Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

KIYMET TEYZE’NİN ESKİ TÜRKİYE’Sİ

“Kıymet Teyze’nin, sabah namazına kalkabilmek için yatsı namazını dar kılıp son secdede ruhunun yarısı uykuya dalardı. Sabah ezandan önce uyanır, yaz-kış soğuk suyla abdestini alır ve dipçik gibi dikilirdi, tığ ile ilmik ilmik örerek yaptığı ve kıyılarını eski kumaşlarda çevrelediği seccadesinin başına. “

Kısacıktı boyu, Adile Naşit biçimli ve boyunun kısalığına inat kiloluydu… Fazla kiloları bünyesine öyle bir yerleşmişti ki; Kıymet Teyze’yi bu halinden başka tanıyan olmadığı gibi hayal etmek de imkânsızdı. İşte böylece, bir elli boyla ve yüz kilo doğmuştu anasından Kıymet Teyze, vallahi aksini iddia etmek bariz meczupluktu.

Mahallenin girişindeki tek katlı evinin önüne, içi koyunyünüyle beslenmiş geniş minderini atar ve kendisini de o minderin üzere adeta sererdi. Koca bir harmana serilmiş bereketli ürün gibiydi Kıymet Teyze… Bütün gün, elinde tığ, şiş, iğne, makas, bir şeyler örer, keser, biçer, dikerdi. Omuzlarına doğru serili beyaz yaşmağının kıyıları, el emeği göz nuru iğne oyası ya da rengârenk, incecik, küçücük boncuklarla işlenmişti. Yaşmağının alın kısmı az yukarı kayınca diplerinin beyazı kına kızılından kirlenmiş kınalı saçları görülürdü. Çakmak çakmaktı kara gözleri ve kökü dar,  ucuna doğru hatırı sayılır bir patlıcana benzeyen burnunun özellikle uç kısımları ve geniş kanatlarının üzeri tekmil siyah lekelerle doluydu. Şöyle sivilce sıkar gibi sıkılsa fırt fırt diye çıkıverecekti o siyah lekeler. 

Allı güllü Sümer pazeninden yekpare fistanının üzerine el örmesi ve eteklerine doğru birer geniş cepli yelek giyen Kıymet Teyze’nin tumanı da aynı pazendendi ve diz kapaklarına kadar uzanan paçaları don lastiğiyle büzülmüştü. Koyunyünüyle beslenen minderine serilince, göğüslerine sarkan gıdısı, göbeğine sarkan göğüsleri ve dizlerine sarkan göbeği yüzünden rahat oturamaz, o kısa ve etli bacaklarını, pazen fistanının eteğini yukarı toplayarak rahat oturabilirdi ancak ve işte o vakit de paçaları don lastiğiyle büzülmüş tumanı görünürdü. Kıymet Teyze için de, mahalleli için de, Kıymet Teyze’nin tumanının görülmesi doğaldı.

Çolağın Bahçe’yle Kıymet Teyze’nin evi arasında dar, tozlu-çamurlu ve Temel Abi’nin Murat 124’ünün ancak sığacağı genişlikte yol kadar bi mesafe vardı. Çolağın Bahçe’nin derinlerine gidip de oynamak riskti, keza Çolak İsin ansızın, duman dibi çökerdi ve mengene gibi güçlü o tek elinin kalın parmaklarıyla asılırdı kulaklarımıza… O nedenle de, yola yakın kıyılarda oynamayı yeğlerdik ekseriyetle, bahçenin tam ortasındaki o ceviz ağacının dibinde muhabbetin çarık bağı olduğu zamanları özleyerek. Kıymet Teyze dersen, bi tepsi boğaca ya da ne bileyim börek falan yapar, mis gibi kokutaraktan pay ederdi o an bahçenin kıyısında oynayan tüm çocuklara.

“Ha bu ipi iğnenin delüüne geçürün daa. Size dua ederim”

Klişesi yaşandığındaysa, kara çerçeveli gözlüklerini,  kara lekelerle kaplanmış burnunun ucuna indirmiş Kıymet Teyze’nin bu kadar basit bir işi nasıl olup da beceremediğine şaşar kalırdım. Oysa ben, ip ne kadar kalın olursa olsun ve iğnenin deliği ne kadar ince olursa olsun, bir, bilemedin iki denemede şak diye geçiriyordum… Ben yapıyorsam, yapabiliyorsam Kıymet Teyze neden yapamayacaktı ki? Bence Kıymet Teyze numara yapıyordu ya, neden sadece bu hususta numara yapıyordu? Şimdilik anlayamıyordum ama büyüdükçe ve bugünler “Eski” diye anıldıkça anlayacaktım ben de. Eskiler biter yenide…

“Kıymet Teyze’nin, sabah namazına kalkabilmek için yatsı namazını dar kılıp son secdede ruhunun yarısı uykuya dalardı. Sabah ezandan önce uyanır, yaz-kış soğuk suyla abdestini alır ve dipçik gibi dikilirdi, tığ  ile ilmik ilmik örerek yaptığı ve kıyılarını eski kumaşlarda çevrelediği seccadesinin başına.”

Kıymet Teyze severdi Allah’ı ve ibadet etmeyi, bunu da öyle tezahüratla falan yapmazdı. Samimi bir inanç ve yürekten bir ibadetti Kıymet Teyze… Başında, kıyıları iğne ya da boncuk oyalı yaşmağıyla, etli ve geniş yüzüyle, yüzüne bakanda abdest alıp da ibadet etme hissi uyandıran bir ahir zaman totemi gibiydi Kıymet Teyze…

Zamanı gelmiş miydi, yoksa her ölüm gibi zamansız ve erken bir gidiş miydi bilmiyorum ama Kıymet Teyze de, usulca çekip gitti bu dünyadan ve Kıymet Teyze de bugünlerde tartışılan, konuşulan o “Eski Türkiye” hikâyelerinden biri oldu…

“Her şey karşıtıyla vardır “ aforizmasından kinaye “Eski” varsa “Yeni” nin konuşulması da gayet doğaldır. Bu minval üzere “Yeni Türkiye” ifadesini kavramsal olarak hiç de yanlış bulmuyorum. E tabi yargı, kavrama esir bir durum değildir. İçeriktir esas belirleyici olan. Hele bi de şu “Rejim Değişikliği” ya da “Sistem Değişikliği” tartışmaları eşliğinde mecliste yaşanan ısırmalı, kelepçeli, çekmeli -sökmeli anayasa değişikliği oylamaları vardı ki; el mahkûm, oturup düşünmek zorunda bırakıyor insanı, şu Eski Türkiye üzerine, yenisinden ötürü.

Çocukluğum, ilk delikanlılığım ve de gençlikten sayılan o pırıl pırıl çağlarım, şimdilerde “Eski” denilen o dönemlere denk geldi, birçoğumuz gibi. Eski dediğimiz şimdilik yakın tarihken bu kadar yakın bir tarihe bunca eski hikâyeyi tıkıştırır gibi sığdırmışız, hayret.

İşsizlik vardı… Kırılıyordu işsizlikten mahallenin delikanlıları, genç kızları. “Mağaza” dediğimiz fındık fabrikalarında, günde en az on iki saat çalışan, lastik ayakkabılı, beli peştemallı, başı eşarplı, sırtı örme yelekli kızlar, çıkınlarında bayat ekmek, turşu kavurması ve haşlanmış patateslerle bir sefil hayat sürerdi ki sorma. Yoksulluk bit gibiydi, her bir yanımızı sarmıştı, kanıksamıştık. Delikanlıların ve çok çocuklu, yaşı genç, başı apak babaların tek hayali ve tek kurtuluş umudu da yurtdışına işçi gidebilmekti. Almanya’nın Alamanya olmadığını anlayamadan bir ömür tüketecekti bu ülkenin en güçlü, en sağlıklı, en çalışkan emekçileri, Almanya’yı dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline getirirken.

O yoksul evlerin, her sağlıklı erkek çocuğu 1111 Sayılı Kanunun 2.maddesinde belirtilen yaşa geldiğinde zorunlu olarak askere giderdi. Gitmeyense, mevcutlu olarak götürülürdü. Vatan borcu, her daim namus borcuydu ve bu ülkenin insanları eskiden de, şimdi de namusluydu. Ve o yoksul evlere, şehit haberleri gelirdi, bayrağa sarılı şehit cenazelerinden önce. Dövülen döş, yolunan baş…

Bugünlerde benzin altı liraya yaklaştı ya, sakın ola ki bunu “Yeni” den belleme. Benzin dedikleri o bok “Eski” den de pahalıydı. Yemin ediyorum, benzine gelen zamlar cinayet sebebiydi(!), araç sahipleri için. Temel Abi, dişinden tırnağından artırmış beyaz bi Murat 124 almıştı ya, benzin koyacak para nerde? O vakit LPG bilmem ne de yoktu tabi, Eski Türkiye, her anlamda kıtlık kıyametti. Enerjide dışa bağımlılık tam da göbeğindendi ve çağ atlayacağız ayaklarına kamu ve özel sektör dış borçları çığ gibi tırmanırken, ithal ikameci ekonomi politikası tükaka ilan ediliyor, ihracatı teşvik politikası ayaklarına hayali ihracatla yolunu buluyordu iktidarın nüfuzunu kullanan çakallar. Ha bi de müteahhitler türemişti, mantar gibi. O güzelim yeşil alanlara bi daldılar ki sorma! Çolağın Bahçe,  Harun’un Bahçe, Ermeni’nin Bahçe ve aklına ne geliyorsa tekmili kırılıp geçirildi ve kaşla göz arasında temeller atıldı da, Kıymet Teyze’nin, rahmetli Mevlüt Amca’dan kalma tek katlı evi adeta silinip gitti mahallenin siluetinden. Caaaanım ülkemin her bir yanı yemyeşil ormandı. Gurur kaynağımız o ormanlar ateşe verilip bir gecede yok edilirdi ve bir zaman sonra da akıllara zarar inşaatlar yükselirdi kömür karası o toprakların üzerinde. Hani der ya eskiler “Anamı belleyen Kadı, derdimi kime yanayım?” diye, gözümüzün önünde dibine darı ekiliyordu her bir yanımızın.

Cari Açık dedikleri bir şey icat oldu ve Almanya’nın Alamanya olmadığının farkına bile varmadan günde on altı saat çalışan işçilerimizin memlekete gönderdikleri o Marklar bile bu açığı kapatmak için kullanılan kaynaklar arasında hatırı sayılır bir kalem olarak görüldü.

“Faili Meçhul” ler vardı, adı bile insanın kanını donduran ve failin de, fiilin de, devletin derininden bilinmesine rağmen bir türlü önüne geçilemiyordu, gazetecileri, bilim adamlarını, siyasetçileri ve öğrencileri katleden bu şebekenin/sistemin. Katli vacipti muktedir muhaliflerinin ve katli gerçekleşmemişse tehditle kan kusturulurdu, gündüz gece. Kelle koltukta, cehennemden beter günlerdi “Kral çıplak” diyenler için.

Bi statüko vardı ki, bekası hususunda en ufak bir tehdit emaresi hissettiğinde baskının, şiddetin, işkencenin hesabı tutulamazdı. Koca ülke, say ki koca bi mahpushane yahut da o koca mahpushanenin daracık avlusuydu. Herkes voltada ve voltanın raconu da malum; birbirimize çarptığımız an kopacak kızılca kıyamet.  Yasalar, yasaklar, sindirme politikaları… Yasaklanan kitaplar, hapse tıkılan yazarlar, kapatılan dernekler, zincire vurulan şiirler, sürgündeki şairler. Kaç şair, kaç yazar, kaç bilim adamı sürgünde can verdi bir bilsen.

Sanat, her medeniyette, her çağda olduğu üzere, Eski Türkiye’de de gelip geçmiş ve de mevcut muktedirlerin en baş düşmanıydı. Filmlerin sürgüne yollandığı günleri gördü bu ülke be! Sürgüne gönderilen o filmler gurbette ödüller alarak ülke tarihine hizmet etti de, aldırmadı bi Allah’ın kulu. Tükürdüler öyle sanatın içine, işlerine baktılar sonra da…

Halk kahramanı edasıyla ortalarda caka satan terörizme saplanmış sağlı sollu örgütler cirit atıyordu ülkenin her yanında ve en mahreminde kurşunlanıyordu Özdemir SABANCI, kursağında ekmeği olanlarca… Sakıp SABANCI’nın, kardeşinin haince öldürülmesi ardından, öne çıkık o çenesini iyice öne uzatıp da, bariz Kayseri aksanıyla “Düşünüyorum, düşünüyorum, neden diyorum? Nedeeeeeeen? Nedeeeeen?” deyişini hatırladıkça halen dahi içim cız eder. Nedensiz ölümler çağıydı.

Neden la? Neden?

Uğur MUMCU neden evinin önünde, aracının içinde patlatıldı da paramparça edildi ve her bir parçası neden savruldu sokağının her bir yanına? Sonra… Sonra Sivas! Bin dokuzyüzlü yılların doksanüçünün iki Temmuz’unda Sivas’ta ateşe verdiler Madımak Oteli’ni ve tam otuz yedi cana kıydılar, tarih şaştı bu işe! Daha da vahim olan ne biliyor musun? Sivas Katliamı sanıklarından ve faillerinden bazıları hatta birçoğu vekil bile oldu Gazi Meclis’e, yazık. Eski Türkiye gerçekleri böylesine akıl almaz fırsatlar sunuyordu aklından ve elinden kan damlayanlara. Ve onları koruyan bir anayasa vardı, darbeci paşa Kenan EVREN’in 1982 Anayasası… Yedikleri her boku o anayasaya dayandırdılar ve çıkış yolunu bi şekilde oradan buldular.

Düşünce ve inanç hürriyeti dedikleri evrensel metinlerde yazılı ve lise öğrencilerinin “Üniversite sınavında çıkar” diye ezber ettikleri safsatalardı. Hele ki gaflette bulunup da azıcık inanmaya gör bu safsatalara, çatır çatır fişlenirdi dupduru gençler ve sırtlarında bir ömür boyu taşıyacakları o yaftalarla bir bir yüzlerine kapanırdı tüm kapılar, zayi olurlardı. Öyle hafife alma bu dediğimi, Eski Türkiye’de “Köpek Davası” “Bebek Davası” gibi akla, mantığa ve vicdana aykırı bir takım dayanaklarla ve de anayasadan aldıkları yetkiyle başbakan ve bakanlar asıldı, asmak için yaşı tutmuyor diye duvarında “Adalet Mülkün Temelidir” yazılı mahkeme kararıyla yaşı büyütülüp de çocuklar asıldı, halen dahi incecik boyunlarına ip geçirilmesine sebep ölümcül suça dair asli  kanıt bulunamamışken yapıldı tüm bunlar ve sorumlularından asla hesap sorulamadı.

Acayip bi seçim sistemi vardı ve akşamdan sabaha sandık konurdu önümüze… İşimiz gücümüz seçip seçip ayırmaktı.  Ülkeyi siyasi ve ekonomik krize sürükleyen uyumsuz koalisyon hükümetlerinin yıktığı kabinelerin yerine bir başka uyumsuz koalisyon hükûmeti kurulurdu. Bir acayip çelişkili sarmal içinde doğumsuz doğum sancısı çekiyordu ülkem.

Yokluk, yoksulluk, işsizlik kırıp geçiriyordu ya, popüler kültür dedikleri bir akıl almaz metotla tüketim çılgınlığı pompalanıyor, kredi dedikleri banka/banker oyunlarıyla gelecek on yılımızın gelirini harcıyorduk, şuursuzca.

Hamasetin, boş vaatlerin, takıyyenin, hadsizliğin, haksızlığın memleketin anasını ağlattığı ve zengin-yoksul ayrımının günah-sevap ayrımı kadar bariz hissedildiği/ bilindiği bir amansız günahlar çağıydı.

Tüm bu sefalete çözüm olarak akıllara zarar “Asgari Ücret” komedisi… Sefaletin asgari düzeyde yasal hale getirilmiş hali, hangi çılgının aklına geldiyse bu asgari ücret vallahi son dişi kalmış canavar!

Köşe başları tutulmuş, adam kayırma, rüşvet, zimmet hak sayılmış, liyakatin yerini biat almıştı ve “Benim memurum işini bilir”  yaklaşımıyla sırtı sıvazlanıyordu her türlü pisliğin.

Yeter ki “Günü kurtaralım” dı…

“Devletin malı deniz, yemeyen keriz” di…

“Din ile aldatma, Allah ile korkutma “  diye bi şey bellemişlerdi ve ellerinde kutsal kitap, dillerinde Allah kelamıyla aldatıyorlardı zır cahil bırakılmış halk kitlelerini. Korkutmak ve ölümüne korkmaktı tek gerçek. Bir devekuşu korkusu ve önlemiyle yaşadık bir çağı, korkumuzdan kafamız kumun içinde, kıçımız kamuya amade.

Ancak Allah’ın kullarına sorabileceği sorularla kulun kulu sorgulama cüretinin yaşandığı bir hadsizlik zamanıydı Eski Türkiye!

 “Namaz kılıyor musun?”

“Oruç tutuyor musun?”

Oysa kul dediğin Allah’ın rolüne öykünür müydü? Günahların en büyüğü bu değil miydi? “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen o peygamberin işaret etiğini kimler ne maksatla çarpıtmıştı böyle?

“Eski Türkiye” nin en karakteristik klişesiyse askeri darbeler, muhtıralar, demokrasiye balans ayarı diye karikatürize edilen askeri vesayet sistemiydi. Her defasında yüreğimiz ağzımıza gelir, anamızdan emdiğimiz süt fitil fitil burnumuzdan gelirdi. On yılda bir ensemizde boza pişirirlerdi. Bıkıp usanmıştık sokakta tank paletinden, sokakta düdük sesinden…

Halka rağmen, emrinizin de, emir komuta zinciriniz de Allah bin belasını versin!

Siyaset arenası Gazi Meclis’ti ve adına “Vekil” dediklerimiz komik bir şekilde “Dokunulmazlık” zırhına bürünürdü, asilleri dışarıda bırakan o meclisin yüksek duvarları ardına geçtiklerinde. Birbirine su şişesi fırlatıp da, sövüp sayan mı istersin, sille tokat dalan mı, hatta ve hatta silahına davranıp da çekip vuran mı? Ah neler yaşadı bu ülke bir bilsen!  Siyaset dedikleri “Uzlaşı” için değil “Çatışma” için yapılırdı ve biz “Yurtta Sulh” diye seçerdik vekilimizi… Hele o seçimler konusuna hiç girmeyelim, nasıl yapıyorlarsa, ne ara yapıyorlarsa yapıyorlar ve seçimlere hile bulaştırıyorlardı, her seçim döneminde. Hiçbirimizin ne vicdanı ne de günü rahattı ya, “Kral çıplak” diyenin de hali malumdu daa!

Kürt Sorunu… Mezhep kavgaları/savaşları… Bir türlü yangını sönmeyen Ortadoğu ve kana doymayan ABD emperyalizmi… Bu toprakların altı bu kadar zengin ve üstü de bu kadar cahilken bitmeyecek miydi yoksa bu kâbus? Tek umudumuz; gelecekti! Ve gelecek dedikleri de, Kıymet Teyze’nin tepsi tepsi böreklerine çöken biz çocuklardık. Gün gelir de, biz de gelir miydik?

Dişimizden tırnağımızdan artırttığımız üç kuruşu, yüksek faiz bilmem ne ayaklarına elimizden alan bankaların bir zaman sonra içinin boşaltılması ve koca bir ömür çekilen bu sıkıntıların kerizlikten ibret olduğunun resmi bir sistemdi Eski Türkiye…

Herkes her boku yerdi ve divan kurulunca alayı “Atatürkçü” kesilirdi. Asan da, kesen de, ölen de, öldüren de, çalan da, çırpan da Atatürkçü’ydü. Nasıl bir kalıpsa artık, her dönem herkese uyuyordu! Rahmetli kabrinde fır dönüyor olmalıydı!

Yandaş, candaş, yoldaş medya anlayışı bit yeniği kadar farklılıkları uzlaşmaz çelişkiler haline getiriyor,  “Günün Yorumu” kisvesiyle “Günün Yoranı” oluyordu tüm lakırdılar.

Şeyhler, şıhlar, cemiyetler, cemaatler, tarikatlar, bir acayip kılıklı, Ortaçağ’dan fırlayıp da çağımıza düşmüş karakterler, küçük bıyıklı, büyük göbekli, başı namaz takkeli tipler ayar veriyordu mahallelerimize, aralarından aralarından ince ince… Kıymet Teyze’nin su katılmamış samimiyetteki inanç ve ibadetine şahit olmasaydık şayet, mahalle baskısından kırılacaktı belki de mahallemiz. Kıymet Teyze’nin tek katlı evi mahallenin girişindeki ilk evdi ve kıyısında bodur bir incir ağacı vardı, Kıymet Teyze’nin tüm özenine ve bakımına rağmen bir tek meyve vermezdi mendebur ya, Kıymet Teyze yine de vazgeçmedi o incir ağacına sevgi ve ilgi göstermekten. İşte, mahallenin girişindeki o ilk evin kısa ve tombul teyzesi püskürtmüştü mahallemize gelecek tüm baskıları, farkında bile olmadan.

Hadi tüm bunlar bi yana, bi de rutin hayatın zorlukları vardı. Kar yağdı ayrı dertti yağmur yağdı ayrı, güneş açtı ayrı. Çığdı, seldi, kuraklıktı derken sapır sapır kırılıyordu insanlar… Kar yağdı, okul yolu kapandı diye tatil ediliyordu okul, kimsenin aklına gelmiyor muydu acaba; marifet dediğinin bu zamanlarda okul yolunu açık tutmak olduğu?

Bir de “Beyaz Toros” lar meselesi vardı, olur olmaz yerlerde, dehşet saçan…”Kimsesizler Mezarlığı” nda çoğalırken faili meçhuller kim iddia edebilirdi ki bu ülkede bir sistem sorunu olmadığını.

 “Kıymet Teyze’nin, sabah namazına kalkabilmek için yatsı namazını dar kılıp son secdede ruhunun yarısı uykuya dalardı. Sabah ezandan önce uyanır, yaz- kış soğuk suyla abdestini alır ve dipçik gibi dikilirdi, tığ ile ilmik ilmik örerek yaptığı ve kıyılarını eski kumaşlarda çevrelediği seccadesinin başına.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?