TOP 5 HABER
Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

Çay söylemek lazım, içmesen de, içilmese de çay söylemek lazım…Diyor ya Cezmi Ersöz “çay, henüz her şey bitmedi demektir” diye, her şeye ya da en azından bir şeye devam etmek için çay söylemeli tam zamanında.

 Çay deyip de geçme, üzerine az kafa yorsan ne manalar çıkar bir düşün. Hani vardır ya o meşhur replik “herkese benden çay” diye, mutluluğun en sloganik hali değil midir aslında herkese çay ısmarlama halleri.

Çay ve çağrıştırdığı huzur alır götürür beni çocukluğumun köyüne; Büyükdağ’a… Temel Emmi ölmemiş de, Çakır Yatak’ta, çayıra yanlamasına oturmuş ve yanı başında kıpkızıl korun üzerine sırtı isten kararmış demliğinden çay içiyor, bardak bardak… Bu öylesine bir huzur ve bereket ki, selam veren nasibini alıyor sırtı isten kararmış demliğin içindekinden. Tüm çayırı, ot, toprak, çiçek ve çay kokusu sarmış, üstüne bir de tütün sardı mıydı ve ucu kor bir çubukla cigarasını yakıp da, dumanını savurdu muydu huzur daha bir işlerdi ruhumuza.

Büyükdağ’a uzun yıllar araba yolu yapılmadı. Bir noktaya kadar arabayla gidilir ondan sonra sarılırdı patika yola. Şöyle hızlı adımlarla yürüdüğünde iki buçuk üç saatlik yerdeydi Büyükdağ… Motor sesi yoktu, faça izi gibi dikkat çeken ve rahatsızlık veren o geniş ve çıplak yollardan yoktu ve arabadan inip de patika yola sarmaya başladığında sanki sihirli, esrarengiz bir kapıdan geçiyor da boyut değiştiriyordun, her şey bu kadar mı doğal kalabilirdi. Araçla ulaşım olmayınca doğal yapı da korunuyordu işte. Beton ev yoktu, evlerin beton yerleri o kadar az ve sınırlıydı ki! Kum, çakıl ve çimentoyu Büyükdağ’a çıkarıp da, ev yapmak akıl işi değildi. Ağırlıklı ahşap kullanılırdı, taş ve çamur kullanılırdı ve ne de iyi olurdu. Büyükdağ’da tüm evler aynı kokardı o nedenle.

Sonra taktılar iş makinalarını Büyükdağ’ın yollarına. Muhtar elleri arkasında bitişik olaraktan, pek bir gururlanaraktan Büyükdağ’a medeniyet getiriyor olmanın havalarındaydı. Tütünden sararmış, sarardıkça kararmış, çürümüş ve yer yer dökülmüş dişlerinin tekmilini göstererekten sert ve kısa kahkahalar atıyordu, iş makinaları yeşilin bağrına işledikçe.

Yol açıldı… Patika yollardaki tüm o kıvrımlar ve o kıvrımlardaki tüm hatırlar, incelikler, böcekler, çiçekler bir daha asla geri gelmemek üzere yok edildi. Dımdızlak, bir tek ot bitmemecesine ve bozkırdan beter bir çıplaklıkla Büyükdağ’daki her evin önüne kadar uzandı o yol. Sonra, bahçelere, sonra meralara, anlayacağın bir ahtapot gibi her yana bulaştı o ölümcül bozkır rengi.

Evler birbirine uzaktır Büyükdağ’da. “Karşılama “ oynar gibi karşı karşıya bakarız birbirimize, öyle kol kola, el ele olamadık! Olamadık çünkü şartlar tek başına ayakta kalman gerektiğini emrediyordu. Ama o tek başınalıkta bile bizi birbirimize yaklaştıran tek şey o patika yollardı. Kıvrıla kıvrıla giden o yolların her adımına anlamlar yüklemiştik oysa, hangi adımda hangi taş var, hangi kök vardı, hangi çalının dibine arı yuva yapardı hep bilirdik, bilirdik ve ona göre de anlam yüklerdik. İşte o anlamlarımızı söküp attılar ve bozkır rengine boyadılar hatıralarımızı.

En çok da, Nezir Emmigilin o büyük kiraz ağacıyla, az ötedeki kırmızı erik ağacına yanarım… O kiraz ağacına hiç kimse tırmanamazdı mesela, öyle ihtişamlıydı, totem gibi. Bol meyve verirdi ve tekmil meyvelerinden kurt kuş nasiplenirdi. Hani bazen rüzgâr olur da, o rüzgâr kiraz dallarını bir iyice sallayıp da, iyice olgunlaşan, kızarıp da ballanan o kirazlar ağacın dibine dökülürse bizler de o kadarından nasiplenirdik.

Büyükdağ’a araba yolu açılınca ve motor sesleri duyulmaya başlanınca ve egzoz kokusu kır çiçeklerinin kokusunu bastırınca ne sevinmiş ne mutlu olmuştuk be! Artık medeniyet gelecekti, modern olacaktık ve hiç yürümek zorunda kalmadan evimizin kapısından binecektik arabaya… İlk zamanlar pek bir mutlu hissettim ya, sonraki zamanlarda/yıllarda eşekten düşmüşe döndüm.

Büyükdağ’a beton geldi o yollardan, ilk önce! O doğa harikası evler, doğanın bir parçası haline gelmiş o evler, birer birer yok oldu, yıkıldı, moloz oldu ve beton binalar dikildi moloz haline gelen hatıraların üzerine, ucube ucube! Yeni ve büyük beton evler yapılırken tüm ağaçları katletti Büyükdağlılar, çıldırmış gibi. Şu asırlık ağaçlar var ya, onlar en müstesna en güzel yerlerdeydi bir zamanlar ve şimdi o müstesna ve manzaralı yerlere beton binalar dikme zamanıydı. Hiç acımadılar ağaçlara, aldırmadılar hatıralara ve her bir ağacın yadigâr olduğuna, emanet olduğuna!

İşte o an dedim “eşekten düşmüşe döndün oğlum” diye… Eşek kadar aklımız yokmuş ona şaşırdım en çok da…

Şimdi bu eşek küçük, cılız, kısa boylu ya, buna binmek de kolay ya! Yani bi eşeğe binince neredeyse ayakların yere değer. Öyle ata biner gibi önlemler almaya ve temkinli olma falan gerek yoktur. Eşek dediğin uysal, güzel gözlü bir hayvancıktı sonuçta.

Oysa öyle değildir o iş, bu eşek yeri geldiğinde deli kısraklar gibi şaha kalkıp da ortalığı ayağa kaldıracak ihtişamlı eylemler de yapabilir. İşte öylesi zamanlarda eşekten düşenin vay haline! Eşek alçaktır diye hiçbir önlem yoktur, kontrol yoktur ve o düşmenin etkisi o kadar ağır olur ki, o acıyı ömür boyu hatırlarsın. İşte bizimki de o hesap oldu, araba yolu gelecek, Büyükdağ’a medeniyet gelecek, şenlik gelecek derken kontrolü de iyice elden bıraktık. Önce dümdüz ettiler kıvrıla kıvrıla giden hatırlarımızı, çocukluğumuzu, atalarımızdan kalan yüz yıllık ağaçları kestiler peşinden ve beton evlerin temeline moloz ettiler doğanın koynunda bir kuş yuvası kadar doğal o eski evleri. Eee şimdi aklımız başımıza geldi ya, eşekten düştük bir kere, zamanı geri döndürmek mümkün değil. Bu acıyla ve bu acıyı hep hatırlayarak yaşayacağız.

 Sanıyor musun ki akıllandık? Artık eşeğe binerken daha kontrollü olacağız, her bir şey hesap ederek kazma vuracağız toprağımıza? Yooo tam aksine, dişine kan değmiş kurtlar gibiyiz şimdilerde, nerede bağrı yırtılacak bir yeşillik varsa takıyoruz koca ağızlı iş makinalarını oraya.

Al bak, yeni numaramız da “Yeşil Yol”… 

Eşekler için inatçı derler, sen ne düşünürsün?

Bi defa bu eşek milleti at ve katırın çiftleşmesiyle dünyaya gelen ilginç bir türdür ha! Öyle boyuna endamına bakıp da aldanma, çok güçlü hayvanlardır. Eşeğinki inat değil tecrübedir, deneyimdir bir yerde ya da “sütten ağzı yandığı için yoğurdu üfleyerek yeme” dir…

Bir eşek, bir noktada durup da bir tek adım dahi atmıyorsa, mıh gibi orada çakılıyorsa bu inadından değil ha, bir zamanlar bu noktadan sonrasında başına bir musibet geldiği içindir. Eşek dediğin bile, başına bir yerde bir musibet gelmişse, ikinci defa aynı musibetin gelmemesi için önlem alır… Önlem almayana da insan diyoruz işte.

Önce HES’lerle (Hidroelektrik Santralleri) canına okudular derelerimizin, ses ettik “ula etmeyin ha bunu daa” dedik, duyan olmadı, sonra siyanürle altın aradılar, yerin altını da üstünü de çöle çevirdiler, kavruldu koca coğrafya, yine ses ettik yine “etmeyin daa! “ dedik duyan olmadı

Şimdi de bir “Yeşil Yol” tutturdular. “Yol” dediler zamanında ve “Karadeniz Sahil Yolu” yla en güzel kıyılarımızı yok ettiler. Şimdi yine yol diyorlar, elimiz yüreğimizde…

Askerliğin ilk günü bir alay acemi asker boncuk gibi sıraya dizilmiş ve komutan askerlikle ilgili ilk nutkunu çekmektedir.

 

Artık Ordu’nun malısınız. Her biriniz birer askersiniz. Burası ana kucağı değil asker ocağıdır” türünden.

O ara, bir asker pat diye düşmüş olduğu yere. Bakarsan boy 1,40 kilo 40…Komutan varmış bunun yanına, sert ve tokat gibi bir sesle ve kati olarak emir kipiyle.

“Kalk!” demiş.

Bizimki doğrulmaya çalışmış ya ne mümkün, bi daha kapaklanmış tozun toprağın içine. Komutan daha bir sinirli ve keskin.

“Kalk” demiş.

Bizimki son nefesini verir gibi,

“Galkamiyem” demiş.

Sesi o kadar kötü ve bıkkın ki, komutan işin ciddiyetini anlamış tabi, destek vermişler askere, kaldırıp oturtmuşlar bir yere ve komutan sormuş. 

“Neyin var oğlum? “ 

“Hesteyem” demiş, yine son nefesini verir gibi.

“Neren ağrıyor?” demiş komutan, askerin hasta olduğuna iyice kanaat getirerek.

“Golumun yukarisinden giriye, bacağımın ucundan çıkıye… Galbim de sizinki gibi atmıye, tık tık ediye durup dinleniye bi daha tık diye” demiş asker, hırlaya tıslaya.

“Lan oğlum, seni askere alırlarken sağlık muayenesinden geçirmediler mi?

“Geçirdiler gomutanım”

“Eeee?

“Esgere gidecekleri koyün meydanina topladilar. Bi adam geçti garşiıza ‘asger adaylari sağlıklı misiz?’ dedi, herkes ‘he’ dedi ben ‘hesteyem’ dedim kimse duymadı”

Bizim halimiz de bu fıkra gibi işte. Adına devlet dedikleri o erk soruyor.

“Yol yapalım mı? İster misiniz?” Diye sordular ve herkes, hep bir ağızdan bağırdı.

“İsteriiiiz!”

Bazıları nefesleri yettiğince,

“İstemeyiz” dedi ama kimse duymadı.

Yeşil Yol dedikleri ne biliyor musun? Samsun’dan Sarp’a kadar Karadeniz’in tüm yaylalarını birbirine bağlayacak bir yol yapılması planı/projesi. O yol “yeşil” olmayacak aslında, kara asfalt olacak, ölü rengi beton olacak, o yol da her renk olacak belki de bir tek yeşil olmayacak.

 Sosyal paylaşım sitelerinde “Yeşil Yol” karşıtı protestolara ilişkin paylaşımlar var bolca, oradan gördüğüm birinden feyiz alarak;

Yayla da duman olur

Sis olur

Yağmur olur

Çam olur

Çiçek olur

Arı olur

Türkü olur

Sevdalık olur

Yayla da bir tek asfalt olmaz, beton olmaz!

Şimdi konu hakkında epey laf edeceğim de ondan önce Doğu Karadeniz Bölgesi hakkında Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı(WWF) tarafından çıkartılmış olan envanteri seninle paylaşıp, hassasiyetimizin sebebini izaha çalışayım. WWF Doğu Karadeniz Bölgesinin ekosistemine dair bir envanter çıkarmış, elbette bu envanter oldukça ciddi bir çalışmanın ardından epeyce de külliyatlı ya, tamamını buraya alacak halimiz de yok. Doğru Karadeniz Bölgesi dünya çapında 200 ekolojik bölgeden biri olarak kabul edilmektedir.537 tür odunsu bitki,126 tür kuş,30 tür memeli,21 tür sürüngen ve 116 tür endemik bitki bu ekosistemde varlığını sürdürmektedir. Şayet planladıkları o “Yeşil Yol” hayata geçirilişe, tüm bu canlı ve bitki türlerini tehdit edecekler, onların doğal yaşam alanlarını tahrip edecekler.

Değer mi yahu?

Şu dağları, şu ormanları, şu ağaçları, şu ıslak ıslak kokan kapkara orman toprağını yok etmeye değer mi be!

“Gidemediğin yer senin değildir” 

İşte bu türden klişelerle de bu projeye meşruluk kazandırılıyor. Adını ve istikametini duyar duymaz hemen “karşıyım “dedim, o kısacık anda bile kafamda ne çok şey vardı karşı olmak için. Ama tüm bunları, karşı oluş nedenlerimi de yazmam gerekiyordu bir yerde. 

İlk fark ettiğim şu oldu; yahu bu proje hakkında neredeyse hiç bilgilendirme yapılmamış. İlk defa 2008 yılında gündeme getirilmiş ve ele gelir-dişe dokunur bir izahat yok. Gizli kapaklı, oldubitti gibi bir algı var orta yerde. Çağdaş ve demokratik toplumlarda her şey ayan beyandır oysa. Gizli kapaklı iş olmaz, herkes istediği zaman istediği konu hakkında istediği kadar bilgiye, belgeye ulaşma hakkına sahiptir. Ve en önemlisi, bu bilgilerin ve belgelerin doğruyu göstermesi esastır. Mademki “Yeşil Yol “ konusunda istediğim zaman ve istediğim kadar bilgiye belgeye ulaşamıyorum o halde yolunda gitmeyen bir şey var demektir.İnsan dediğin tavrıyla anlam kazanmalı.

Diyorlar ki; yaylalara ulaşacakmışız! İyi de, biz zaten yaylalarımıza ulaşabiliyoruz ki! Ya doğru düzgün bir fizibilite yok ya da koca bir yalana kendilerini de beni de inandırmaya çalışıyorlar.

İşi az kazıyorsun Çevresel Etki Değerlendirme(ÇED) raporlarının dikkate alınmamış olduğu gibi teknik bir ihmalden de bahsediliyor. Az buz alan da değil ha 2.600 kilometre

yol bu! Bu güzergâh üzerinde doğal sit alanları ve meralar var, bu sit alanları ve meralara yönelik ne türden önlemler alındığı ya da alınacağı belli değil. Lafını bile eden yok. 

Sonra ortada bir imar planı da yok. Bu yol açılacak, güzergâh üzerine akaryakıt istasyonları, dinlenme tesisleri, oteller bilmem ne, bir sürü bina, tesis dikilecek… Ulan ben Büyükdağ’dan antrenmanlıyım, az bir zamanda beton yığınına dönüp tüm özelliğini ve doğallığını kaybedecek yaylalarımız. Peki ya o akaryakıt istasyonları, o tesisler ve şimdi aklıma gelmeyen tüm o rant kapıları kimlere açılacak? O, kimseler, bunlara sahip olmak için ne türden makaralar döndürecek? İşin bu yanı kendi başına bir muamma ve kaygı sebebi… 

Hadi hepsi bir yana da, doğal yaşam dedikleri bir şey vardır yahu! 2.600 kilometre boyunca cayır cayır yarılırken o doğa, o doğadaki canlılar bundan nasıl etkilenecek hiç düşünüldü mü?

El cevap:  Asla!

O ormanlar çatır çatır kesilecek, bin bir çeşit bitki örtüsü tıraşlanacak, işte tam da bu aşamada bazı sektörler için bir hammadde ortaya çıkmış olacak! Sence, ortaya çıkacak bu hammaddenin hesabı yapılmamış olabilir mi? Santim santim ölçülmüştür o hesap, adım gibi eminim. Korkarım, o hammadde kaynağının sürekliliği sağlanacak! Bu rant deryası derinleşerek büyüyecek.

Şimdilerin Uzun Göl ve Ayder’i var ya, bir zamanlar gerçek anlamda doğa harikasıydı. Şimdilerde değil oralara gidip de doğal yaşamla baş başa kalmak, orda olanlar kaçacak yer arıyor. Çevreyi şehirlileştirme içgüdüsü taşıyan “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” nın icadıyla el değmedik yer kalmamacasına tüm çevrenin şehirleştirilmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Her yer beton bloklarla dolacak ve biz yeşili ancak o blokların üzerine sürülen boyalarda göreceğiz. O boyaların da, o boyaları süren fırçaların da alayı kanserojendir ha! 

Karadeniz, yerin üstü ve altı itibariyle zenginlik doludur ve biliyorum ki, tüm savaşların, tüm kanlı kapışmaların tek ve temel sebebi madenlerdir. Parça parça uygulanmakta olan maden çıkartılması ve işlenmesi çevreye ve insan sağlığına zararlı yöntemlerle yapılmaktadır. Bunlardan en klişe olan da siyanürle altın aranmasıdır. Fatsa gibi küçücük bir yerde ilk çıktı olarak sadece bir firma tarafından 100 dönüm arazi bozkıra çevrildi. Eylem; siyanürle altın aramak. Onlar arayacak, bulacak, zenginleşecek ve zamanı gelip de, doğanın posası çıkınca alacaklar altınlarını çekip gidecekler, biz de üç tekbir bir selam cenaze namazı gibi önümüzde yatan doğaya bakıp kalacağız.

Böyle giderse Karadeniz “çöl” olacak bundan eminim.

Turizm gelişecekmiş! Başta Araplar olmak üzere akın akın turist gelecek ve balya işi para bırakacaklar, köylü kentli hepten ihya olacakmış, köylerimiz şenlenecek ve geriye göç başlayacakmış, sermaye birikimi artacak yeni yeni fabrikalar kurulacak, işsizlik sıfırlanacakmış… Yersen!

Yeşil Yol için ilk kazmanın vurulacağı yerde günlerdir eylemler yapılıyor ve Rize’de yargı “yürütmeyi durdurma kararı” alarak, Yeşil Yol’a şimdilik “Dur” dedi… Yaylalarımız elbette önemli, doğamız ve zenginliklerimiz elbette kıymetli ve oralara ulaşmak, oralar sayesinde kalkınmak elbette anlamlı buna kimsenin diyecek lafı yok. Tüm bunlar öylesine projelerle hayata geçirilmeli ki, kurduğumuz cümlelerin hiç birinin peşinden “ama” gelmesin.

Çok severim şu Kızılderili atasözünü

Son ağaç kesildiğinde

Son nehir kuruduğunda
Son balık öldüğünde
Paranın yenmez bir şey olduğunu anlayacaksınız...


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.