Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

VE YAĞMUR… VE ŞEMSİYE… VE ÇOCUK… VE KÖPEK…

Gün iyice hırpalanıp da, artık akşama evrilme zamanı gelince, yani ikindiyle akşam ezanı arası bir zamanda, sahildeki o yolda, denizi, giderken sol yanıma ve dönerken de sağ yanıma alıp tempolu yürüyüş yapmak da klasiklerimdendir. Burası yaklaşık dört kilometrelik bir parkur, deniz kıyısına doğru ayakları beton üstü tahta masa ve banklar, yağmur yoksa ramazan değilse, özellikle akşam üzerler ve hafta sonları tıklım tıklımdır. Izgarasını kapan, semaverini, çaydanlığını, kısırını dolmasını, çoluğunu çocuğu kapan soluğu burada alıyor. Bir yanları deniz, bir yanları gökyüzüyken, denize sırtlarını göğe enselerini dönüp de safi löp löp yiyen bu insanları anlamakta da epey zorlanırım ya, o da ayrı bir mevzu. Oysa denize nazır ayakları uzatıp da, dalga seslerinin eşliğinde, rüzgârın ıslığında ve suyun kokusunda kitap okumak ya da kadim türküler dinlemek de bir seçenekti.

Karadeniz burası, hiç yağmuru eksik olur mu!.. O kara dumanlar gelir, denizin üzerine bir çöker, dağları bir örter, bilmeyenin ödü kopar… Karadeniz, işte o vakit anlam kazanır ve neden Karadeniz denildiği de ortaya çıkar. Dedim ya “yağmuru eksik olmaz” diye, bu sene de bir acayip oldu. Haziran toplandı gidiyor, temmuz eşikte ama gel gör ki; kasım başındayız sanki. Öyle anlamsız, öyle can sıkıcı bir durum… Dalında küf bağladı fındık ve Karadeniz helak oldu çatık bir kaş gibi şehre bakıp da, kıyıları azgın azgın dövmekten. Bense, hiç vazgeçmedim yürümekten. O, Karadeniz’se ben de Karadenizliydim daa! 

Geçen sefer fena yakalamıştı yağmur… İliklerime kadar bir güzel ıslatmıştı ya, ıslandıkça da aklım başıma gelmişti.

 “Islat ulan. Gördüğün göreceğin fırsat da budur” diye yağmurla dalaşaraktan inatla parkuru tamamlasam da, yağmur bu defa adamakıllı hırsını almıştı benden. Ne diyordu Ferhan Şensoy “çok faşist bir yağmur yağıyor…” vallahi öyleydi, çok faşist bir yağmura yakalanmıştım ve sığınacak bir yer de yoktu.

 Yağmurdan ağzı yanan, güneşe şemsiyeyle çıkar!

Şu üç-beş liraya satılan, eğreti, üflesen dağılacak türden ve şeffaf naylondan şemsiyeler var ya, yağmur aniden bastırınca, nerden çıktığı belli olmayan seyyar satıcılar tarafından sadaka dağıtılır gibi dağıtılan, hah onlardan bir tane edindim. Bu şemsiyeler o kadar basit, küçük ve ucuz ki neresinden bakarsan bak hiçbir iddiası yok. Hele o şeffaflığı; yağmur yağdığında açıp başına götürürsün ya, ıslanıyor musun, korunuyor musun muamma!

Gökyüzü karardıkça kararıyor, Karadeniz de öyle, elimde şemsiyem ve aklımda Kazım KOYUNCU şarkısı. 

Denizde kararti var bu gelen kayik midur?
Ben ozledum yarumi ağlasam ayip midur?

Oy dumanlar dumanlar hep dağlari sardunuz
Yureğumun derduni bilsenuz ağlardunuz

Karardi Karadeniz taşti bu yana taşti
Haber verun yarume gozlerum doldi taşti

Gemi mil ilen olur sevda dil ilen olur
Güzeller çok var ama meyil birine olur
 

Bu defa deli bir özgüven içindeyim ve hazırım da… Hatta şu faşist yağmurun bir an önce yağmasını bile istiyorum, için için. Birkaç saat önce esaslı bir yağmur yağmış ve her yan bir iyice ıslanmış, deniz dersen yine kudurmuştu. Sahilde kimsecikler yoktu desem yeridir. Ayakları beton, üstleri tahta o masalar ve banklar bomboş… “Kalabalığın öylesindense, tenhalığın böylesi iyi” diye geçiriyorum aklımdan. Sonra, bir fotoğraf karesi şak diye oturuyor karşıma. Benim ucuz ve basit şemsiyem, ıslanmış ve terk edilmiş o masanın, bankın üzerinde, kararan ve patlamaya hazır havaya kafa tutarcasına duruyor. Konsepte uygun yerleştiriyorum objeleri ve çekiyorum fotoğrafımı. Pek beğeniyorum marifetimi ve böylesi fotoğraflarımı internette paylaşma ritüelim bir kere daha tekrar ediyor, bu defa şöyle bir ileti de ekliyorum fotoğrafa “Basit ve küçük bir şemsiyenin verdiği anlamlı ve büyük özgüven; yağsan da yürüyeceğim Karadeniz!.,.” arkadaş listemdekilerden çeşitli yorumlar geliyor, genellikle “şaka” içerikli. Bir tanesi diyor ki: 

“Sen bunu diyebilesin ve yazabilesin diye yağıyor zaten”

Ve devam ediyor,

“Hayat, bir yazar için vesiledir yazmaya, yağmur da bunun için yağar gibidir, güneş de bunun için doğar ve batar gibidir. Ben başka bir sebep bilmiyorum zaten hayata ilişkin”

Az sonra okuyacakların, arkadaşımın yorumunu haklı çıkaracaktı oysa… 

Havanın patlayıp da yağmurun, kallavi bir yağmur duası ardından yağması misali yağmaya başlamasıyla benim şemsiye de işlevselliğini kazandı. Yağmur yağdıkça ve şiddetlendikçe şemsiyemin şeffaf naylonundaki pıtırtılar birbirine karıştı ve saçaklarından oluk oluk sular aktı, şemsiyemin naylonu renginde.

Her zamanki tempoyla sürdürüyorum yürüyüşümü… Yağmur çok faşist de yağsa, basit ve ucuzundan da olsa, sığınacak bir şemsiye altının olması mühim. Küçük de olsa, basit de olsa, eğreti de olsa, bir şemsiyen varsa yağmur istediği kadar şiddetli yağsın, aynı tempoda yürüyorsun. Yürümeyi seven biri için bu çok önemlidir.

Denizi soluma alarak yaptığım gidiş turum, sağıma alarak yaptığım dönüş turuyla devam ederken,  ayakları beton, üstü tahta o masalardan birinin altına, birkaç aylık köpeğiyle sığınmış, cılız, kara kuru, kara saçlı bir oğlancık görüyorum. Köpeği, ön bacak altlarından göğsüne doğru sarmış ve ensesinde birleşen kırmızı bir tasmayla bağlamış oğlancık. Epey bir ıslanmışlar ya, belli ki yolun bundan sonrası için o masanın altında yağmurun kesilmesini bekleyecekler. Hiç düşünmeden, tamamen içgüdüsel,

“Gel” diyorum. 

“Köpeğini de al gel, şemsiye ikimize de yeter”

 Hemen çıkıyor masanın altından oğlancık, köpeği de tıpır tıpır yürüyor peşi sıra, benim basit ve ucuz şemsiye, şimdi iki kişiyi koruyordu o çok faşist yağmurdan.

“Köpeğinin adı ne?” diyorum, gözüm taba renkli köpekte.

“Bilmem “ diyor, kısacık.

“Nasıl bilmiyorsun yahu? Köpek senin değil mi?”

“Benim. Ama adını bilmiyorum” diyor.

Oğlancık konuşuyor ya, bir tuhaf da aksanı var. Şöyle Doğulu türünden. Taba renkli köpeğin boynunda şimşeği andıran beyaz tüylerden bir çizgi var. 

“Buna bir ad verelim mi?” diyorum.

 “Olur” diyor oğlancık.

“Ne olsun adı?” diyorum tekrar.

 Zayıf, kupkuru omuzlarının ikisini birden boynuna doğru çekiyor.

 “Bilmem” diyor.

 “Şimşek olsun mu?”

“Olsun”

Biraz emrivaki mi olmuştu? Yağmurdan kurtarıp da şemsiyemin altına aldım diye mi “olsun” olsun demişti?

“Beğendin mi? “diyorum

Çok beğendim valla” diyor.

 On yaşındaymış… Adını sordum, söyledi ama anlayamadım. İlk defa duyduğum, bir tuhaf, telaffuz edemediğim bir adı vardı, birkaç defa sordum ve hep aynı adı söyledi ben de anlamış gibi yaptım.

İranlıymış… Babası ve kendinden büyük iki kardeşiyle İran’dan kaçıp gelmişler. Neden kaçtıklarını, neden burada olduklarını bilmiyor. “Babam hiçbir şey demiyor o konuda” diyor. Anası İran’daymış nedense ve babası burada kazandıklarından para gönderiyormuş anasına, o şekilde geçiniyormuş İran’da.

 İran’ı sevmiyormuş “ben de sevmiyorum” dedim.

“Peki burayı seviyor musun? “dedim.

“Sadece bu sahili seviyorum” dedi.

 “Neden sadece burası?” diye soramadım, ya cevabı bildiğimden ya da duyacaklarıma hazır olmadığımdan bilemiyorum ama soramadım. 

Ben de en çok bu sahili severim” dedim.

Onca konuşuyor ama hep çok ciddi oğlancık, bir gıdım gülmedi. Ne sordumsa cevapladı. Yürüdük, bir tek ayaklarımız ıslandı ve bir zaman sonra yağmur da, tüm güçlerini alıp geri çekildi. Bir şemsiye altında birden çok olunca, her yerde her şeyden çok yağmur da yılıyordu neticede.

Bir köprü üzerinde ayrıldı yolumuz, adını telaffuz edemediğin İranlı çocukla… İki elini birden salladı giderken ve kapkara gözleri çakmak çakmaktı. 

“Görüşürüz” dedi üstüne üstlük bir de…

Görüşürdük elbette, ikimizin de en sevdiği belki de tek sevdiği yerdi burası, mesele zamanın çakışması ve yine böyle çok faşist bir yağmurun yağmasıydı işte. 

Henüz on yaşında, doğduğu topraklara karşı nefret büyüten ve yabandan sayılan bir ülkede kendini bulan, o ülkenin dilini öğrenen, ekmeğini yiyen, suyunu içen ve köpek besleyen bir bilge çocuk!.. 

İki elini birden sallarken doğduğu yerleri terk edip de bilmedikleri yerleri yurt edinmek zorunda kalan çocukları düşündüm bir kere daha! Dinleri, dilleri, ırkları yüzünden hunharca katledilen, parçalanan çocukları… İki silahlı gücün, bir takım meselelerden dolayı savaşmasını, birbirlerine mermi sıkmalarını, ölmelerini ve öldürmelerini anlamak hadi mümkün diyelim. Anlayış göstermek değil de anlamak. Peki ya çocukların, masumların öldürülmesi ne manaya gelir? Çocukların hedef alınması nasıl bir vicdan halidir? 

İnsanlığın, bu faşist yağmur altından kurtulup da bir şemsiye altında toplanma zamanıdır şimdi!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?