evden eve nakliyat eşya depolama Nakliyat nakliye uluslararası evden eve nakliyat gebze nakliyat
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ

Köydeki bel vermiş eski evimizin bahçesinin hemen alt yanında koca bir “Bal armudu” ağacı vardır. Eve gelirken sol alt yanda, giderken sağ alt yanda... İki çocuk el ele verip de kucaklamaya kalksa kolları yetişmez, öyle bir kalınlıkta gövdesi. Kara kabukları sert mi sert, yarık yarık. Kara bir kaya çentik çentik işlenmiş gibi... İhtişamlı dalları, dua eder gibi Tanrı’ya, her mevsim açık göğe... Yaprakları arasında oynaşır rüzgârla güneş, kadim hikâye...

 “Bu ağacı kim dikmiş?” diye sorarım yüz yıllık dedeme, yanına gittiğim zamanlar.

Dedem, iyice kısarak ihtiyar gözlerini ve de gururla dikerek başını;

“Dedem” der.

Neler gelip geçti şu kapıdan. Ne düğünler, ne sevinçler, ne mutluluklar ve ne ölümler, hüzünler ve ne ayrılıklar gördü... Ne kavuşmalar... Her şey değişti... Çocuklar büyüdü, büyükler yaşlandı, şimdi yeni çocukların ayakkabıları çoğalıyor eşiklerde, her bayram. Zaman acımasız, o çocukların bile eksildi ayakkabıları, ağıtlar gördü şu kapı. Tüm bunlara olup biterken bal armudu ağacı hep oradaydı. Tüm sevinçleri ve hüzünleri usul usul bağrına çeken bi totem.

Ağaca kıyamıyor dedem... Nasıl kıysın; dedesinin yadigârini, bir dede olarak torunlarına yadigâr bırakabilmenin gururunu yaşarken... Dedem, tüm hatırasını bal armudu ağacını kerteriz alarak anlatıyor.

Ordu...

Diğer tüm kentler gibi Ordu da büyüdü. Büyürken esir aldı beton, her kent gibi Ordu’yu da. Yaşına, cinsine bakılmaksızın kesilip atıldı ağaçlar ve bastılar betonu köklerinin üzerine. Beton sadece ağaçların değil, üzerine sıvandığı toprağın da kabiriydi ya, kimin umrunda. IBAN gücü, iman gücünden daha baskındı.

Hani öyle bi yerde yaşıyoruz ki ayakkabımızın altından düşen çamurun üzerinde bile ot, çiçek büyür bi zaman sonra. Yeşillendirmek için ekstra bir çabaya ya da büyük bir masrafa gerek yok yani. Yapılacak tek şey; mevcuda zarar vermemek bir de gölge etmemek. Başka ihsan istemez hani.

Lise yıllarımızda lise caddesi boyunca yürür Atatürk Parkı’na gelirdik. Atatürk Parkı, çeşit çeşit ağaçlarla ve çalı formatında süs bitkileriyle nasıl huzurlu bir yerdi. O yeşil yapraklı çalıların arasına tahta masa atarlardı ve masaların etrafında dörder tahta sandalye... Kıyısı köşesi sigara basmaktan kararmış mika küllükler... Çoraba zulalanmış “Samsun” ya da “Maltepe” sigarası, “Malazlar” marka kibrit ve de serde ilk delikanlılık...Tüm bitkilerin kökü yerde.İnsan dediğin kadar kıymetliydi bir kök menekşe bile.

Şimdilerde “Ters Ev” yaptılar oraya, Atatürk Parkı’nın o kısmına, tüm o hatıraları ve güzellikleri yok sayarak... O güzelim ağaçları, çalıları kesip, çiçekleri ezerek.

O Ters Ev’in kaça mal olduğunun şu raddede hiçbir bir önemi yok. Mesele paranın çok çok ötesinde.

Ev ters olsa da meseleye düz ve düzgün bakmak istiyorum. Yaptığım, yapacağım değerlendirmenin siyasetle ilgisi yok. Keza siyasetten çakmadığımı her fırsatta söylerim.

Bir zamanların Atatürk Parkı’nın başka bir kısmı şimdilerde “Teleferik İstasyonu”... Artık yedi dakikada çıkılıyor Boztepe’ye. Boztepe de kanayan başka bir yara ya; şimdi bu pilav, bu kadar suyu kaldırmaz. Pas geçelim onu. Teleferik kurulurken de bir sürü tantana olmuştu. Ne “Tan” a ne de “Tana” ya kulak asılmıştı o zamanlar da.

Özellikle tur firmalarıyla şehrimize gelenler için program dahilinde uğrak yerlerinden biri; teleferikle Boztepe’dir. Yani bu mekân, şehre gelenlerin ilk temas noktasıdır.

Hadi bakalım çişi geldi ziyaretçilerden en az birinin!

Sırtı muazzam bir itinayla mor beyaza boyanmış o Ters Ev’in arz-ı endam eylediği yerde iyi kötü bi umumi tuvalet vardı. Yıkıldı! Koca gövdeli, koca dallı, dipdiri ağaçlar vardı. Kesildi. Çişi gelen için “Çort dibine işe” diyeceğim de e onlar da kesildi. Hadi bakalım koskoca “Büyükşehir” de, ziyaretçilerin işeyeceği bir yer yok.

Hadi elin oğlunu geçtik. Sıkar azıcık mesaneyi, otobüse binince ilk benzin istasyonunda mola ister. Görür hacetini.

Ya biz?

Mesela; gün boyu evde bebeğiyle ve ev işleriyle ilgilenen genç anneyi hafta sonu güneşe çıkarsa genç baba... Gelseler Ters Ev’e... Giriş ücretini ödeseler trınk. Eh bebek bu, altına yaptı mesela. Ya da ne bileyim huysuzlandı, azıcık emse anasını susacak...

Ya da bi genç kıza sürpriz yaptı diyelim metabolizması acil ped kullanması gerekti... Bunun gibi bi sürü insani ihtimal... Ne olacak peki? “Herkes başının çaresine baksın” mı diyeceğiz? Hoş, gelinen nokta mealen odur zaten!

Mesela ben olsaydım!

Ben olsaydım ne yapardım?

Bi kere kesinlikle ağaç kesmezdim. Kesmez, kestirmez ve kesilmesinin teklif edilmesine bile izin vermezdim. Mesela doğal dokuya müdahale etmez, o doğal çiçekleri, otları, çalı formatlı bitkileri yok saymazdım. Tımar ederdim. Böyle yapardım ki saksıya ağaç ve çiçek dikip de kent rüküşlüğünü önlemiş olurdum.

Mesela ben olsaydım Ters Ev projesini önüme getirenlerle alay ederdim. O Ters Ev’in olduğu yere otantik, geniş bir Karadeniz evi yapar, içini umumi tuvalet, emzirme odası, çay ocağı, acil durumlar için küçük bir revir gibi hayata dair, hayata anlam katan bölümlerle doldururdum. O ağaçları kesmeyeceğim gibi aralarına fındık ocakları diker, küçük bir fındık bahçesi tanzim eder, bahçenin dibinde, dalından fındık yiyen misafirlere Ordu’yu anlatırdım. Hoş gelenin hoş gitmesine yarayacak fotoğraf gibi işler yapardım. Bir de Ordu türküleri çaldırırdım hafif hafif, yormadan, kulağı tırmalamadan.

Ters Ev, mevzusu şimdilik bu minval üzere... Bakalım kim, ne zaman ve ne türden bir gerekçeyle söküp atacak o koca oyuncağı oradan.

Mıdı’nın Yeri, az ileride, yine kıyıda... Yeşil bir halı üzerinden ve otuz yıl kadar sonra başı göğe değecek şimdilik taze ağaçlar arasından geçerek varılırdı Mıdı’ya. Denizin içine doğru uzanmış balık ve rakı kokulu mekân... Hele bir yaşımız o demlere gelsindi biz de bi masada müdavimi oluverirdik elbet.

O da olmadı, olamadı... Müdavim olacak yaşa geldiğimizde bir takım idari durumlar bahane edilip işletmecisinden alınıp kaderine terk edildi rakı balık kokulu Mıdı... Çürüdü, camları döküldü, viraneye döndü. Şu saatten sonra o mekânın tekrar hayata dönmesinin pek de mümkün olmadığını düşünüyorum. Mıdı, sanki ruhunu yitirdi! El birliğiyle boğazı sıkılıp canı çıkartıldı.

Mıdı’yla karşı karşıya Ayışığı Düğün Salonu ve yanında yöresinde çay bahçeleri... Gün gelip de yeşillik ve ağaç dediğinin, dibine darı ekilip sonra da saksıya çiçek ve ağaç dikerek buralarda sergileneceğini anlatsalardı “Zihni Sinir Projesi” der geçerdik.

Ayışığı Düğün Salonu, zart zurt derken kaşla göz arasında yıkıldı. Ortaya kocaman bir meydan çıktı. O meydandan her şey olurdu da, bir tek beton döküp otopark olmazdı. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz! Ayışığı yıkılır, yeri otopark olur.

Devam edelim... Az ötede karayolundan karşıya geçerken “Karadeniz Sahil Yolu” şehrin içinden geçmesin diye 1990’larda binlerce insanla yapılan eylemlerin amacı düşüveriyor aklıma. “Şehrin kıyı dokusu bozulmasın” diyeydi her şey. Peki aga o zaman biz, rıhtımdan bu yana denizi neden doldurduk? Denizi doldurup, ağaçları neden kestik? Bir zamanlar bu yol üzerine beş on palmiye dikildi diye, bu palmiyeler kent dokusuna uygun değil diye kıyamet koparanlar şimdi çok mu memnun saksıdaki ağaçlardan? Bir ben mi manyağım?

Ordu Sineması ve Yelken Kulüp... Bu mekânlarla bir olmuş hatıraları yok sayıp da üzerine lüks otel dikmek kimin aklına geldi ki?

Ben olsaydım?

Amaaaaan boşver yahu! Benim bi şey olacağım yok! Zaten bi şey olacağı da yok. Bana bakma sen.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.