Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Hikmet  PALA

Hikmet PALA

MEHMET ALİ SEBÜK’ÜN GÖZÜYLE 1940’LI YILLARDA ORDU’DA SUÇ VE SUÇLULAR-2

Geçen hafta “Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Sebük’ün Gözüyle 1940’lı Yıllarda Ordu’da Suç Ve Suçlular” başlığıyla ele aldığım konuya kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Ordu Hapishanesi ve Ordu’da suçluların durumu hakkında bilgiler veren Mehmet Ali Sebük, 1945’te savcılık görevinden istifa ederek Vatan gazetesinin avukatlığını üstlenmiş ve Bursa Hapishanesi’nde yatmakta olan Nazım Hikmet’in özgürlüğü için mücadele etmeye başlamıştı.

Mehmet Ali Sebük’ün “Memleket Kriminolojisi” adlı çalışması 1944 yılında Ordu Halkevi tarafından yayınlanmıştı. Bu çalışmada Ordu’yu kriminolojik bakımdan ele alan Sebük, Ordu’da işlenen suçları değerlendiriyordu.

1944 yılında Ordu Hapishanesi’ndeki 200 mahkûmdan 7’si yüksek tahsil ve 3’ü ilk tahsil görmüştü. Geri kalanı okuma yazma bilmiyordu. Hapishanede okuma yazma kursu açılması için Milli Eğitim Müdürlüğü ve Ordu Halkevi ile temaslar kuran Mehmet Ali Sebük, bu girişimlerinden sonuç alamamıştır:

“Cahil olan bu büyük kütleyi okutmak için halkevinin ve maarif idaresinin yardımlarına muhtacız. Halkevi reisi Yekta Karamustafa bize en muktedir öğretmenlerden biri tahsis etti. Ve bu kıymetli ve hamiyetli öğretmen resmi vazife saatleri haricinde kalan pek az vaktini hapishaneye verebiliyor ve adeta hiç devam edemiyor. Maarif müdürümüz de bir terbiyeciye yakışan alakasıyla bu ihtiyacımızın üzerinde durdu. Fakat okullardaki faaliyet mevsiminin devamı hasebiyle bu alaka, fiili sahadaki tesirini gösteremedi.”[1]

Ordu Hapishanesi’nde bir kütüphane kurmak, önemli gördüğü bazı kitapları mahkûmlara okutmak konusunda girişimlerde bulunan Sebük, Ordu Halkevi Kütüphanesi’nde rastladığı ve Avrupa’da mahkûmlar tarafından çokça okunan İtalyan yazar Silvis Pellico’nun mahkûmluk günlerini anlattığı “Benim Hapishanelerim” kitabını Ordu’daki mahkûmlara okutmak ister:

“Ve onu hemen alarak hapishaneye getirdim. Aradan iki ay geçince kitap hakkında intibalarını öğrenmek için onu okumuş olanlarla temas ettim. Koskoca hapishanede bunu okumuş olarak karşıma ancak üç kişi çıktı. Her satırını okuyup ezberlemelerini bile istediğim bir kitabın 200 kişi arasında üç kişi tarafından ele alınabilmesi hadisesi bana önünde bulunduğumuz yokuşun çetinliğini gösterdi.”[2]

200 mahkûmdan sadece 10 tanesinin okuryazar olduğu bir hapishane için büyük sayılacak hayaller kuran Sebük’ün girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.

Memleket Kriminolojisi’nde Ordu’da işlenen suçların değerlendirmesini yapmayı sürdüren savcı Sebük’e göre “adam öldürme, ağır yaralama, kız ve kadın kaçırmak ve ırza geçmek fiilleri ekseriyetle köyde; hırsızlık, kumar, sarhoşluk, hafif yaralama, sövme, hakaret suçları da şehirde” işlenmektedir.

Değerlendirmelerini adliyeye yansıyan olaylar üzerinden yapan Mehmet Ali Sebük bu durumun yanıltıcı olabileceğini de hesaba katmaktadır. Çünkü işlendikleri halde adliyeye yansımayan birçok vaka olmaktadır:

Mesela Ordu’nun köylerinde birçok ağır yaralama, sövme, hakaret fiilleri de vuku bulduğu halde bu suçlara hedef olanlar ya hiç ses çıkarmazlar yahutta işi aralarında hallederler. Bunlar ölüm ile neticelenmediği takdirde Allah ile kul arasında kalır. Ve istatistik ilminin gözlerinden kaçar.”[3]

Ordu’da köyde en çok kullanılan kesici alet “girebi” denilen küçük baltadır. 1940’lı yıllarda özellikle fındık toplama sezonunda girebi ile işlenen suçlarda büyük bir artış yaşanmaktadır:

“(Fındık toplama mevsiminde) bizim dairemiz yüzleri, kaşları ve vücutları girebi ile parçalanmış insanlarla dolup boşalır. Bunların arasında gözleri çıkarılmış, burunları ve kulakları kesilmiş, çeneleri parçalanmış ve el ayak kemikleri kırılmış insanlar çoktur. Bu hadiseler ekseriya arazinin üzerinde hak iddiasından ileri gelir. Esaslı şekilde tefrik ve mülkiyeti sağlam kaidelere istinaden tayin ve taksim edilmemiş olan bu çeşit arazide oturanlar, birbirlerinin hayat ve sıhhatlerine kast etmektedirler. Nitekim biz bir müddeiumumî sıfatıyla, elimdeki salahiyetlere istinaden almış olduğumuz bazı tedbirlerin müspet neticelerine şahit oluyoruz.”[4]

Ordu’da köy kadınlarının şehirde yaşayanlara göre daha az suç işlediğini Memleket Kriminolojisi çalışmasından öğreniyoruz. Çocuk terk etme ve düşürme gibi suçlar henüz köylerde yaygın olarak işlenmemektedir. Girebi ile adam yaralama suçlarının failleri de erkeklerdir. Cezaevinde yatan 200 mahkûmun sadece 10 tanesi kadındır:

“Şehir kadınının köy kadınına nispetle daha ziyade cürüm sahasına girdiği anlaşılmaktadır. Şehir kadını en ziyade hareketle hakaret ve hırsızlık gibi şerefe ve mala tecavüz suçlarından dolayı hâkimin huzuruna gelmektedir. Bundan başka çocuk düşürme ve çocuk terki cürümleri de mebzulen ika edilmektedir(çokça işlenmektedir). Allaha şükür ki köy kadını henüz bu cürümlerin tesir sahası dışında kalmaktadır.”[5]

Ordu’da normalin üzerinde kumar oynanmaktadır. Mehmet Ali Sebük’e göre bunun nedeni belirli bir dönemde fındığı toplayıp satan köylülerin diğer mevsimlerde boş kalması ve Ordu’da insanların eğlenmesini sağlayacak araçların olmayışıdır:

“Ordu’da hiçbir medeni eğlence vasıtası yoktur. O, bir sinemadan bile mahrumdur. Bu itibarla gece insanların ruhları üzerine bir kâbus gibi çökmektedir. Gerçi Halkevi, elindeki müsait binadan istifade ederek şehrin bu ihtiyacını temin etmeye çalışır. Fakat sinemasız bir şehirde bu yapılanlar kâfi değildir. Geceleri ve tatil günlerinde halkı ve bilhassa gençliği oyalayacak, onları kumar gibi kötü düşüncelerden uzaklaştıracak çareler aramak icap eder. Hele deniz ve kara sporlarının Ordu’daki kifayetsizliği gözle görülecek vaziyettedir.”[6]

Ordu’daki içki tüketimini rakamlarla ortaya koyan Sebük’e göre “rakı su gibi içilmektedir.” Fiyatın artması rakının tüketimini azaltmamakta, her yıl tüketim artmakta hatta zaman zaman Giresun ve Bulancak gibi yerlerden Ordu’ya kaçak yollarla rakı ithal edilmektedir:

“1940 senesinde Ordu vilayeti dâhilinde 19.882 litre rakı sarf edilmiştir. Aynı sene zarfındaki litre fiyatı 190 kuruştan ibaretti. 1941 senesinde sarfiyat 22.489 litreye çıktığı zaman fiyat yine 190 kuruştu. 1942 senesinde litre fiyatı 310 kuruşa çıkarıldığı halde sarfiyat azalmamış bilakis 22.665 litreye fırlamıştır. Bundan başka litre fiyatı 500 kuruşa yükseldiği zaman sarfiyatın azalması beklenirken 26.198 litreye çıkmıştır. Nihayet içinde bulunduğumuz (1944) senenin ilk altı ayında sarfiyatın 15.272 litre gibi büyük bir rakama fırladığı görülmüştür. Buna rağmen litre fiyatı 700 kuruştur.”[7]

İçki konusunda Ordu’da halen sürdürülmekte olan bir alışkanlıktan bahseden Sebük, bunu Türkiye’nin başka yerlerinde görmediğini belirtmektedir:

Yalnız Ordu’da başka yerde tesadüf etmediğim bir sarhoşluk nevi vardır. O da bira ve rakının aynı zamanda içilmesinden mütevellit bir sarhoşluk ki, ekseriya reaksiyonla neticelenmektedir. Burada bir kısım halk, evvela rakı içer arkasından da bira alırlar. Bu teamülün nerden geldiğini ve faidesinin neden ibaret olduğunu henüz anlayamadım. Yalnız bu surette sarhoş olanların daha kolaylıkla cürüm sahasına girdiklerini tespit ettim.”[8]

1945 yılının kasım ayında cumhuriyet savcılığı görevinden istifa eden Mehmet Ali Sebük, Ordu’dan ayrılarak İstanbul’a gitti. Burada Vatan gazetesi hukuk danışmanlığı yaptığı sırada Ahmet Emin Yalman’ın vasıtasıyla Nazım Hikmet’in avukatlığını üstlendi. 1938 yılında askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik" suçlamasıyla iki ayrı askeri mahkeme kararıyla toplam 28 yıl 4 aya hapis cezasına çarptırılan ve Bursa Hapishanesi’nde yatmakta olan şairle uzun görüşmeler yaptı.

Ankara’ya döndüğünde Nazım Hikmet’in dosyasını arşivlerden çıkartıp inceledi. Bir hukuk adamı olarak tam bir hayal kırıklığı içindeydi:

“Dosyaların incelenmesi, kanıtların değerlendirilmesi sona erdiği zaman hukuk açısından moralim sarsılmıştı. Başımı iki elimin arasına aldım. –Ya Rabbi! Bu uydurma ve yetersiz kanıtlarla böyle ağır bir ceza nasıl verilir? Yüzde yüz suçsuz olduğu ortada duran bir insan 13 yıl yok yere neden zindanlarda çürütülür?”[9]

Nazım Hikmet ile Mehmet Ali Sebük’ün siyasal bakış açıları aynı değildir. Sebük 1954 yılında İzmir’den Demokrat Parti milletvekili seçilerek TBMM’ne girer. Sebük, demokrasiye ve hukuka gerçekten inanmış biri olarak Nazım’la arasındaki düşünsel ayrılığı hiçbir zaman gündemine almamış, sorunu bir hukukçu gözüyle değerlendirmiştir. Vatan gazetesinde 1949 yılında çıkan “Nazım Hikmet Sorunu” yazısında konuya nasıl baktığını açık biçimde ifade etmektedir:

“Ben, Nazım Hikmet işini üzerime alırken onun beyninde taşıdığı yada taşımadığı soyut düşüncelerle hiçbir zaman ilgilenmedim. Kendisine bu konuda hiçbir soru sormadım. Ben bir hukukçuyum. Beni sadece Nazım Hikmet’in bu olaydaki eylem ve davranışları, yasanın kalıpları içine koyarak onların tehlikesini kendi görüş açımdan ölçmeye uğraştım.”[10]

Nazım Hikmet’in bir hukuk faciasına kurban gittiğine inanıyordu ve onu kurtarmak için bir dosya hazırladı. En başına Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye” şiiri olan dosyasını eline alarak Ankara’ya gitti, Adalet Bakanı Fuat Sirmen, Nihat Erim ve Başbakan İsmet İnönü ile görüşmeler yaptı. Yargıtay’a infazın durudurulması başvurusunda bulundu.

Sebük, istediği affı gerçekleştiremeden İstanbul’a dönmüştü ama Nazım Hikmet’in suçsuzluğu konusunda güçlü bir kamuoyu oluşturmayı başarmıştı. 1950’de yapılan serbest seçimleri Demokrat Parti kazandıktan sonra meclisin gündemine af konusu getirildi. Çıkartılan Af Kanunu ile Nazım Hikmet’le birlikte birçok hükümlü serbest bırakıldı.

Milletvekilliğinden sonra avukatlık yapmaya devam eden Mehmet Ali Sebük hakkında, 1980 Askeri Darbesinden sonra Türkiye Yazarlar Sendikası’nın düzenlediği bir gecede yapmış olduğu konuşmada “Nazım Hikmet’i ve komünizmi övmek” suçlamasıyla soruşturma açıldı. Prostat kanseri olmuştu, tedavi için yurtdışına gitmek için başvurdu. Uzun süre yurtdışı izni verilmedi.

Mehmet Ali Sebük, 7 Ağustos 1982’de Ankara Esenboğa Havaalanı’nı basan ve sıkıyönetim mahkemesi tarafından idama mahkûm edilen Ermeni teröristlerden Levon Ekmekçiyan’ın davasını Uluslararası Adalet Divanı’na taşıdı. Levon Ekmekçiyan avukatsız bir biçimde yargılanmıştı, ona göre “avukatsız sanığa idam verilemez”di.

1980’den sonra kendisi de sanık olarak mahkemelerde yargılanmaya başlanan Mehmet Ali Sebük “yarım saatlik bir konuşmadan dolayı 3 yıl süreyle Selimiye Kışlası’nın merdivenlerini 83 yaşında bir kanserli hasta olarak tırmanacaktı.” Üç yıllık yargılamadan sonra beraat kararı verildi ve Mehmet Ali Sebük tedavisi için Almanya’nın yolunu tuttu. Federal Almanya’da gittiği Tubingen Hastanesi’nde kendisini muayene eden Prof. Dr. Bichler  “Herr Sebük, üç yıl önce nerede idiniz? O zaman bir operasyonla kanseri halletmek mümkündü. Şimdi en aşağı üç operasyona ihtiyaç var” dedi. Bu sözler karşısında Mehmet Ali Sebük içinden şunları geçirdi:

 “Nasıl diyebilirim ki, sayın profesör, benim ülkemde insanları övmek ağır suç sayılıyor. Kendileri hem yargılanıyor hem de pasaportları ellerinden alınıyor. Bu yargılamayı üç yıl beklemek zorunda kaldığım için gelemedim.”[11]

1942’den 1945 yılı kasım ayına kadar Ordu Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan Mehmet Ali Sebük’ün Nazım Hikmet’le kesişen hayat öyküsünü ve Memleket Kriminolojisi adlı çalışmasından yola çıkarak Ordu’daki suç ve suçlular konusunu iki yazıyla ele almış olduk. Demokrat Parti’den milletvekilli seçilen, Adnan Menderes’in, Nazım Hikmet’in, Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan’ın avukatlığını yapan, Aziz Nesin ve diğer aydınlarla birlikte Türkiye Yazarlar Sendikası davasında yargılanan bir hukuk adamının ilginç yaşam öyküsüne tanık olduk.

2_5

[1] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, Ordu Halkevi Yayını, Ordu 1944, s.24

[2] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.25

[3] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi,, s.29

[4] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.30

[5] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.33

[6] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.36

[7] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.42

[8] Mehmet Ali Sebük, Memleket Kriminolojisi, s.43

[9] Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın Özgürlük Savaşı, Cem Yayınevi, İstanbul 1990, s.37

[10] Vatan Gazetesi, 11.11.1949

[11] Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın Özgürlük Savaşı, s.313


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.