Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Birol  ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

YÜREĞİMİN “KEMAL SUNAL” YARISI

Hayatın tüm rengine rağmen televizyonumuzun siyah beyaz yayın yaptığı ve damlardaki dallı budaklı alüminyum antenlerden gelen sinyallerin çağın mucizesi bu aletin ekranına görüntü olaraktan gelebilmesi için illaki bir de regülatöre ihtiyaç duyulan çağlardayız.

Az insan, çok doğa ve az düş kırıklıkları vardı. Düş kırıklıkları saç kırıkları kadar önemsizdi, keza beklentiler küçüktü, basitti. Bi kere kolay yoldan köşeyi dönüp de, sonrasında yan gelip yatmak gibi saçma bir hayal ve bu hayali destekleyen savruk bir sistem yoktu. Huzurlu bir hayat sürmek istiyorsan tek çare vardı; çalışmak. Şimdilerde “Milli Piyango” ydu, “Süper Loto”ydu, “Şans Topu” ydu ve saymaya kalksam hatırı sayılır bir liste olacak türden yasal kumar araçları yoktu olan da rağbet görmüyordu. Ha yok muydu? Vardı elbette, sonuçta çağ farklı olsa da sistem aynı sistemdi. Marlboro’suna tombala çekilirdi mesela ya da lunaparkta sigaraya halka atılırdı. En kabadayısı da, Spor Toto oynanırdı, onda da tüm tahminlerin tutsa alacağın para çerez parası babındaydı. Ha bu saydıklarım da, yani tombalası, halkası, Spor Toto’su kentte yaşayanlar için geçerliydi. Nüfusun ezici bir kesimi köylerde yaşıyordu ve emek en yüce değerdi. Öyle avantadan kazanç yoktu.

Okul vardı köylerde, öğretmen vardı. Tamam, birleştirilmiş sınıf okunurdu, araç gereç yoktu, çocukların üstü başı dökülüyordu ama öğretmen dediğin başköşeye oturtuluyordu, bu çok mühim bir algıdır. Şimdilerde, okul önlerinde öğrencilerinden dayak diyen ve öğrencileri tarafından katledilen öğretmenlerin hikâyelerine şahit olmak, ne büyük travmadır benim için bir bilsen.

Basit düşünen, basit üreten, basit hisseden ve dahi basit yaşayan insanların çağından geliyorum… Televizyon, biricik eğlence kaynağıydı. Evin en müstesna köşesinde, kendisi için özel olarak hazırlanmış yerinde, tahtına kurulan kral edasıyla arzı endam eylerdi… Akşam sekiz gibi başlayan yayın gece on iki gibi Anıtkabir’de bayrak merasimi görüntüleriyle biter ve “Televizyonunuzu Kapatmayı Unutmayın” uyarısıyla sona ererdi. Televizyonumuz kapalıyken üzerine özel bir kılıfla örtülürdü. Bu kılıf pitikare kumaştan kıyılarına su taşı çekilerekten evin gelinlik kızlarının zevkine ve maharetine uygun olarak dikilirdi. Tam televizyona uygun kalıpta… Aynı kılıftan regülatör için de bi tane yapılırdı. Televizyon da regülatör de evin, hayatın en müstesna parçalarıydı.

Öyle hoş bir çağdı işte, intihar etmenin muhakkak öldüreceğini ve tüm cinayetlerin ölümle sonuçlandığını söyleseler şaşkınlıktan dilimizi yutacak kadar büyük bir saflık içinde bir çağ! Başka ve hayata dair kaygılar vardı, hayatla sınanmış. Dünya çıldırmış gibi savaşmıyor ve bacak artasındaki biçimsizliğin şehvetine kapılıp da tecavüzle insan canına kıyılması hayal dahi edilemiyordu.

Evet, bu ülke hep böyle değildi. İyice yalınlaştırmaya çalışarak anlattığım o çağ, çok da uzaklarda kalmadı ya, biz, bir ölünün üzerini toprakla örter gibi örttük o çağın da üzerini.

Cumartesi geceleri tam bir şenlikti. “Bir Cumartesi Gecesi” ya da “Bir Başka Gece” türünden müzikli eğlenceli programın ardından “Türk Sineması” başlardı ve Türk Sineması haftada bir defa ve sadece Cumartesi geceleri olurdu. Televizyonumuzun üzerinde yedi sekiz kanal düğmesi olsa da yayın yapan tek kanalımız vardı ve o tek kanalımızda da sadece Cumartesi geceleri Türk Filmi gösterilirdi. Kanalımız da gösterdiği de nadirdi ve o nedenle de pek kıymetliydi.

Film öncesindeki o eğlence programı esasen tam bir eziyetti. Bitmek bilmezdi. Ev ahalisi, tahammül edilmez o programı eğlenceli hale getirmek için “sıradaki şarkı senin olsun” oyunu oynardı ve sıradaki parçanın türkü olması durumu “şans” olarak algılanırdı. Ne kadar az türkü yayınlanırdı sahi. Türk Sanat Müziği dediklerini halen dahi sevemedim gitti. Ama türküler öyle değil, bizden, bildik. Dere diyor, yayla diyor, toprak yerine torpak diyor, ağaç diyor, kuş diyor, turnalar diyor ve onları derken de öyle bir ezgiyle diyor ki; bizi bizden alıyor.

Sanat müziği farklı geliyordu. Ağır, ağdalı ezgilerle paso aşklı meşkli sözlerin çoğunu da anlamıyordum zaten. Oysa “bahçeye gel bahçeye/kuru fındık bulursun/ alacaksan al beni/ sonra pişman oluşun”  sözleri kemençeyle, bağlamayla, tulumla ne kadar anlaşılır ve tanıdıktı! Sanat müziği dediklerinde emek yoktu sanki; yavandı, ütopikti, gerçeklerden uzak sanaldı. Sanat müziğinin ifade ettiği gibi bir dünya var mıydı? Varsa da bize çok uzaktı.

En çok da Kemal SUNAL filmlerini severdik. Filmlerinin ekseriyetinde türküler söylüyordu Kemal SUNAL… Sesinin güzel ya da çirkin oluşu değildi önemli olan, başında kasketi, sırtında yeleği ve yakaları aşınmış işliği, elinde sazı, sırtında dengiyle İstanbul’a, sevdiği kız için başlık parası biriktirmeye giden bir “Şark Bülbülü” dür kimi zaman.

Şark Bülbülü’nde boş hayale kapılmanın ve o hayallerin gerçekleşmesinin ancak bir Kemal SUNAL filmi komedisinde olacağı, anlayan için gayet açık bir mesajdır. Diğer yandan ağalık düzeni, yoksulluk ve zalimin zulmü, zalimin zulmü karşısında mazlumun ahı da ince ince yedirilmiştir konuya.

 Hep, yoksulluğun, garibanlığın ve saflığın filmini yapıyordu Kemal SUNAL ve hayata inat “iyiler mutlaka kazanır” diye inandırmak istiyordu “İbo ile Güllüşah” ta…

Yoksulsan her şeyin en boktanına layıksın demektir. Adam yerine konulmazsın, horlanır, itilir kakılırsın ve kimseler bu durumdan hicap duymaz. Yoksulsan, azıcık da kafadan eksiksin diye algılanır. Hayata bir çocuk temizliğinde bakabilmeyi göstermez mi İbo ile Güllüşah ve bir çocuk saflığı, yoksulluğundan dolayı zulme uğrayan İbo’yu kurtarıp da yüzünü güldürmez mi?

“Yüz Numaralı Adam” nasıl da sağlam bir ironidir aslında. Bir insanın, insanlığını unutması ya da vicdanıyla değil de cüzdanıyla karar vermesi durumunda nasıl da umumi bir tuvalete döndüğünün ve o tuvalete döndükten sonra her gelen geçenin nasıl da gelip hacetini gördüğünün resmi. Süte su katan bir babanın üç oğlundan en büyüğü, aylak ama umutlu… Anasına kıyamaz “seni saraylarda yaşatacağı “ diyerek gönlünü hoş eyler, süte su katan babası tarafından çoktan yok hükümde ilan edilmiş anasının. Diğer tüm filmlerinde olduğu gibi Yüz Numaralı Adam’da da tüm görüntüler, tüm olaylar döneme ve dönemin espri anlayışına uygun dizayn edilmiş olsa da, verdiği mesajların evrensel olması, Kemal SUNAL’ı o çağlarda da şimdilerde de ölümsüz kılmaktadır.

Sigarayı bile kardeşlerinden otlanan, Allah’ın en küçük bir meziyet dahi lütfetmediği bu gencin (Kemal SUNAL) başına talih kuşu konar ve bir reklam şirketi “halk yüzü” diye ekranlara taşır Kemal SUNAL’ı. Çok para verirler. En büyük hayali fayanslı banyo ve balkonlu bir ev olan anasına bir apartman dairesi alır ama gel gör ki bu renkli dünyanın diyeti umumi tuvalet olmaktır. Tüm o şatafata ilelebet sahip olmak için sistemin dişlilerinden biri olmayı kabul etmek yetiyordu aslında. Reklamlarda oynayarak, içinde yetiştiği halkı kandırmaya, onların üç kuruşlarını bir boka yaramayan bu mallara yatırmalarına vesile olacaktı. Ama öyle olmuyor ve Kemal SUNAL kendine sunulan tüm imkânları elinin tersiyle itip bir de, kendine hasa o tarzıyla “eşşoğlu eşşek” diyerek, cüzdanın değil vicdanın esas olduğunun dersini veriyordu.

Saf Anadolu delikanlısıdır… Üzerine yapışmış olan “Şaban” rolü neredeyse tüm filmlerinde bariz sırıtır. Hababam Sınıfı serisinin “İnek Şaban” ı olarak rüştünü çoktan ispatlamış bir efsanedir Kemal SUNAL. Şaban tiplemesi, alabildiğine saf ama bir o kadar da hesaplı kitaplıdır. Köylü kurnazı, azıcık zübük ama hep köşeyi dönme hayalinde…

Bu, köşeyi dönem hikâyesi kadimdir Anadolu’da. Görülen o ki, öyle çok fazla çalışıp çabalamayı sevmiyoruz, kısa yoldan yolumuzu bulmanın peşindeyiz.. Almanya’da yıllarca işçi olarak çalışıp da sonra Türkiye’ye kesin dönüş yapan bir tanıdık bir sohbetinde demişti ki;

 “ Alaman’daki gibi Türkiye’de çalışsaydım, şimdiki mal varlığımın iki katına sahip olurdum. Alaman’ın hiç acıması yok, günde on altı saat çalışıyorsun. O kadar çok nerede çalışırsan çalış kazanırsın ki”

Öyle midir bilmem ama bizdeki şu “köşeyi dönme” merakı, Kemal SUNAL filmlerine tadını vermiştir ki, kimse bunu inkâr edemez.

“Sakar Şakir” olaraktan, bir bakraç yoğurtla şehirdeki mirasını almaya gidişi de köşeyi dönme hayali değil midir? Köşeyi dönme hayaliyle yanıp tutuşurken, miras kalan bakkal dükkânında, hayli kabarık veresiye defterini tartıp da borçlu müşteriye veresiye satması, tanıdık gelmiyor mu?  Sakar Şakir, elindeki zenginliklerin farkında bile olmadan, kendi varsıllığı içinde, sırf aptallığı ve cehaleti yüzünden, yoksul yaşayan ve tüm yoksulluğuna rağmen vicdanını parlatan bir gönderme değil midir?

Menfaat uğruna, şeytanın bile aklını başından alan dolapların çevrilmesinin iyilik ve vicdan karşısında hükümsüz ve komik kaldığının göndermesidir Sakar Şakir ve sakarlığından mütevellit iyice bok batmış bu dünyayı havaya uçurma ihtimali de pek hoş bir mesajdır aslında, almasını bilene.

Sakar Şakir’de de, diğer birçok filmde olduğu gibi, bu ülke insanlarının, mahallelerin gerçek yüzü özellikle gözümüze gözümüze sokulmakta. Dar, çamurlu ve bakımsız sokaklar, yoksul, işsiz ve cahil insanlar. Ve gerçekleşmesi imkânsız umutlar ve argonun milli dil olduğu insan ilişkileri.

Futbol, tüm dünyada olduğu üzere ülkemizde de bir gerçek. Büyük ve çok paralı bir sektör… Transferler, şikeler, bir alay alavere dalavere… İnsanın aklını başından alan muazzam paraların konuşulduğu bir sektör… Yıldız futbolcu olmak ve en büyük futbol kulüplerinde top koşturup da, o muazzam pastadan payelenmek, mahalle aralarında “üç korner bir penaltı “ kuralıyla, canı çıkana kadar maç yapan tüm çocukların hayalidir esasında. “Gol Kralı “ ında bambaşka bir pencereden ve Aziz NESİN farkıyla karşımıza çıkıyor Kemal SUNAL. Paralı, şatafatlı o dünyanın esasında tam bir boka batmışlık olduğunu, insan ilişkilerinin ve değerlerin çürümüş olduğunun, her şeyin bir sabun köpüğünden ibaret olduğunun en güzel anlatımı.

Bu öyle bir sistem ki, eline ne geçirirse hızla ve acımdan dejenere ediyor. Garip, ahlak anlayışı tuhaf bir dünyaydı Gol Kral’ı ya, Kemal SUNAL buradaki rolüyle sonumuzun da donumuzun da yüzde yüz pamuk olduğunu inceden inceden veriyordu…

Yolda yürürken, burnunun ucunu göremeyecek kadar, çarptığı direkten özür dileyecek kadar, gözleri bozuk ve bir konakta el bebek gül bebek büyümüş, sporla ve sosyal hayatla hiçbir ilişkisi olmayan bir delikanlının aşık olduğu kızı elde edebilmek için futbolcu olmayı göze alması, azmi… Kız ise kimden peydahladığı belirsiz karnındaki bebeğine, ailesiyle birlikte kurdukları hain planla, baba namzedi aramaktadır. Açıkçası enayi avındadır.

Sonuç; imkânsız diye bir şey yoktur. Azmettiğin zaman elde edemeyeceğin hiçbir şey yoktur! Yoktur da, mesele şu; azmedip de elde ettiklerin gerçekte istediklerin midir? Azmedip de, bir şeyleri elde ederken başka şeylerden vazgeçmek gerekir elbet, işte o vaz geçtiklerin yüzde yüz seni sen yapanlardır çoğu zaman, farkına varabilirsen adamsın, varamazsan ahmak!

Anlayacağın, malın önde gideniyken, bir anda popüler olabilirsin. İş o kadar ileri gidebilir ki “gayri safi milli karizma” olma ihtimalin bile vardır. Ama küçük küçük vaz geçersin kendinden, vaz geçtiklerindir seni sen yapan; bilemezsin…

Salağız!

Salaklıktan mutlu olacak kadar salağız! İşte, Kemal SUNAL bunun en yalın halidir bende.

Benim nazarımda en iyi Kemal SUNAL filmlerinden biri olan Aziz NESİN’ in Zübük adlı eserinden uyarlanan aynı isimdeki filmdir. Ne çok İbram Zübükzade var hayatımızda…

Parayla ilişkisi zübüklük boyutunda olanların yaşam kaliteleri sığ, kişilikleri zayıf ve onurları gelişmemiştir. Basit düşünürler ve ucuz yaşarlar. Tüm değerlerini parayla ölçer ve ne yazık ki herkesin de kendileri gibi dünyayı algıladıklarını/yaşadıklarını sanırlar.

Hobilerinden çok fobileri vardır bu zübüklerin. Az evvel de dedim ya; faiz düştü mü? Döviz yükseldi mi? Altın göçtü mü? Türünden bir alay fobileri vardır.

Bir kitabı eline alıp da, hakkını vererekten okumuşluğu ve o kitabın yazım serüvenindeki emeğe saygıyı ta yüreğinde hissetmişliği yoktur örneğin… Bir türküyü başından sonuna söylemişliği, eli cebinde, ıslık çalarak nisan yağmurlarında ıslanmışlığı, şiir yazmışlığı ve sahip olduğu her şeyden, hemen vazgeçecek kadar aşık olmuşluğu yoktur örneğin. Bir zübük için “özlü” ya da “içli” söz yoktur. Gülmesi gibi ağlaması da sahtedir.

Bir zübük asla bilemez, her coğrafyanın gözyaşlarının da farklı olduğunu! Suyun kokusunu… Sevmediği gibi sevilmez de zübük! ”Mirastan pay almak için” dir, öz evlatlarının sahte gülüşlerinin sebebi. Sözüm ona “hayat arkadaşı” dır ya eşinin namı, gel gör ki; yatakta bile cesaret edemez sırtını dönmeye. En yakınları başta olmak üzere, herkes için ikinci bir yüzü vardır zübüğün… Hatta üç… Dört… Milyon… Bir de etrafındaki herkesin aptal, en zeki kendisi gibi garip bir ruh hali vardır! O nedenle de, ilk tökezlediklerinde tekmeyi vuranları çok olur!

İnanılmaz bir cimrilikle etrafındakilere hayatı zehir ederken sürekli fırsat kollar bu zübükler, tıpkı beleşçi golcüler gibi. Çaba sarf etmeden, pozisyon yaratmadan, ter dökmeden ve takım ruhunu hissetmeden en uygun yerde bekleyip, top geldiğinde karambolden golü atıp da, primi alan beleşçi golcü… Sistem, bu türden zübüklere payeler dağıtmak üzere kurgulanmıştır ve zamanı geldiğinde her zübük payına düşeni alır. Şu yeryüzünde ne ve kim varsa, hepsi, zübüğe hizmet etmek üzere yaratılmış/kurgulanmıştır(!) Her şeyi ve herkesi, her şeyi için kullanır. Hiç acımadan ve vicdanı zerre kadar sızlamadan kullanır.

Tüm bu boka bulanmış hayatını ibadetle arındırır zübük. En kalabalık caminin şadırvanında, caddeye bakan kurnada abartılı hareketlerle alır abdestini ve kaldırıma attığı kartonun üzerinde kılar Cuma’yı. Kim bilir, belki de, bilinçaltına sıkışmış birkaç gıdım vicdanı da böylelikle katlediyordur zübük!

İbram Zübükzade, Kemal SUNAL’ ın elinde ne güzel anlatıyordu tüm bunları, o anlattı ben de anladım işte!

 

Dedim ya salaklığımızdan mutlu olacak kadar salağız diye, buna en sağlam örneklerden biri de “kan davası” olsa gerek. Kemal SUNAL da bu gerçeği atlamamış, cehaletin ve salaklığın daniskası olan kan davasını “Şabaniye”  ve “Davaro” da hakkını vererek tiye almıştır. Kan davası dediklerinin iki hıyar, iki tavuk gibi akıllara durgunluk veren sebeplerle başladığı ve gelecek nesillere vebal gibi miras kaldığı, kan davasının insan onurunda meydana getirdiği deformasyon Şabaniye’de de Davaro’da da iyi işlenmiştir.

Şabaniye’de, kan davasından kaçıp da şehre gelen Şaban ve annesi(Adile NAŞİT), bir gazinoda çalışmaktadır. Gel zaman git zaman kanlıları izlerini bulur ve evlerine, çalıştığı gazinoya baskın verirler. Bu yaşına kadar erkek olarak yaşamış Şaban için artık kadın olma zamanıdır. Annesinin, oğlunun canını korumak adına aklına gelen çare Şaban’ın Şabaniye olmasıdır.

Şaban’ken yoksulluktan sürünüyordu ya, cinsiyet değiştirip de Şabaniye olunca bahtı açılır ve assolist oluverir. Artık bu göndermeler kimeyse, o dönem muhatabı payını almıştır muhakkak! Ama aşk bu, Şabaniye kılığındaki Şaban kanlısı kıza aşık olurken kızın abisi de Şaban’ın sıfatındaki Şabaniye’ye abayı yakar! Sonuçta tabi ki aşk kazanır! Şaban, Şabaniye maskesini kaldırır atar ve sevdası için gerekirse öleceğini de mertçe ortaya koyar! Mertlik, dürüstlük ve sevda bir kere daha kazanır!

Kemal SUNAL, cehaletimizin karikatürize edilmiş halidir.

Onun filmlerini izlerken sanırız ki her bir şey hayal ürünü, yok böyle absürt hayatlar ve tipler… Oysa “Korkusuz Korkak” taki Mülayim aramızda gezmiyor mu? Binlerce, on binlerce Bombacı Mülayim, özellikle metropollerdeki şüpheli paketleri tekmeleyip de o paketlerin içinde bomba ya da başka türlü bir patlayıcı olmadığını ispatlamaya çalışmıyor mu halen? “Avanak Abi” misali, aklı fesinden yukarıda kaç aşık var bu memlekette dersin? Halen dahi, okuma yazma bilmeyen, adını soyadını bile zar zor yazan az mı insan var bu toprakların üzerinde sanıyorsun. “Tarzan Rıfkı” kafasında yaşayıp da, gökdelenler arasında Ceyn’i arayan az mı aptal var sanıyorsun. ”Hanzo” kaynıyor etrafımız… Sokağa tüküreni, yahu tükürmekten geçtim herif sümkürüyor ve şap diye yakıştırıyor sümüğü ayağının dibine, gece olunca mutfağının penceresinden sokağa atıyor poşete doldurduğu çöplerini. Kemal SUNAL’ın Hanzo’ sunun yanında bizim Hanzo’ların esamisi okunmaz!

Esasında hayatı karikatür gibi yaşıyoruz. Sorumsuz, bilinçsiz, savruk ve korkunç bir biatle, sorgulamadan yaşıyoruz. Böyle yaşarken, bir de fütursuzca eleştirme hakkı buluyoruz kendimizde, hemen hemen herkesi ve her şeyi eleştiriyoruz, kendi karikatür hallerimize bakmadan.

 Kemal SUNAL için malzeme bulmak hiç de zor olmamıştır diye düşünüyorum. Gülüyoruz ya hep, ağlanacak halimize.

Kraldan çok kralcıyızdır ya hani ve çocuk kafası kadar çalışmaz kafamız da “kral çıplak” demektense, alkış tutarız çürümüşlüğe…”Bekçiler Kralı” kraldan çok kralcı oluşumuzun ve istersek küçücük bir çabayla tüm işlerin nasıl da yoluna girdiğinin hikâyesidir bir yerde. Herkesin bir “Dayısı” olacak bu hayatta. “Bekçiler Kral” ındaki bekçi Kemal SUNAL’ın da bir dayısı vardı elbet… Köpeği… Köpeğinin adı “dayı” ydı ve bir köpek olmasına rağmen adının dayı olması ne büyük iltifatlar ve de hürmetler kazandırmıştır o bekçi parçasına(!).

Herkes bir şekilde bir şeylerin “kral” ıydı! Tuhaf bir şekilde krallık modası vardı. Kimi “Gazinocular Kralı” kimi “Arabeskin Kralı” alayı “Âlemin Kralı” ydı ve bu kral enflasyonunun Kemal SUNAL mizahından nasibini almaması mümkün müdür. O artık “Bekçiler Kralı” dır “Kapıcılar Kralı” dır “Çöpçüler Kralı” dır “Gol Kralı” dır.

Dedim ya Kemal SUNAL bizim karikatürize olmuş halimiz ve onun filmleri dönemine dair çok öznel şartları da belgeler niteliktedir diye, Katma Değer Vergisi(KDV) 80’lerde hayatımıza girerken  “katma” sını da “değer” ini de anlamamıştık ya “vergisi” kazıktı, onu anladık. “Katma Değer Şaban” işte bu şabanlığımızı ne güzel de anlatmıştı, hem şeklen hem de ruhen! Hayali ihracatın, kaçakçılığın rant kapısı oluşu ve KDV zokasının halka yutturuluşu… Bir de şarkısı vardı KaDeVe diye!

Cici Kızlar Merhaba

Şaban Çıktı Meydana

Süslü Beyler İzleyin

Bu Masalı Dinleyin

Gördüm Ki Memlekette

Ortadirek Yan Yatmış

Bir De KaDeVe Gelmiş

Hepten Ayvayı Yemiş

Senin Uyanık Baban

Çırparken Ordan Burdan

Salak Mı Ki Ödesin

KaDeVe

O Şık Vizonlu Anan

Çanak Konken Oynarken

Verir Mi Harun Bey’e

KaDeVe

Köprüde Hissen Varsa

Barajdan Pay Aldınsa

Seni Hiç Irgalamaz

KaDeVe

Ortadirek Düşünsün

Ömür Boyu Sürünsün

Umrunda Mı Senin

KaDeVe

Ey Deve Oğlu Deve

Bir Geçersen Elime

Selam Tüm Sülalene

KaDeVe

Boşverin Aldırmayın

Kafanızı Yormayın

Tempo Tutup Zıplayın

KaDeVe 

“Almanya acı vatan” bu memlekette ne çok gurbetçi hikâyeleri yatmaktadır ve ne çok anlatıldı bu hikâyeler filmlerde, kitaplarda, türkülerde ve daha ne çok şey var anlatılacak… Koca bir ülke, elde var umut, Almanya kapılarına dayandı, en vasıfsız işlerde, en insanlık dışı hallere maruz kalarak çalışmak ve kazanmak için. Çifti çubuğu satıp, anayı, babayı, bacıyı, eşi, çoluk çocuğu bırakıp da dayanmıştı o yağız delikanlılar Almanya kapılarına. Almanya yerine Alamanya diyerekten ve dillerinde “bir yiğit gurbete gitse/ gör başına neler gelir” türküsüyle… Şurası bir gerçek ki; doyduğumuz bu yerlerde doyamamış olmamız ağır geliyordu. Alman faşistlerinin ırkçı saldırıları ve aşağılamaları da cabası. Metruk evlerde, dar odalarda bölük bölük yaşadı ilk gidenler. İşte bu ortamda onurları da törpülendi ve Kemal SUNAL “Polizei” ve “Gurbetçi Şaban” la Türklerin zekâsını ve bu zekâsıyla Almanları nasıl da alt ettiğini gösterip, gurbette sıla özlemiyle yanıp tutuşan işçilerimizin kırılan onurlarını onurlandırmıştır. Gurbetçi Şaban’la, Almanların ve genelde Avrupaların “çocuk yardımı” şeklindeki aile yardımları konu edilmiş ve bu durum onların kerizliği gibi işlenmiştir. Bu hesaba göre bizim Gurbetçi Şaban, memlekette baba adı Şaban olan ne kadar çocuk varsa hepsini kendi çocuğu gibi gösterir o da yetmez sürekli çocuk yapar ve Alman hükümetinden de yüklü miktarda çocuk yardımı alır, aldığı bu paralarla da muazzam bir zenginliğe ulaşarak, bir zamanlar kendisine zulmeden, kendisini horlayan o Alman patronları ve taşeronları diz çöktürür hatta emrinde çalıştırır. Bu, neredeyse tüm Türk işçilerin kurduğu bir hayaldir.

Polizei ‘deyse Alman polisi üniforması giyen Kemal SUNAL, bu formanın avantajlarını kullanırken, Almanya’daki Türklerin yaşadığı dejenerasyonu da ortaya koymaktadır. Almanlardan intikam alınmaktadır ancak bu defa bir parça da kendimize ayna tutma hali vardır. Rüşvet gerçeğini Almanlara öğreten, kahvehane kültürünü ta oralara kadar taşıyan ve Araf’ta kalmış ikinci nesil çocuklar!

Almanya acı vatan! 

Türk Sineması çok çalkantılı dönemler yaşamıştır ve öyle dönemler olmuştur ki “dibe vurmak” dedikleri bile karşılamaz hale gelmiştir… Basit konulu, düşük bütçeli, vurdulu kırdılı, mantık hatalarıyla dolu, çizgi film kafasındaki filmlerin yanında bir de seks filmleri furyası vardı. Türk sineması bu cendereden geçerken Kemal SUNAL filmlerinin bu anlamda seviyeyi düşürmediğini görüyoruz. Onun bir tarzı ve dünyayı algılama şekli vardı ve o algı içerisinde “Salako” da da, “İyi Aile Çocuğu” nda da, “Dokunmayın Şaban’ıma” da da “Şaşkın Damat” ta da, hep karikatürize ederek anlattı meramını ve hepsinde de anladık ki; iyiler mutlaka kazanır!

Kemal SUNAL, herkesti, her şeydi! Kılıbıktı! Kiracıydı! Kapıcıydı! Zübüktü! Eşkıyaydı! Rençperdi! Patrondu! İşsizdi! Davulcuydu! Artisti! Gecekonduluydu! Köfteciydi! Doktordu!.. Aklına gelebilecek her şeydi o!

Kemal SUNAL filmleri yoksulluğu, garibanlığı hiçbir şeyin engelleyemeyeceğinin, yoksulluğun sistemsel bir çıktı olduğunun izahıdır nazarımda.” Kibar Feyzo” da anlatılan ağalık sistemi ve bu sistemin beslendiği o büyük resmi görmemek mümkün mü, azıcık aklı-fikri olan için. Emperyalizmi ve emperyalist zulmü hiçbir güç durduramıyor ne yazık ki! Ne din, ne Tanrı, ne ırk, ne kültür… O ki; Kâbe’nin dibine Hilton Oteli dikti bu emperyalistler, çok söz etmeye de gerek yok belki, iş ortada.

Kemal SUNAL, kabak gibi ortada olanı gözümüze gözümüze sokarken ve bunu da safi sanatla yaparken zulümle beslenen sistem için en tehlikeli adamdır da… Faşizm en çok da espriden nefret eder. Dahası, espriyle gerçeklerin ortaya konulmasından. Bu kapsamda Kemal SUNAL’ın da sıkıntılar yaşadığını, yasaklara ve sansürlere maruz kaldığını bilmek için müneccim olmaya gerek yok.

Kemal SUNAL, kişiliği ve filmleriyle bendenizde hoş bir izdir. 1972 yılında (doğduğum yıl) “Tatlı Dillim” adlı filminde aldığı rolle sinemaya başlayan Kemal SUNAL bu gün evrensel bir semboldür. Onu 2000 yılında “Balalayka” adlı filmin çekimlerine giderken uçakta kalp krizi geçirmek suretiyle kaybetmiş olmak ne büyük bir acıdır. Oysa, mesleğinin doruğundaydı “Propaganda” gibi tarihe çentik atacak filmler çekmeye devam edecekti.  “Tatlı Dillim” le başlayan sinema macerası “Propaganda” ‘yla son bulduğundan 82 filmde, 12 tiyatro oyununda rol almıştı. Onun ardından oğlu Ali SUNAL’ın şu sözleri nasıl da dokunaklıdır.

"... Baktık ki bu iş böyle olmayacak, bir umut ışığı doğmayacak, bizden başkası bizi anlamayacak, gururum, kardeşim de dönünce sen varmışsın gibi hayata, birbirimize bağlandık.

Yaşamalıydık. Sen gittin ve biz burada kaldık. Merak etme rahat, huzurlu uyu. Yeni doğan, seni hiç tanımayan kardeşler de izliyor, Hababam'ı, Tosun Paşa'yı, Salako'yu... Bıraktığın eserler mutlu ediyor, hayata umutla baktırıyor bir ömür boyu. Koruduğun efsane soyadını milyonlar koruyor, milyonlara aktarıyor artık. Bir de yeni isim koydular 'Melek Şaban' diye, tarihe bıraktık. Sen gittin ve biz burada kaldık. Biz mi? Hala bir yanı kırık, ama gururlu, dimdik ayaktayız. Senin emanetinden hiç ayrılmadan yaşamaktayız. Bir tek bugünde ayrıyız.

Biz arkadaşlarla vatani görev için Mardin'de silahaltındayız. Bu mektupla benim, annemin, Ezomun, sevenlerinin kalpleri birleştik başucundayız. Bize bıraktığın güzelliklere minnettarız. Çok özledik ama ağlamayacağız. Gözün arkada kalmasın, hiç ayrılmayıp seni sonsuza dek bizimle yaşatacağız. Tamam sen gittin ama biz burada kaldık." 

Bir zamanların tek kanallı ve siyah beyaz yayınlı tadını gerilerde bıraktık. Bir ölüyü toprağa koyar gibi koyup, gerilerde bıraktık o çağları. Şimdi binlerce televizyon kanalı HD kalite ve 9D formatında yayınlar var artık. Kemal SUNAL filmleri halen gösteriliyor, bin kanalda bininci defa gösteriliyor ve izleniyor. Tüm sahneleri ve replikleri ezberlenmiş olmasına rağmen her kuşak tarafından izlenen bu filmlerin ve o büyük sanatçının akademik anlamda ele alınması gerekir diye düşünüyorum. Bu işin mantıklı bir açıklaması yoksa şayet, Kemal SUNAL filmleri için de bildiğin “deliler geçidi” demek zorunda kalacağım.

2_4

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.