Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

TABUTUN PEŞİNDEN KOŞAN ÇOCUKLAR

“Çocukların babaları niye ölürdü ki?

Babalar ölmemeliydi. Çocuklar büyümeden hiçbir babanın ölmemesi lazımdı. Bir evde her daim baba olmalıydı. Varsın çalışmasındı, icabında aylak, ayyaş olsundu ama ölmesindi”

                                                                                              (Birol ÖZTÜRK-Tahta Tabureler)

Yıl 2016…

Bayrağa sarılı bir tabut ve tabutunun içinde bir baba, ölü… Öldürülmüş. Hain bir tuzakla, hiç beklenmedik bir anda, taze bir yaranın üzerinden yara bandını çeker gibi ani ve derinden acıtaraktan!

Tabutun içinde cansız yatan babaya doğru koşan bir evlat!

Yalçın YAMANER, Siirt’te PKK tarafından şehit edilen polis ve cenaze töreninde, bayrağa sarılı tabutuna, babasına, koşan kızı Begüm!  

“Ateş düştüğü yeri yakar” denir ya, o işler o kadar da basit değil aga!

O ateşin dumanı var!

Kokusu var!

Sıcaklığı var!

Çıtlağı var!

Közü var, külü var!

Bir çocuğun babasının tabutuna koşması, üzerinden onar onar yıllar geçmiş acıların kabuğunu soyup atar icabında, kanatır. Ve o ateş, üzerinden onar onar yılların geçtiği zamanlarda ateş düşmüş ocakları bir kere daha kavurur.

Bir sebepten dolayı savaşıyor dünya! Ve tüm bu savaşlarda en küçük bir haklı yan görebiliyorsam namerdim.

Biri saldırıyor diğeri savunuyor, biri bölmek istiyor diğeri vatan diyor, vermem diyor! Elbette daha büyük bir tablo var, işin içinde küresel dengeler ve hesaplar var şüphesiz. Şayet, işin içinde küresel ve daha büyük hesaplar olmasaydı kardeşlik sofrasından bu kadar kolay kalkılır mıydı?

Akıl almaz silahlar ve tuzaklarla öldürülüyor babalar! Sahi daha önce sordum mu hiçbir yerde; bir silahın doğada yok olma hızı ne kadardır? Aklını kaçırmışların silahları bırakıp da barış içinde yaşayacakları yok. Şimdi aklıma gelen tek mantıklı çare doğal şartların tecelli etmesi, heyhat!

Hangi dil bilirsen, diline kurban!

Yetsin artık!

Bitsin artık! 

Yıl 1986…

“İman Gücü” nün “IBAN Gücü”ne dönüşmediği çağlardı! Mahallelerimizin tozlu yollarına dizilirdi hatıralar ve beton dökülmemişti henüz, yeşilin bağrına! Şu kent var ya, tekmil yeşildi desem az kalır. Yeşili, mavisi ve buram buram kokan deniziyle kendi halinde, kendi kıyısında uykuya dalardı kent! 

Şu günlerde TRT’de “80’ler” dizisi var ya, müdavimiyim aga! Geçtiğimiz bölümlerde, unutulmaya yüz tutmuş, hafızamın en köhne köşesine terk edilmiş bir ayrıntıyı öyle pat diye koydular önüme; etiketli ekmekler. Bahsettiğim yıllarda ekmeklerin üzerine dikdörtgen şeklinde, küçük bi etiket yapıştırılırdı. Etikette de sadece fırının adı yazardı.

O etiket ekmeğe hamurken mi yapıştırılırdı yoksa ekmek piştikten sonra mı yapıştırılırdı halen çözebilmiş değilim. Hamurken yapıştırıldıysa, nasıl oluyordu da fırının içinde yanmadan kalabiliyordu. Yok, piştikten sonra yapıştırılıyorsa o nasıl bir yapıştırıcıydı ki, etiketin yapıştığı yeri komple koparmadan etiket alınamıyordu.

Ekmeğin etiketini yemiş olmanın en komik yemek kazalarından sayıldığı bir çağdı.

1986 yılı benim için ve ülkemiz için acılarla anılan bir yıl olacaktı ya, kim bilebilirdi ki yaşanmadan? Bilseydik, hissetseydik ve de imkân olsaydı icabında 1985 yılında kalırdık ya da ne bileyim pas geçerdik 1986’yı da 1987’den devam ederdik…

Yoksul hanelere en çok ve bol bol etiketli ekmekler gelirdi, yorgun ve kış kokan babaların filesinde. Bir de gurbet icat olunmuştu ve birçok çocuk gibi benim babam da gurbetçiydi. Babası gurbetçi demek; zenginden sayılmak demekti. Zenginlik alametlerinin alabildiğine basit ve mütevazı algılandığı bir çağdı.

Yıllardır uygulanan “İthal İkameci” makroekonomik politikalardan vazgeçilmiş ve artık “İhracatı Teşvik” politikaları uygulanıyordu. Yanisi şu; eskiden yasak olan yabancı menşeili ürünlerin alayı serbestti. Bu serbestlik, parası olana sonsuz bir tüketim özgürlüğü getirmişti. İşte bundan sonra çocuklar da gıptayla bakmayı, özenmeyi ve marka dedikleri şeyin takıntı boyutunda yaşanması gerektiğini öğreniyordu.

Ocak ayında Portekiz ve İspanya’nın AET’ye tam üye olarak katıldığını söylüyordu tek kanaldan ve çoğu siyah beyaz yayın yapan televizyonumuzun ana haber bültenleri, muazzam bir Türkçeyle. AET neydi ki? Katılmak dedikleri nasıl bir şeydi ve bu, neden bu kadar önemliydi? Öğrenecek çok zamanımız vardı, o nedenle de acele etmiyorduk cevaplar için. Hayat, öğreterek büyütüyordu bizi.

DSP Genel Başkanı ilk yurtdışı gezisine çıkıyordu. DSP ne demekti? Ecevit nasıl bir isimdi ki? Ne manaya geliyordu ki? Arka mahalledeki o kıvırcık Ecevit’in adı niye Ecevit’ti? Sonra DYP vardı ANAP vardı ve Turgut ÖZAL diye acayip sempatik bir adam vardı. Tos tombul, kısacık, şort falan giyiniyor, öylece, şortlu tişörtlü fotoğrafları çıkıyordu gazetelerde, alışılmışın dışında. DYP yeni anayasa için kurucu meclis istemiş de bu ANAP’ın Genel Başkanı Turgut ÖZAL tiye almış “ciddiye alınacak yanı yok” demiş. Tam 30 yıl önce de, yeni, sivil ve demokratik bir anayasa yapılması tartışılıyordu anlayacağın. O, sivil ve demokratik anayasaya şimdi de, bundan 30 yıl önce de çok ihtiyaç vardı ama olmadı işte!

12 Eylül öncesindeki siyasi partilerin alayı kapatılmış onların liderlerine ve kurmay kadrolarına da siyasi yasak getirilmişti ya, yavaş yavaş da o yasaklar kaldırılıyordu. İşte kapatılan o partilerden biri de Süleyman DEMİREL’in AP’siydi.1986 yılının Ocak ayında tarihe düşen notlardan biri de Süleyman DEMİREL’in siyasi yasakların kaldırılmasını istemesiydi! 

Ne çok yasak vardı ülkede böyle.

Bence tüm yasaklar, çok ciddi bir kanunla yasaklanmalı. Tüm yasakları yasaklayan bir anayasa yapılmalı. Ve yasak işler yaparak dünyayı cehenneme çeviren nesillerin yetişmesi özel bir aşıyla engellenmeli.

Yasakların, bastırmanın, susturmanın esas alındığı bir yönetim anlayışı hâkimdi.Bu sert algı hayatın her alanına çöreklenmişti. Sınıfta, ders saatini ve öğretmeni beklerken, sınıf başkanı karatahtaya beyaz tebeşirle tozuta tozuta ve büyük harflerle “KONUŞANLAR” diye başlık atar, altını da çizerdi. Birbirleriyle konuşan arkadaşlarının adlarını alt alta yazardı o tahtaya ve adı tahtaya yazıldığı halde konuşmaya devam edenlerin karşısında da birer çarpı atardı. Bize birbirimizi işaretlemeyi, bastırmayı ve susturmayı işte o zamanlarda, parmak kadar birer çocukken aşıladılar, sistematik olarak. İşin daha da vahim yanı; derse giren öğretmenlerin “KONUŞANLAR” başlığı altında adları yazılı çocuklara ceza kesmekteydi.Tahta cetvellerin kıyısıyla avuçlarıma avuçlarıma çok sopa yemişliğim vardır, sırf konuştum diye… O, çocuk avuçlarıma, sırf konuştum diye tahta cetvellerle sopa çeken öğretmenlerimin hiçbirine, bundan doğan hakkımı asla helal etmeyeceğim. Hiç de kusura bakmasınlar. “Hakkımı helal etmeyeceğim” söyleminin soyut kaldığının, bana somut olarak yaşattıklarının somut bedeli olmadığının da farkında olaraktan elimden başka bir şey gelmediği bahanesine sığınarak bu faslı kapatalım.

Susmalıydı tüm çocuklar, dilini yutmuş gibi, dut yemiş bülbül gibi susmalıydı… Şu duvar gibi, şu karatahta gibi, şu pencere camları gibi, şu sıralar gibi susmalıydı çocuklar. Susmalı, silinmeli, konuşursa bile dua eder gibi, yakarır gibi elini kaldırıp da, izin alaraktan ve de sesi titreye titreye konuşmalıydı.

Neyse, biz 1986’nın Ocak ayındaki seyrimize devam edelim.

O Süleyman DEMİREL ki, siyasi yasaklar kaldırılsın diye çırpınırken gün gelecek de bu ülkenin 9.Cumhurbaşkanı olacağını kestirebilmiş midir? Sanmam!

Mesela elektriğe %14,4 oranında zam yapılmıştı, yılın ilk ayının ilk icraat olaraktan. Bu ülkede bu bir gelenektir. Yeni yıl dedin mi yeni zamları da bekleyeceksin! Gel gör ki, enerji konusunda o zaman da sorunlar yaşayan, dışa bağımlı bir ülkeydik.

O tombul ve kısa boylu, büyük gözlüklü ve geniş yüzlü, gerdanlı enseli adam, Turgut ÖZAL, TRT’de ayda bir yayınlanan “İcraatın İçinden” adlı programa çıkar, tombul ve kısa parmakları arasındaki altın renkli bir dolma kalemi ekranda bizden yana tuta ittire anlatırdı memleketin hal ve ahvalini. “Bakınız, Türkiye çağ atlıyor sevgili vatandaşlarımız. Nedir çağ atlamak? Bakınız…” klişesiyle cümleye giren ÖZAL’ın tüm o ifadelerinin, el hareketlerinin, duruşunun, o kırmızı kravatın hep çalışılmış ve şimdilerde “iletişim bilmem neyi” dedikleri şeyler olduğunu tabi ki anlayamıyorduk.

SHP vardı mesela. Meclisin sol partisi. Sosyal demokratların partisi… Onun genel başkanı da Aydın Güven GÜRKAN’dı ve o da Başbakan ÖZAL’ı “meclis diktatöryesi” kurmakla suçlayıp duruyordu. Anlayacağın aradan geçen 30 yılda çok da bi şey değişmiş değil! Neydi o meşhur cümle: Benim oğlum bila okur, döner döner bir daha okur!

Yasaklar devam ediyordu, tüm çıldırmışlığıyla! Çünkü yasakları yasaklayacak bir kanun çıkarmak kimsenin aklına gelmiş değildi. Ya da işine gelmiyordu. O zaman da kimse bunu ihtiyaç hissetmemişti yani. Nazım Hikmet’in “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” adlı kitabı tüm şiddetiyle yasaklanmıştı. Kabil olsaydı Nazım Hikmet idam bile edilebilirdi yani!

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakanken “Bir daha Davos’a Gelmem” diyerek tepki koyacağı o Davos’a 1986 yılının ocak ayında Başbakan Turgut ÖZAL katılmıştı. Davos toplantıları geleneksel olarak her yıl ocak ayında yapılıyordu ve dahi halen de öyledir. ÖZAL, Davos’ta Yunanistan Başbakanı Papandreu’yla karşılaşır, tokalaşırlar ama ikili görüşme yapmazlar, keza Yunanlılarla acayip düşmanız! Çok pis diş biliyoruz ya, hava sahası hudutlarında savaş uçaklarının it dalaşı ve balıkçıların karşılıklı olarak Ege Denizi açıklarında sınır ihlali dışında bir icraat da yok hani!

Tek kanallı televizyonumuzda “Anadolu’dan Görünüm” adlı bir haber programı yayınlanıyor ve orada gösterilenler, anlatılanlar aklımızı alıyordu. Ülkemizin güneyinin doğusunda bi şeyler oluyor. Silahlı, külahlı bir şeyler ha! Terör olarak tanımlanması hafif kalacak vahşilikte, dehşet verici bir şeyler. Çocuklar öldürülüyor, köyler, mezralar ateşe veriliyordu. Ve tüm bunlar olmaya başlayalı henüz iki yıl kadar bir zaman olmuştu, nerden bilecektik ki 30 yıl sonra bile bunları konuşuyor ve bunların mislini görmeye devam edeceğiz. Bir nesil terörle büyüyordu.

Aaa bak çok feci bi şey daha oldu 1986 yılının Ocak ayında. Amerikan uzay mekiği Challenger kalkışından tam 72 saniye sonra 16 km havada infilak etti.7 kişilik mürettebat feci şekilde ve dünyanın gözleri önünde canlı yayında öldü.  Biz o olayı canlı yayında mı izledik yoksa akşam haberlerinde mi, pek hatırlamıyorum ama mekiğin havalanışı, o heyecan ve infilak anı mıh gibi çakılmış beynime. Challenger’in infilak sebebi halen dahi aydınlatılmış değil.

Ocak, tüm güçlerini alıp çekip giderken, Karadeniz Bölgesini kâbusa çevirecek Çernobil kazasına da az bir zaman kalıyordu. Nisanı özlerken, kimin aklına gelecekti ki o nisan, radyasyon yüklü bulutlarla gelecekti ve çayımıza ve tütünümüze ve ekmeğimize hepten kanser bulaşacaktı. En kıymetlilerimiz patır patır dökülecekti kanserden… Ve kim bilir kaçımız için daha nisan gelmeden zaman duracaktı! Hayat işte, sürprizlerle doluydu ve acımıyordu.

“Demokrasiye Sahip Çık!” sloganıyla başlatılan kampanya ile aklıma giriyordu 1986 yılının Şubat’ı. Muzır Neşriyat Kanunu diye bi kanun vardı ve bu kanundan mütevellit neredeyse tüm dergiler, gazeteler poşetlenip satılıyordu vallahi! İşte bu kanundan alınan yetkiye dayanarak Playboy ve Playman dergilerine dava açılıyordu. Ve ne tuhaftır ki; o dönemlerde bu dergiler satış patlaması yaşıyordu, eeee yasaklar arzu doğuruyordu demek ki!

Yasakların yüceltildiği ve anayasayla güvence altına alındığı çağlardan bahsediyorum dostum!

12 Eylül askeri darbesi toplumun üzerinden resmen silindir gibi geçmiş ve bir korku imparatorluğu kurulmuştu. “Ama “larla dolu bir anayasayla temel hak ve hürriyetler sözüm ona bi tamam verilmişti ya, o hakları kullanabilen beri gelsin! İşte bu yasaklı ve tehlikeli yıllarda 12 Eylül’den sonra ilk işçi yürüyüşü Türk-İş tarafından Balıkesir’de gerçekleştiriliyordu. Şimdi bakınca çok sıradanmış gibi görünse de, o gün, bu, mühim bi adımdı. Ve aynı Türk-İş tam 16 yıl sonra ilk işçi mitingini de yine 1986 yılının Şubat’ında İzmir’de gerçekleştirmiştir.

Ve bizim için zamanın durduğu gün geliyordu…26 Şubat 1986!

Etiketli, az biraz bayat ekmeğe biraz peyniri, biraz zeytini, kara mozaikten mutfak tezgâhı üzerinde katık edip de, daha gün doğmadan okul yoluna düştüğüm soğuk, ıslak, çamurlu bir kış sabahıydı işte! Dünya aynı hızla dönmeye devam ediyordu ve herkes yine kendi hikâyesine uyanıyordu.  Ta en başta demiştim ya babam gurbetçi diye, gurbet dediğim de Suudi Arabistan. ABD’li dev şirketler petrol zengini bu Arapların petrollerini işletmeye başlamış ve bizim gibi ülkelerden de işçi yağmıştı kavrulan çöllere! Babam da ekmek davası uğruna, bir kadın ve beş çocuk için rızık peşine düşmüştü!

“Herkesin Babası Ölür” adlı ilk kitabımda hikâyesini anlattığım babamı, o çöller ülkesinde, bir iş kazası sonucunda kaybediyorduk, 1986 yılının Şubat’ının 26.günü… Bir babanın ölüm haberinin bir eve düşmesini izah edecek cümleler henüz icat olmadı, haberin olsun. 

Tam 22 gün, 22 çarpı 24 işleminin sonucu kadar saat, babamın cenazesini bekledik! Prosedürler bir türlü bitmiyordu! Aşamıyorduk Arapların hükümlerini de inatlarını da. Babamı ait olduğu toprağa koyamamak daha bir acıtıyordu içimizi ve orada, uzaklarda, çöller ülkesinde bir morgda morarıyordu babamın yaralı bedeni.

Babamın subay emeklisi amcası Suudi Arabistan’a gidip işlemleri bizzat elden takip ederek babamı alıp getirdi. Önce uçakla Ankara’ya oradan da bir taksinin bagajına bağlı, çinko bir tabutun içinde, acının ve çaresizliğin çöreklendiği evine!

1986 yılının Mart’ının 20’siydi! Nevroz’a, Nevruz’a, Newroz’a ya da Newruz’a-artık hangi dil bilirsen, diline kurban işte- 1 gün vardı ve bahar dedikleri çok uzaklardaydı. Sahi o yıl cemre düşmüş müydü önce havaya, sonra suya ve en son toprağa? Son cemre babam mıydı? Babamı toprağa koyunca patlayacak mıydı doğa?

Sabahın körü, babamı getirecek yolun kıyısında, mahallenin hemen girişinde bir kahvehanede eş dost, akraba, bekliyoruz babamı! Artık alışmıştım “babam öldü” fikrine ve durumuna, şimdi gelecek olan o cenaze çok şey değiştirmezdi zannımca.

Gün yavaş yavaş aydınlandıkça, çay ve tütün kokan kahvehanenin buğulanan camı ardında evler, yollar, kuşlar daha da belirginleşmeye başlamıştı. Gecenin kapkara karanlığı da, o karanlıkta demir direklere kabak gibi asılmış sokak lambalarının ölgün ışıkları altında titreşen gölgeler de çekip gitmişti yeni doğan günle. İnce ince, zır zır, bizim buralara yakışır ve de mevsimine uygun bir de yağmur tutturmuştu ve Boztepe’nin de uzaklardaki Yoruz’un da başı dumanlı, efkârı derindi.

“Geldiler!” diyen bir sesle tırp diye kalktım sandalyeden ve fırladım kapıya doğru!

Kimdi o “geldiler” diyen? Hiç bilmiyorum!

Nereden gelmişti o ses? Gerçekten de bi yerlerden gelmiş miydi? Duymuş muydum gerçekten de? Bir hoş zaman dilimine geçmiştim, sesler vardı, insanlar vardı ama ben uzağındaydım sanki tüm bunların. Dışarıdan, yüksekçe bi yerden izliyordum tüm olanları! Yok, tüm bu yaşananlar, bu sesler, bu koskocaman acı, bu yas, bu boşluk bana ait olmazdı. Ben, böylesi bir hikâyenin esas oğlanlarından biri olamazdım. Tüm bunlar için daha çok çocuktum be!

Kahvehane hemen de boşaldı. Zayıfım, çelimsizim ama yine de dışarı en önce çıkanlar arasındayım. 

İşte babam!

Bal rengi bir taksinin bagajında geçiyor önümden, boğazım düğüm düğüm oluyor hemen. Kalabalığın yanında durmuyor taksi, hatta hızlanıyor da ve mahalleye dönüyor iyice çamura bulanmış yoldan… Taksinin kabaklaşmış lastiğine yolun ince ve tutkal kıvamındaki çamuru bulaşıyor hemen, hızlandıkça çamur sıçratıyor yanlarına ve arkasına doğru. Tükenen dermanımla babamın tabutuna koşuyorum, çamur sıçrıyor her yanıma, aldırmıyorum. Hayatımın en uzun ve asla bir yere varmayacak koşusuydu bu!

Yıl 2016…

Aylardan ocak…

Bir çocuk, babasının tabutuna koşuyor! 

Yalçın YAMANER, Siirt’te, PKK’lılar tarafından vuruldu ve kızı Begüm babasının tabutuna koştu! Tarih o an’ı resmetti! Tüm bunlar için, bu koskocaman acı için, bu, dünyadan da büyük boşluk için Begüm çok küçük be! Çok çocuk, çok cılız, çok savunmasız be!

Kim demiş “ateş düştüğü yeri” yakar diye! O ateş öyle çok ve kimselerin fark edemeyeceği yerleri yakar ki; icabında gider otuz yıl öncesini yakar, ağrıları ağrıtır.

Babalar ölmemeli!

Ne sebeple olursa olsun, hiçbir çocuk babasız büyümek zorunda kalmamalı. Bir çocuğu babasız bırakmak işlenebilecek en büyük insanlık suçudur. Bir babayı öldüreni asla affetmemek gerekir.

İşte sırf ve belki de sadece bu yüzden, dünyanın tüm çocukları adına karşı durmak lazım savaşlara.

Hangi dil bilirsen, diline kurban!

Yetsin artık!

Bitsin artık!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.