Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

ORDULU OLMAK

Burası, 40-41 derece kuzey paralelleri ve 37-38 derece doğu meridyenleri arasında, Karadeniz’in kıyısında; havası da, insanı da, bir hoş memleket!

İnsan, doğduğu ve yaşadığı yere benziyor zamanla. Bakarsan, gökyüzü her yerde aynıdır. Toprağa ne ekersen onu biçersin ve suyun rengi de, tadı da, işlevi de aynıdır her yerde. İnsan dediğin de aynıdır, rengi, parmak izi, ırkı, dili, dini, cinsiyeti farklı olsa da; iki gözü, iki kulağı, iki kaşı, iki yanağı, iki kolu, iki bacağı, iki ayağı vardır hepsinin ve sadece yüreği tektir. Beyin bile iki lopken, böbrek, ciğer bile çifter çifterken; yürek tektir. İnsan dediğin de dünyanın her yerinde aynıdır işte; tek yürekli. Buna rağmen doğduğu / yaşadığı yeri bambaşka görür. Yaşadığı yere de, yaşadığı yerin insanlarına da bambaşka anlamlar yüklüyor insan. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı o muhteşem romanında şuna benzer bir ifade vardı “yaşadığın toprakların altında ölülerin yoksa sen o toprakların adamı değilsin demektir” her yerde aynı olan topraklara bunca anlam katıyor olmamızın esas sebebi belki de buydu.

birol öztürk5

Topraklarımızın altında çoğaldıkça ölülerimiz, anlam kazanıyordu tüm anlamlarımız!

Bir tarih, Amerikalı bir heyeti misafir ediyoruz. Mıdı’nın Yeri’nde balık ısmarlayacağız ve tam da güneşin batış anına denk geliyoruz. Güneş kızıl kızıl batarken, deniz dediğin de karıncanın su içtiği; çarşaf gibi… Hafif hafif sallanıyor denizin yüzeyi, komple ve o kızıl ışıklar oynaşıyor sularda.

Yanımdaki misafire dönerek diyorum ki:

“Sana dünyanın en güzel manzaralarından birini göstereyim ister misin?”

Bu kadar iddialı bir teklifi elbette geri çevirmedi misafirimiz. İyice kıyıya gidip, denizin üzerinden kızıl kızıl batan güneşe ve kızıllıkla şehvetli bir sevişmeye tutuşmuş denize baktık. Su ve taze yosun kokusu. Misafirimiz döndü, gülümsedi.

“Dünyanın başka yerlerini görmeden bu kadar iddialı olmamalısınız.” Dedi.

Belki haklıydı. Belki de dünyanın en güzel manzarası onun yaşadığı enlemlerde ve boylamlardaydı. Ama burası da altında ölülerimizin çoğaldığı topraklardı ve elbette dünyanın en güzel , en anlamlı yeri olacaktı. Dünyanın birçok yerinde birçok manzaraya şahitlik ettim ama güneşin bu kadar güzel battığı bir yeri henüz göremedim.

Yine çok mu iddialı oldu?

Peki, o zaman şöyle diyeyim: bence, Ordu, bu zamana kadar gördüğüm en güzel manzaralara sahip bir kenttir.

Nasıl şeydi Ordulu olmak?

Ordulu olmak:

Patatese gostil, mısıra darı, fasulyeye fasille, domatese domatis, patlıcana baldırcan, mantara tırmıt demektir.

Turşuyu kavurarak, makarnaya ve bulgur pilavına toz şeker ekeleyerek yemektir.

1965 yılından beri aynı mekânda, sesten hızlı pide üreten “Meşhur Pideci” de, bol tereyağlı ve tercihen kıymalı pideleri, kalbe giden üç ana damar yüzde seksen tıkalıyken bile, cesaretle gövdeye indirmektir.

Geçtiğimiz günlerde, Meşhur Pideci’nin hizmet verdiği, şehrin göbeğindeki o kıyıda köşede kalmış mekânın önünden geçerken, tam karşı duvarına çizilmiş o resim dikkatimi çekti. Fotoğrafını çekmek üzere davrandım ki, görevliler duvar dibindeki çöp kovasını ve fırçayı aceleyle kıyıya çektiler.

“Ben olsaydım, duvarın iki yanına birer çiçek koyardım” dedim.

Görevlilerden biri duvarın bir yanında, diğeri öteki yanında durdu hemen.

“Abi, bizden güzel çiçek mi var?” dediler.

Ordulu olmak: İşte böyle güzel bir zekâ ve bakış açısı demektir.

“Elli” ye “Eeeelli” demektir ve eeelli yıl hayalini kurduğu teleferikle Boztepe’ye yedi dakikada çıkarken, sıkıntıdan patlamak demektir.

Şimdi, bu teleferik konusu açılmışken fıkra tadında birkaç anekdotu da paylaşmak kaçınılmazdır. Teleferik kabinlerinin üzerinde Ordu’nun ilçelerinin adı yazılıdır: Gülyalı, Perşembe, Fatsa, Ünye, Aybastı, Kabataş, Çamaş, Çatalpınar, Kumru, Korgan, Kabataş, Gürgentepe, Kabadüz, Ulubey, Gölköy, Mesudiye, İkizce, Çaybaşı. Kabinler belli bir hızla gelir ve neredeyse hiç hız kesmeden istasyona girer, işte o esnada kabine girip yerini alman gerekir. Teleferiğin hizmete yeni girdiği zamanlar, yaşlıca bir hemşerimiz biletini alır ve kabinlere binmek üzere istasyona geçer. Ancak bi türlü binmemektedir. Gülyalı gelir binmez, Ulubey gelir binmez, Çatalpınar gelir binmez… Görevli dayanamaz ve gider yanına,

“Emmi neyi bekliin?Binsene” der.

Amca, başını dimdik kaldırır ve kendinden pek de emin.

“Ben Aybastı’ya gidecem”

Hani o, Karadenizli, Temelli memelli fıkralar var ya, bana sorarsanız bunların alayı doğru ha! Ordulu olmak: Fıkra kahramanı gibi ortalarda dolanmaktır.

Teleferikle ilgili bizzat yaşadığım bir anektodu da paylaşıp devam edeyim.

Bayram mıydı, hafta sonu muydu neydi şimdi pek hatırlamıyor ama teleferik istasyonu önünde deli sıra vardı. Bileti aldık ve sırada bekliyoruz. Sol yanımız, Boztepe’den gelenler rahatça geçebilsin diye boş, koridor halinde. Derken gençten biri, sıra bekleyen bizi solladı ve kabinlere yöneldi. Ben ki, böylesi şık ortaları hiç kaçırmam, gelişine vururum yani.

Hop birader, sıra var görmüyor musun?” diyorum.

Delikanlı şaşkın ama bu şaşkınlık fıkra tadında bir ahmaklık sosuna bandırılmış.

Ee ama sol taraf booooş” dedi.

Gülümsedim.

“İyi ama burası da otoban değiiiil”

Ordulu olmak: her koşulda herkesin haklı olması demektir.

Dedeye “gocaman”, nineye “keyfanı” , amcaya “emice” demektir.

“Ağzına davun çıkasıca“andırın hızanı” gibi ağır küfürler bilmek ve etmektir.

Ordulu olmak: Ordu’dayken bile Ordu’yu özlemektir.

Ağustos ayında fındık toplamak, çuvallanmış fındığı yatak odasında saklamaktır.

Tüm meyveleri ağaçlarının kabuğundan, yaprağından tanımaktır. Malocanı, sakarcayı ziyafetten bellemektir.

Ordulu olmak:

Çalı çileği ve orman gülüyle kaplı o yüksek dağ köylerinde karalastik giyerek geçen çocukluk demektir. Türkülere konu o derelerinin kıyısında menekşe ve papatyaların koyun koyuna açmasına, yaşam sevinciyle dolaraktan, her sene, baharla birlikte bir kere daha şahit olmaktır.

Hekimoğlu’nu söylerken aynalı martinle tam alnının çatısından vurmaktır zalimi!

Ordulu olmak:

Ünyelilerin Ordulu gibi hissetmemesi demektir biraz ya, et tırnaktan ayrılmaz en nihayetinde. En çok da Ünyelileri sevmektir ama bir Fatsalının yanında bunu saklamaktır. Çünkü Fatsa da candır, göz bebeğidir bi yerde.

Değil iş miş, halk oyunlarında bile el ele, kol kola tutmamaktır. Ordulu olmak: Kafana göre takılmaktır.

Çöpü deniz kıyısına dökmek, martıyı havada hamsiyi tavada görmektir.

İstikbal Gazetesi’nin “Bunları Biliyor musunuz?” köşesini okuyup da, hiiiiç okumuyormuş ayaklarına yatmaktır.

Birbirimize olmadık işler etmek, olmadık laflar deyip de, birbirimizden vazgeçememektir.

Mıdı’nın Yeri’nde, müzmin garson Halis Abi’nin güleç yüzüyle rakı balık demektir.

Rıhtımın amatör balıkçılara kâh açılması kâh kapanması demektir.

Şartlar ne olursa olsun, her daim en iyisini giyinmek ve Fidangör’ün hem yenisinde, hem de eskisinde tur atmayı ritüel haline getirmektir.

Vosvos’u, uğrunda festival organize edecek kadar sevmek ve icabında Enis Ayar olmaktır.

Özkök Market, Kalafatlar, Sağra, Soya, Ünye Çimento, şehrin her yanına yayılmış fındık tüccarları ve fabrikaları demektir.

Şimdilerde gitmesek de, görmesek de, o köylerin hepimizin olması demektir.

Ordulu olmak:

Daracık sokaklarda ve Düz Mahalle içinde deli deli gezmek demektir. Menekşe Sokak sırtlarında Üç Kız Yan yana demektir.

.

.

.

Düz Mahalle içinde

Deli gezerim deli

Benim yârim vallahi de

Ordu’nun en güzeli

.

.

.

 

Ayağın taşa takılsa, yere düşene kadar en az üç kişinin koluna girmesi; delilerini ve kargalarını kaybetmek demektir.

Bülbül Deresi’ne Boklu Dere deyip, Boklu Dere hikâyeleri yaşayan çocuklar demektir.

Civil Deresi’nin suları kuruduğunda itfaiye araçlarıyla dereye su basmak, Melet kıyısında serpmeyle balık avlamak ve avladığını da, yeryüzü sofrasında bir büyük rakıyla hüpletmek demektir.

Ordulu olmak:

Karadeniz’e kafa tutup da, allı güllü bir takayla denize açılıp, canı pahasına ağları karanlık sulara sermek demektir.

Uzun Saçlı’nın Yeri’nde adabınca çay içmek, Vonalı Celal’in Zihni Sinir’e parmak ısırtan turşuları demektir.

Konak Sineması, Ordu Sineması ve Buket Pastanesi hatıratıyla şenlenmek, bu gününü geçmişle yâd etmek demektir.

Çambaşı ve Aybastı Yaylası’nda lezzeti tarifsiz et ziyafeti ve de Piraziz’i Ordu’dan saymak demektir.

Hızlı konuşup, yavaş düşünerek, en hızlı ve köklü değişikliklere hemen ayak uydurmak demektir.

Ordu Tostu’nu Ufuk Gazoz eşliğinde gövdeye indirirken, Kamil Sönmez, Ümit Tokcan türküleri dinlemek, Dursun Ali Akinet’le göğsün kabarması ve klarnet ustası Ahmet Özdemir’i rahmetle anmak demektir.

Orduspor’u koşulsuz sevmek ve “Mor Menekşeler” in moruna ayrı, akına ayrı anlamlar yüklemektir.

Her an ve her yerde, herkes tarafından siyaset ve futboldan çok “fındık fiyatının “ konuşulması demektir.

Ordulu olmak:

Şu satırlara kadar okumuşsan, Birol Öztürk’e tahammül etmektir.

Burası, 40-41 derece kuzey paralelleri ve 37-38 doğu meridyenleri arasında, Karadeniz’in kıyısında, havası da, insanı da, bir hoş memleket!

Belki, bu satırların altına kusmuk gibi tespitler eklemek isteyeceksin ama unutma dostum, güzellik dediğin biraz da bakan gözdedir.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.