Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Hikmet  PALA

Hikmet PALA

ŞEYHİN DİZİNİN DİBİNDEN KALKMAK VE DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKMAK

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin her yerinde vatandaşlar meydan nöbetlerine katılıp, sabaha kadar alanlardan ayrılmadılar. Meydan nöbetlerine katılan insanların bir kısmının “bir partiye ve bir kişiye sahip çıkmak” kararlılığı, demokratik düzene sahip çıkma kararlılığının önüne geçmiş olabilir mi?

16 Ağustos 2016 tarihinde BirGün gazetesi yazarı Erk Acarer, İstanbul Fatih’te dolaşarak insanlara “Demokrasi nöbetlerine neden katıldıklarını” sorup gözlemler yapıyor. Ortaya çıkan sonuç çok da şaşırtıcı değil. Verilen yanıtlara baktığımızda, sabaha kadar meydanlarda olan vatandaşlardan bir kısmının asıl gayesinin demokrasiye sahip çıkmak olmadığı anlaşılıyor.

Saraçhane civarındaki bir büfeci askeri kalkışma sonrasında Saraçhane’deki bütün nöbetlere katıldığını söylüyor. Askeri üniformaların içerisinde teröristler olmasına çok şaşırdıklarını ifade ettikten sonra demokrasi konusundaki düşüncelerini de açık yüreklilikle ortaya koyuyor:

“Demokrasi ve İslamiyet en başından çelişkili bir durum. Biz Hak’çıyız, demokrasi yanlısı değil.”

Yine İsmail Ağa Cemaatine mensup biri, darbe gecesinden sonra her gece sokaklarda olduğunu ifade ediyor. Kendisine sorulan “Şeriat ve demokrasi kavramları çelişmiyor mu?” sorusuna ise “Bizim oraya çıkış amacımız belliydi. Biz Hubbel Vatan Minal İman dedik. Bizim için önemli olan vatan, bayrak, millet” yanıtını veriyor ama demokrasi kelimesini ağzına dahi almıyor.

Başka bir cemaat üyesi de kendince bir demokrasi tanımı üzerinden meseleye bakmayı tercih ediyor:

“Demokrasi kavramı özgürlük manasında. Dinini istediğin gibi yaşayabilirsin, istediğin gibi kapanabilirsin. Dinde, tesettürde sınır yoktur. Demokrasi buysa demokratım.”

Aynı zamanda TV programları yapan bir İsmail Ağa Cemaati üyesi  “demokrasi şehidi” kavramı üzerinden bir eleştiride bulunuyor:

“Biz kavrama katılmasak da mitingler kapsamında doğru seçilmiş bir vurgu olarak kullanıldı. Fakat demokrasi şehidi kavramını eleştiririz. Şehadet ve demokrasi yan yana gelmez. Vatan, millet ve bayrak için şehit olunabilir. Ama demokrasi açısından bu mümkün değildir. Yine siz vatan ve millet, Allah aşkına alanlara çıktıysanız şehit sayılırsınız.”[1]

Yunanistan’da Milattan Önce 6.yüzyılda gelişen demokrasi, halk iktidarı demek. Peki, halk gerçekten nasıl iktidar olur? Atina demokrasisinde vatandaş kabul edilen bir azınlığın şehir devletleri içerisinde doğrudan demokrasi uygulaması, demokrasinin tarihsel zuhuru açısından oldukça anlamlı ve kıymetli. Ama bunun ulus devletlerde uygulama şansının olmadığını biliyoruz. Atina demokrasisinde, kadınlar, köleler ve yabancıları da demokratik süreçlere dâhil ettiğinizde bırakın karar almayı bu kadar kalabalık bir kitleyi aynı anda bir yerde toplayıp tartıştırmayı dahi başaramazsınız.

Ama Antik Yunan demokrasisi 2500 yıl öncesinden bize, çoğunluğun kararının geçerli kabul edilmesi ilkesini bağışladı. Oy vererek yönetim süreçlerine katılımı, kararlar alınırken özgürce tartışılması ve en nihayetinde çoğunluğun dediğinin yapılması kuralını.

İşte bu yüzden İngiltere’de parlamento düzenin gelişmesi, oy hakkının giderek toplumun bütün kesimlerine doğru yaygınlaştırılması ve bir temsili demokrasi sisteminin kurulması önemliydi.

Bunun yanında Fransa’da Montesquieu (Monteskü), ne şekilde işbaşına gelirse gelsin, kişinin elindeki yetkileri kötüye kullanmaya kalkışabileceğini düşünüp,  devlet içindeki güçleri birbirleriyle sınırlamanın zorunluluğunu savunmuş. Yani Kuvvetler ayrılığı ilkesini. Yasama, Yürütme ve yargı güçlerinin ayrılmasının yurttaşların hükümetten korkmasını önlemenin yolu olarak görmüş. Monteskü bu fikirleri savunduğundan bu yana 250 yıldan fazla zaman geçti. Ama bugün demokratik bir ülkede olması gereken durum yine kuvvetler ayrılığı ilkesidir.

Diğer bir meseleye bakarsak, iktidarın kaynağını Tanrısal bir hakkın kullanımı olarak gördüğümüz sürece demokrasinin inşa edilmesi mümkün olmadığı sonucuna varıyoruz. Eskiden Tanrı-Krallar dönemleri yaşandı, kralın söylediklerine itiraz etmek Tanrıya karşı çıkmak sayıldı, böylece yönetilenler üzerinde ilahi bir baskı kuruldu. Buradan demokrasi çıkmazdı. Demokrasinin çıkabilmesi için bir kişi yönetimi olsun, aristokrasi olsun veya tiranlık olsun yönetme hakkının dünyevi bir temele oturtulması gerekmekteydi öncelikle. Buna laiklik-sekülerlik süreci diyoruz.

1920’de TBMM’nin açılmasının ilk gününde “Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir kuvvet mevcut değildir” kararı alındığında dinsel bir yönetme meşruiyeti sağlayan hilafet de, tek bir kişinin, tek bir ailenin yönetme hakkının olduğu varsayımına dayanan saltanat da bitmişti aslında.

Adım adım iktidarı gökyüzünden alıp yeryüzüne indirdiğinizde ve bir kişiden alıp halkın tamamına verdiğinizde, üzerine başka mekanizmaları da katarak bir demokrasi inşa etme şansınız olabiliyor.

İnsan haklarına saygı, azınlığın iktidar olabilme mücadelesinin önünü kesmemek de demokratik teorinin başka bir bütünleyen parçası aslında. Farklı düşüncedeki insanların örgütlenme hakkını, düşüncelerini ifade etme ve yayma hakkını yok ettiğiniz de ne kadar sandığa giderseniz gidin, ne kadar seçim yaparsanız yapın, iktidarı değiştirme olasılığınız bulunmamaktadır.

Örneğin Türkiye’de soğuk savaşın bitimine yani Sovyet Rusya’nın yıkılışına kadar sosyalist partiler hep yasaklandı. 1960 sonrası kısa bir süre yaşanan Türkiye İşçi Partisi deneyimi hariç tutulursa neredeyse tüm sosyalist partiler devlet takibine uğramış, üyeleri tutuklanmış ve partileri yasadışı olarak ilan edilmişlerdir. Ekonomik sistemin kurgulanması anlamında başka bir yol öneren sosyalist düşüncenin topluma anlatılması şansı verilmediği için siyasal bir karşılık bulması imkânsız hale gelmiştir. Şimdi kaç seçim yaparsanız yapın, kapitalist ekonomik düzeni, serbest piyasa ekonomisini öngören partiler dışında bir siyasal yapının iktidara gelmesi mümkün müdür?

Demokrasinin hukuk sistemi ile bağlarını kuvvetle öremediğimizde, keyfi yasalarla hüküm sürmeyi alışkanlık haline getiren bir iktidar, demokratik işleyişe kısa bir zaman sonra son verecektir. Sandıktan çıkan iktidarın “milletten aldığı yönetme” yetkisini sınırsız bir yetki olarak algılaması, temel düzenleyici hukuk kurallarına yani anayasal metinlere bağlı kalmayı kendi iktidarı ya da “milletin mutlak egemenliği” için bir ayak bağı olarak görmesi, çok geçmeden demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesiyle sonuçlanacaktır.

Nazi Almanya’sında Hitler iktidara darbe yoluyla gelmedi, demokratik seçimleri kazanarak yönetme hakkını elde etti. Ama Nasyonal Sosyalist Parti kadroları Hitler önderliğinde, muhalifleri bir bir yok edip, saldırgan bir dış politikayla halkı topyekûn militarize etti ve bizler şimdi Nazi Almanya’sı dediğimizde aklımıza demokrasi değil, Hitler’i meydanlarda çılgınca alkışlayan milyonlar, soykırımlar ve toplama kampları geliyor.

Ordu’da her akşam meydan nöbetlerine katılan tanıdığım bir öğretmen arkadaşın sosyal medya paylaşımı aynen şöyleydi: “Kulluk Nöbetine Devam! Reis dur diyene kadar!” Fethullah Gülen cemaatine “dokunanın yandığı” günlerde ateşli bir Gülen taraftarı olan bu arkadaş, 17 Aralık sürecinden sonra bir süre beklemiş, güç dengelerini yeniden bir gözden geçirmiş ve safını Ak Parti’den yana belirlemişti.

Bu örneği bir kişinin tutumu üzerinden, bir durumu ortaya koymak için verdim. Darbenin başarı kazanması durumunda tankların önünde yatanlardan değil, tankların üzerinde alkışlayanlardan olacağını tahmin ettiğimiz bu kitlenin şerrinden demokrasimizi korumak kaçınılmazdır.

Şeyhin dizinin dibinden ayrılmayıp, kutsal saydığı ağzından dökülen cümleleri sorgulamadan kabul ettiğimiz sürece demokrasi gelmeyecek, hangi meydanda kaç gün kaç gece nöbet tutarsak tutalım.

Yazılmamış bir kitabı ve içindeki fikirleri bombadan daha tehlikeli görüp, yazarını yaka paça içeri aldığınızda alkışlayan kitlenin, birkaç yıl sonra tam tersi bir senaryoya inandırılması bu kadar kolay oluyorsa, demokrasi bizim mahalleden geçmeyecek bunu bilin.

Fetö Darbesi çok açık bir biçimde, birincil kaynağından uzaklaştırılan dinin, bir meczubun elinde her dediği büyük bir huşu ile kabul gören bir cemaat yapılanmasına dönüşerek kitleleri peşinden sürükleyen bir afyon olduğunu bize gösterdi aslında.

Sorgulamadan kabul edip, birey değil kul olmayı kendine rehber edinmişler ordusunun neler yapabileceğine 15 Temmuz gecesi hep birlikte tanık olduk.

Türkiye’nin eğitime en çok yatırım yapan, mensuplarının tartışmasız ülkenin en eğitimli kitlesi olan bir cemaatteki eksikliğin eğitim değil, eleştirel akıl ve sorgulama gücü olduğunu da umarım fark ettik.

Eleştirel aklı, laik, bilimsel eğitimi müfredatınızın temel ilkesi yapmadığınızda ülkenin en iyi doktorunu, askerini, öğretmenini, mühendisini yetiştirseniz dahi demokrasiniz ve özgürlüğünüz güvencede olmayacak.

Kulluk nöbetlerine değil, bireysel hak ve özgürlükleri savunma nöbetlerine inat ve ısrarla katıldığınızda, hiçbir üniformalı kuvvetin, hiçbir cüppeli şeyhin, hiçbir despotun demokrasimizi yıkmaya yeltenemeyeceğini bilin.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.