın ortak dilidir karanfil!

Bu memlekette klişedir “nerede o eski günler” iç geçirmesi. O yıllarda bu günlerden çok daha iyi ya da daha fazla seçeneğimiz/seçeneklerimiz yoktu! Öyle ki, birçok şey, parası olana bile kıttı!

Şimdilerde özlemle anılıyorsa o siyah beyaz yıllar, tek sebebi; değerler çağı olmasıdır! Komşunun çocuğunu bakkala ekmek almaya gönderme samimiyeti vardı. Ve o çocukların sokağa çıkabilmek için beyaz bayrak sallamaları gerekmiyordu! Yani normaldi hayat, terör merör bilmezdik ve o çocuklar muhakkak ekmek alır gelirdi! Ali Ağaoğlu gibi arsızı, şımarığı da yoktu. Paranın da imanın da kimde olduğu bilinmezdi, açık edilmezdi.

NOT: Kütüphane Haftasının 52.si kutlanıyor, bu satırlar kaleme alınırken. Kitap ve kütüphanenin önemine, gerekliliğine, faydalarına vs. girmeye gerek bile yok. Kütüphanelerin yıl içinde ele avuca gelecek tek etkinliği de bu hafta boyunca ortaya koydukları şeylerdir. Bu münasebetle, söz konusu haftada hayata geçirilecek olan etkinliklerde şahsımın da yer almasının istendiği cihetiyle tarafımdan özgeçmiş istendi. Hay hay deyip, gururlanaraktan verdim. Sonra bir takım programlar yapılmış, oralara adım konulmuş bilmem ne! Tüm bunlardan hiçbir şekilde haberdar edilmemiş olmam ve daha da garibi diğer arkadaşların tek tek aranıp da etkinlikler hakkında bilgilendirilmiş olmalarıdır. Takdir edersiniz ki; can sıkıcı. Aradım “neden?” dedim. “Atlanmış” dediler. Hani diyorum, bit gibi ayıklanmış olmaktan daha da beter bir durum.

 Neyse!

Efendim, bendeniz yazar mazar değilim. Bunu her defasında açık açık söyledim. O etkinliklere davet edilip de, programlar hakkında bizzat aranıp detaylı bilgiler verilen yazar ve şair arkadaşların hiçbirine bir lafım yok, kendilerine sevgi selamlarımı sunuyor, Kütüphane Müdürlüğü tarafından yaşatılmış olan bu onuru Allah’ına kadar hak ettiklerini en samimi hislerimle beyan ediyorum. 

Kendini yazar olarak görmeyen ve bunu açık açık ifade eden bir adama, bana, yazar muamelesi yapıp da, bir takım etkinliklerin içine adını gömmek ya da ne bileyim dolgu malzemesi yapmak hiç de şık değil. “Bundan sonraki etkinliklerden adımı çıkartın” diyorum, hiç itiraz yok “tamam” diyorlar. Tamamınıza tamam!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.