Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

ÖLÜ ÇOCUKLAR NERESİNDEN ÖPÜLÜR?

Anası ölene öksüz

Babası ölene yetim

Eşi ölene dul denir

Peki ya evladı ölene ne denir?

Yahu sen aldırma şimdiki hallere… Bak, farkında değilim mi sanıyorsun, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’i, Arap’ı, Müslüman’ı, ateistiyle,  arsızı, hırsızı, uğursuzuyla nasıl da kötü olduk! Aklım almıyor yahu, bu kadar kötü insan nasıl bir araya gelebildi de dünyayı bu hale getirdiler. Yok, olmaz, bunların hiç birini bir kadın doğurmuş olamaz, bunların hiç biri bu gökyüzü altında doğmuş, büyümüş, yemiş, içmiş, sevişmiş olamaz. Şu maviyi görüp de kötü olmak nasıl mümkün olabilir, aklım almıyor.

Sözlerime bakma sen benim, ben de öyle çok fazla aldırmam sözlere… Sözler yıkar bazen, tarumar eder ama gözler mühimdir. Sözlerimle yıktıklarımın alayını gözlerimle yaparım ben… Bunca ölüm, savaş varken ve çocuklar patır patır ekilirken toprağa, yok, olmaz, gözleri yoktur bunların! Ben, gözlerine bakmadıklarımın sözlerine çok da itibar etmem, aklında olsun.

Çocuklar neden ölüyordu?

Belki de ölümlerin tek izahı vardı be; doğdukları için ölüyorlardı. Sonuçta veren Tanrı’ydı, Tanrı verdi Tanrı aldı! Kime nesi?

Ne çok çocuk öldü be! Ölen çocuklarını neresinden öpüp de toprağa koydu anaları, babaları?

“Ölü çocuklar neresinden öpülür?”

Şimdilerde üzgünüz değil mi? İstesek yaşardı o papatya yüzlü çocuklar!

Üzgünüz!

Hıh!

Olan olduktan sonra yemişim la ben öyle üzülmeyi! Bu türden üzülmeler var ya, sakın inanma, masum değildir, işin içinde vicdanını rahatlatma ve günah çıkarma gibi ucuz hesaplar vardır. Biz, sonuç odaklı olarak tavır geliştiriyoruz ne yazık ki! Olayların sonuçlarına göre üzülüyoruz, seviniyoruz, küsüyoruz, barışıyoruz… Sebeplere kapalı, kulağımız, gözümüz, dilimiz, dişimiz… Oysa sebeplere göre tavır geliştirsek ölmeyecekti hiçbir çocuk!

Çocuklar ölüyor!

Bu düzenin şifresini yanlış aldım belki de, mutlu bir adam olmak için “iyi olmak” yerine “iyi oynamak “lazım belki de, ben orada kaçırdım ipin ucunu.

2015 yılı ağustosunun son günlerine doğru Hopa’yı sel vurdu!

Hopa Deresi, ta dağların kökünden irili ufaklı derelerle beslenerekten Karadeniz’e akar.

Akar mı dedim?

Akardı bi zamanlar!

Sonra HES diye bi şey icat ettiler ve derelerin suyunu hapsetmek, dere yataklarını değiştirmek istediler, bu konuda bi sürü iddia ortalıklarda dolaşıyor ya, günahı vebali boyunlarına artık. HES’in Hidroelektrik Santrali diye açıldığını bilmez bizdeki çocuklar, HES deyince akıllarına direkt ölüm gelir.

Karadeniz Sahil Yolu dediler ve kıyıya boncuk gibi dizilmiş o güzel kentlerin denizle bağını kestiler. Kara saplı bir bıçağın böğrümüze girmesi gibi kentlerimizi yardı sahil yolu…

”Etmeyin daa” dedik!

“Bu kentlerin, denizle bağını kesmeyin, kıyılarımızı doldurmayın, denizimizi çalmayın, güneyden geçecek çevre yoluyla çözülür bu iş “ dedik.

Din-le-te-me-dik!

Deniz verduğuni alur daa!” dedik.

Din-le-te-me-dik!

Sonra ne mi oldu? Her yağmur yağdığında sel oldu! Dağlar patır patır döküldü şehirlere ve çamurlu sel suları önüne geleni alıp sürdü denize denize. En çok da çocuklar çaresiz kaldı kudurmuş sel suları karşısında. Çok çocuk öldü, sayamadık, saymadık.

Sonra HES’lerle daldılar derelerimize ve doğanın hırsı iyice arttı. Sonra Hopa’da sel oldu, dört yaşında bir erkek çocuğunu kaptı çamurlu sular. Adı Taha’ydı. Kıyısında oynadığı Hopa Deresi, sonu oldu küçük çocuğun. Babası, elinde oğlunun emziği, ayaklarında derman kalmamış, haykırıyor, yağmur bulutu biriktiren gökyüzüne doğru.

“Oğluuuum! Nerdesin babacığım? Emziğin burada sen neredesin oğlum?”

İnsanın ciğerini söken bir haykırış…

“İhmal var ihmal” diyor aynı baba.

Var elbette! Hem de ne büyük ihmaller var! Bir çocuk ölmüşse, hangi sebeple olursa olsun, bir çocuk ölmüşse ihmal vardır. Hem da akıl almaz büyüklükte, kastı da aşan ihmal, ihmaller zinciri var demektir.

Ah be çocuk!

Ah be güzel çocuk!

Gülen, dil çıkaran, türlü şaklabanlıklar yapan fotoğraflarını koymuşlar her yere, haber niyetine senden bahsederken televizyon kanalları, gazeteler. Ne kadar da güzelsin öyle!

Madem ölecektin be çocuk, madem ölecektin, neden bu kadar güzeldin?

O küçük çocuk, Karadeniz’in balçıklı dibinde bi yerlerde, cansız! Arayacaklar, santim santim tarayacaklar her bir yanı ve belki de bulacaklar, iyice çamura belenmiş bedenini… Babası çok sarılacak, sımsıkı bağrına basacak ve öpmek isteyecek.

“Sahi, ölü çocuklar neresinden öpülür?”

Mahallenin ucuna doğru tek katlı, gecekondudan hallice evler sıralanırdı…

Dip dibe, birbirine yaslanmış, pencereleri paslı demir parmaklıkla kaplı ve tül perdeleri hep kirli hep yırtık, yoksul evler! Kafası bitli, sırtı uyuz, elleri kolları kangrenli, ciğeri verem, gözleri katarakt evler…

Mahallenin ucuna doğru tek katlı, gecekondudan hallice evler sıralanırdı…

O evlerin en ucundakinde yaşardı kalaycı ve ailesi… Adı neydi? Yusuf! Hasan! Ahmet! Mehmet! Adı neydi kalaycının? Çok mu lazımdı adı? Kalaycıydı işte! Başka adı ne edecekti ki? Kalaycıydı ve yoksuldu, bu da ona yeterdi zaten!

Tüm mahalle, ekseriyeti, çok yoksuldu zaten o nedenle de ayıp değildi ya yoksulluk. Kimse kimsenin saçının dibindeki yoksulluk izlerine aldırmazdı. Yoksulluğu kadar da, ondan da çok çocuğu vardı kalaycının! Hadi kalaycıyı anladık da, bir kadının o kadar çok çocuğu doğurabilmiş olması şaşılacak şey! Biri beşikte, biri eşikte, yoldaki de karnındaydı hep… Çok oğulları, çok kızları vardı kalaycının hepsi de mahallenin ucundaki evler gibi yoksulluktan kırılan… Basma entarilerinin alı da gülü de adamakıllı solmuştu çok kızlarının ve yama üstüne yama vardı çok oğullarının pantolonlarının dizlerinde, kıçlarında. Yoksulluğu zengin, tüm mal varlığı paslı bisikletiyle, aha ha bu evi, karısı, çok kızları ve çok oğullarıydı!

Tanrım, o çocuklar yaz kış hep yalınayaktı. Hele kışın, bıçak gibi kesen soğuğa ve jilet gibi buzlara o yalınayakla nasıl basarlardı da, nasıl hasta olmadan kalırlardı? Sanırım yoksulluk her türlü beladan koruyan bir kalkandı da!

Evlerin damlarına çakılmış bir düzenekle elektrik verilirdi, yoksulluğun karanlığına ve badanasız, nem kokulu odaların tavanlarının tam orta yerine asılan yuvarlak ampullerle aydınlanırdı en karanlık geceler. Elektrik, bir tek aydınlanmak için kullanılırdı. Elektrikle yapılacak başka bir şey de yoktu zaten! Evlerin damındaki o düzenekler için hiçbir koruma alınmazdı, kablolar çıplak ve ortalık yerdeydi ve bir çocuk uzansa dokunacak seviyede… Kalaycının eşikteki kızlarından biri uzanmış ve dokunmuş o çıplak kabloya… Öyle bir çarpmış ki elektrik, karararaktan kavrulmuştu küçük kız. Gözleri, ağzı, yanakları, elleri, ayakları hep patlamış, yarılmış, iç organları parçalanmıştı kütür kütür… Öyle korkunç, öyle feci ölmüştü kalaycının çok kızlarından biri.

Çok kız ve çok erkek doğuran anası bir tam gün oturdu kızının, yanmış, kavrulmuş, parçalanmış ölüsünün başında… Kızı, sarıp sarmaladılar, küçücük bir bohça gibi yatırdılar badanasız odanın döşemesiz zeminine ve anası bir tam gün ağıt yaktı.

Oyy kuzum ben senin nerelerini öpeyim ciğerim oy” diye.

Sahi…”Ölü çocuklar neresinden öpülür?” 

Aylan Kurdi…

Hani bazı olaylar vardır, tarihin yakasına pençe geçirir, tam alnının çatısına mührünü basar ya, işte Aylan Kurdi‘nin hikâyesi de öylesindendir… Tarih, Suriyeli bu küçük çocuğu asla unutmayacak… Kıyıya vuran çocuk cesetleri! İnsan neresinden ve nasıl başlayacağını bilemiyor vallahi.

Denizin çocuklarıyız biz, Karadeniz hep yamacımızdaydı, çok can aldı ha bu kudurmuş dalgalar ya, biz yine de küsmedik kararıp duran denizimize. Bizde “deniz kendine ait olmayanı dışarı atar” denir ya da ne bileyim bu manaya gelecek bi şeyler denir işte. Aslına bakarsan atasözü olacak ciddiyette sınanmış bir olaydır ya,  Aylan Bebek’in hayatına diyet bu hikâyeden çıkmasın o atasözü isterim.

2 Eylül 2015

Eylül’ün ilk günleri ve daha dün Dünya Barış Günü’ydü. Aylan Bebek’in cansız bedeni henüz kıyıya vurmamıştı ve ben sosyal paylaşım sitesindeki hesabımdan şöyle demişim.

Barış yoksa çocuklar ölür...
Kuşlar ölür...
Çiçekler ölür...
Fidan boylu gençler ölür...
Babalar ölür...
Eşler, sevgililer, sevgiler, aşklar ölür...
Umutlar, hayaller, rüyalar ölür...

Barış yoksa vicdanlar ölür ve türküler susar bi yerlerde, çığlık çığlığa...

Barış yoksa, kanla, gözyaşıyla ve ağıtlarla yazılır tarih, sessiz sessiz ...

1 Eylül Dünya Barış Günü'den aldığım yetkiye dayanarak: Barış Hemen Şimdi! 

Barıştan önce Aylan’ın bedeni vurdu Bodrum kıyılarına. Muktedirlerin saltanatının devamı için, sırça köşklerde verdikleri kararlar ve emirler nezaretinde başlayan savaşla yeryüzündeki cehenneme döndü Suriye ve Arap Yarımadası. Sahi hiç düşündün mü, neden böyle oldu bu coğrafya? Çok fazla kafa yormadan değinmek lazım aslında şu “Arap Baharı” dalgasına…

Arap Birliğini esas alan “BASS” adıyla anılan partileşme süreci, Arap Yarımadası’nda hedefine ulaşacaktı. Yerin üstünde bunca cahili ve yerin altında bunca zenginliği olan ve asırlarca Avrupalı emperyalistler tarafından sömürülen bu coğrafyanın şimdi antiemperyalist bir ideolojiyle bir araya gelmesi, birlik oluşturması aynı ya da benzer bir yönetim şekline sahip olması ABD başta olmak üzere diğer emperyalist ülkeleri tedirgin ediyordu. Ediyordu çünkü onlar, güçlerini, azametlerini ve zenginliklerini bu coğrafyanın potansiyellerine borçluydu.

İkinci Dünya Savaşı emperyalistlerin kendi aralarında çıkardıkları son paylaşım savaşıydı ve bundan sonra bir daha asla birbirleriyle savaşmayacaklardı. Birbirleriyle savaştıklarında zayıflıyorlar ve dünya onların aleyhine bir dengeye kayıyordu. O halde bölgesel savaşlar çıkartacaklar ve bu savaşları besleyecek silahlar icat edip satacaklardı. Çocuklar, kadınlar ve bilumum siviller yaralanacaktı, kolları bacakları kopacaktı ölümden beter ve ilaç satacaktı o emperyalistler o yaralılar için. Hep kaos ve bir iktidar boşluğu olacaktı Ortadoğu’da ve bereketli Arap topraklarında, işte o kaos ve iktidar zaafı demokrasi hayallerini besleyecekti, o emperyalistler de demokrasi götüreceklerdi üç yılda bir buçuk milyon insanı katlederek.

Tüm bu hayal ve planlar, Kaddafi, Saddam ve Esad gibi BASS Partisinin gücüyle diktatörleşen liderlerin antiemperyalist tavırları yüzünden tehdit altındaydı, o tehdittin ortadan kaldırılması için de Büyük Ortadoğu Projesi başta olmak üzere birçok lokal proje bir bir hayata geçirilip bu günkü noktaya gelindi.

Suriye uzun zamandır ateş altında… Dün aynı tablolar Irak’ta, Libya’da, Mısır’da yaşanmıştı ya bu ülkeler, kolay çözülmesi nedeniyle Suriye kadar gündemde kalmadı. Kalmadı ya, bu ülkelerde de iç savaş halen devam ediyor ve edecek de. Çünkü emperyalistler tüm Ortadoğu’da ve Arap yarımadasında sürekli ve sürdürülebilir savaş taktikleri geliştiriyor.

Suriye’de değil başını sokacak bir saçak altı nefes alacak bir noktacık dahi kalmadı. Orada her türlü şiddet her türden komplo teorisi ve her türden terör mevcut. Suriye yeryüzündeki cehennemin tam da adıdır. Çocuklara, kadınlara ve savaşmak istemeyen erkeklere düşen tek şey var; mülteci olmak. Artık Suriyeli kimliği mülteciliğe evriliyor ve Türkiye’nin her yanına sığındılar, sığınamayanlar Avrupa ülkelerine geçebilmenin hayalinde. Çatlak patlak botlarla açılıyorlar denize, küçücük bir umut işte. O umut ne kadar büyükse, bot o kadar küçük… Batıyor o botlar istisnasız, can yeleksiz çocuklar boğuluyor engin ve derin sularda ve ölü bedenleri vuruyor kıyıya, demek ki yalanmış çocukları meleklerin koruduğu. Suriyeli çocukları ilk melekler terk etmiş meğer Aylan Kurdi’den bildik.

Ülkelerini, doğdukları doydukları toprakları terk edip de mülteci konumuna düşenler, sağ salim ulaşabildikleri yerlerde hayvandan beter muamele gördüler ya, öyle vicdansız eleştirilere maruz kaldılar ki gördükleri muameleyi gölgede bırakır… Efendim neymiş “sağlıklı, güçlü adamlarmış, kaçacaklarına savaşsınlarmış” bu nasıl vicdansız, nasıl acımasız ve nasıl sorumsuz bir eleştiridir. İnsanlar savaşmıyor diye, savaştan kaçıyor diye eleştirilir mi lan! Kim ki emperyalist oyunların ve tezgâhların bir sonucu olarak ortaya çıkan/çıkartılan savaşlarda savaşan taraflardan birini tercih etmiyor ve savaşı her yönüyle reddedip, yollara düşüyorsa, şu insanlık tarihi adına ona ödül verilmelidir. Savaşmayıp da mülteci olmayı seçenler, en kutsal hak olan yaşama hakkını yücelten cesur insanlardır.

Ey savaşmayanlar!

Ey savaşı reddedenler!

Öldürmeyenler! Ölülerini yüreklerine gömenler!

Ey yaşamın peşinde, yaşam uğrunda mülteci olanlar!

Ey yurdundan edilen yurtsuzlar!

Sınır boylarında, umut kapısı arayanlar! 

Hepinize binlerce kere teşekkür ediyorum, gelecek nesiller için. Hepinizin bir bir gözlerinden öpüyorum… Olsaydı bir ülkem, kimselerin hesap sormayacağı topraklarım olsaydı bir an bile düşünmeden sererdim önünüze, birlikte yaşamak, üretmek ve tüketmek adına. 

Suriye’deki o ölümcül kapışmadan kaçıp da Türkiye’ye sığınan o insanlar, aç ve açıkta, metro istasyonlarında, köprü altlarında, horlanarak tekmelenerek itilmiş, ötekileşmiş, iyice hayvandan bellenmiş bir hayat sürüyor şimdi.

İşte bir Suriyeli için vatan dediğinden geri kalanlar. İşin daha da kötü yanı bu görüntüler geri kalan bile değil, bu kalıntıların arasında halen savaş var ve halen üzerine bombalar yağıyor. Bu topraklar bir daha asla vatan olmayacak biçimde yok oluyor. Ve gitmek kalıyor Suriyeliye-

Artık bilim ve teknoloji çağındayız, yirmi birinci asırdayız. Modernizmin ve insan haklarının zirve yaptığı o umut çağındayız. Bu çağın her şeyi değişik olduğu gibi savaşları da değişik işte. Yeniçağın yeni moda savaşlarında en çok çocuklar ölüyor şimdi. Kim ne kadar çok çocuk öldürmüşse o kadar güçlü demektir. Bu çağda, o çocukları savaşlardan ve ölümden korumak isteyenler de “terörist” ilan ediliyor. Çocuklar ve teröristler düştüğü yerden mantar kafalı bulutlar çıkartan bombalarla yok edilir bir güzel ve birkaç saniye timsah gözyaşı dökülür, henüz soğumamış bedenleri toprağa konulur konulmaz da yenilerinin katli için emir verilir.

“Ateş!”

Ve okyanuslar aşarak demokrasi gelir bu coğrafyaya ve bu demokrasi sayesinde Aylan Bebek’in ölü bedeni vurur Bodrum sahillerine… Sahi “ölü çocuklar neresinden öpülür?” biz de orasından öpelim Aylan’ı ve diğerlerini. 

Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar

Ya ölmeli cellatlar

Ya da

Hiç doğmamalı çocuklar

Ey zalimler!

Ey vampirler!

Ey faşistler!

Ey ruhlarını ve vicdanlarını satmışlar!

Birbirinize istediğinizi yapın! Gözlerinizi oyun, kulaklarınızı kesin, karınlarınızı deşin, derilerinizi yüzün, kezzap içirin birbirinize, kurşunlara dizin, yağlı urganlarda sallandırın, boklu sularda boğun ama dokunmayın çocuklara!

Küçük çocuklar büyük çocukların ardı sıra, onlardan kalan kazaklarla, pantolonlarla, ayakkabılarla büyür. Büyük çocuklara kıymanızdan belli lan küçük çocuklarımızın asla büyüyemeyeceği. Üzerine parmak sallanması bile günahtan sayılacak o çocukların, tuzlu suya iyice doymuş cansız bedenlerinin kıyılardan toplanması ne demektir yahu! Hangi dine mensupsunuz siz? Hangi Tanrı size bu izni verdi? Hangi  kitapta yazıyor tüm bunlar?

Gel de sus bakalım!

Gel de gözlerini pörtlete pörtlete, dişlerini sıka sıka, öfkeden kudura kudura etme şimdi bu lafları!

Silah tüccarlarının, eli ve zihni kanlı savaş bezirgânlarının önü kesilmezse 2 Eylül 2015 tarihinde kıyıya vuran Aylan Kurdi’nin ve diğer çocukların ölü bedenleri karşısında ettiğiniz o ah vahlar ve döktüğünüz o timsah gözyaşları karşısında diyecek en doğru söz ne olacak dersin?

“Bakan gör” olmak lazım ya, vicdan da, mantık da bunu emreder ya, insanoğlunun yavşak bir fıtratı var ne yazık ki, işte o yavşaklığın bir gereğidir bunca “bakan kör” olmamızın sebebi.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.