Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Metin Savaş Güleç

Metin Savaş Güleç

DÜZEN, NİZAM, İNTİZAM

Hafta sonunu Samsun’a gitmeyi iple çektim. Çok heyecanlıydım. Ayrıca çok mutlu, aşırı sabırsız ve bir o kadar da kıpır kıpır. Aslında düşünüyorum da, bu duyguları zamanında, Samsun’a giderken, iki kere daha yaşamıştım: Kız istemeye giderken, gelin almaya giderken ve şimdi de Karadeniz Kitap Fuarı’na giderken. Kocaman bir hafta bitti. Aracımı hazırladım, eşimi ve çocuklarımı bindirdim. Tam kontağı çevireceğim; kapıda bir karartı, akabinde cama bir “tık tık”. Amcamın oğlu Hacı Abiydi bu. Her zaman devamlı hanım memleketine gitmeme takılır, hanım köylü olmamı ima ederdi. Ve sonunda da “Yumurta mı yemeye gidiyorsun yine?” diye o klasik sorusunu sorardı. Aslında olayın özü, cümlenin içinde bastıra bastıra, bıyık altında gülümseme refleksiyle cereyan eden “yine” sözcüğüydü. Benim de, halk ağzıyla “Evet” manasına gelen, “Heee” cümlesiyle gayet kendimden emin, lakin içinde fırtınalar kopan bir eda ile kontağı çevirip oradan ayrılmam bir oldu. Geleni “Canik dağlarının merkezine hoş geldiniz” yazısı ile karşılayan tabelanın diğer yüzündeki “Güle Güle” temennisi Aybastı’yı geride bıraktığımın en somut göstergesiydi. Artık psikolojikmen seferi sayılırdım. Benim de hicretim bir nevi buydu.  Tabelaya ayrı değinmek gerekirse: Tüm öğrencilik boyumca, şahsıma ve diğer hemşerilerime dağ başından gelmiş muamelesi yapan Fatsalı arkadaşlarımın ekmeğine yağ süren o tabeladaki yazı bizi övüyor muydu, yeriyor muydu hep düşünmüşümdür.

Akşam saatlerinde kayınvalidemin evine geldik. Hoş sohbet bir akşamın üzerine ben müsaade isteyip yattım. Çünkü yarın uzun ve yorucu bir gündü. Sabah karga b.kunu yemeden fırladım yerimden. Fuar programına baka baka, programı ezberlemiştim artık. Bu programa göre en müfit planın hesabı yaparak fuara ulaştım. Yoğun bir kalabalık vardı. Aracıma park yeri bulmakta zorlanmadım da değil. Dört giriş kapısının dördü de çok yoğundu. İnsanlar ip gibi dizilmiş sabırla sıralarını bekliyorlardı. Park yeri bulamayacak kadar kalabalık bir otoparkta nasıl bir düzen varsa giriş kapısından içeri girince de ayni düzen devam ediyordu. İnsanlar merdivenin sağından çıkıyor, solundan iniyor. Kapıların sağından giriyor, solundan çıkıyordu. Yüzlerce, binlerce insandan biri bile ezkaza yolunu şaşırıp düzeni bozmuyordu. Ben hayatımda bir metre kareye on insanın düştüğü fakat en ufak bir sorunun olmadığı yeri ilk defa burada görüyorum. Her standın başında sattığı kitabı sular seller gibi içmiş, diksiyonu düzgün, sempatik ve güler yüzlü satış elemanları vardı. Üst katta da iki modern konferans salonu vardı. Birbirinden yetenekli konuşmacıların biri geliyor, biri gidiyordu. Ne beş dakika erken ne beş dakika geç, ne protokol ne bürokrasi. Akşama kadar iki salon arasında adeta mekik dokudum. Bir sağdan, bir soldan; bir yazar, bir şair; bir pedagog, bir sosyolog... Konuşmacının görüşüne takılmayıp konuşmasına yoğunlaşan yüzlerce insanın biri de bendim. Elimde not defteri; yer yer not aldım, yer yer düşünürken elimdeki o not defterine manasız manasız çizikler attım. Her kirişin dibinde de bir yazarın imza masası vardı. Mete Yarar, Üstün Dökmen, Yılmaz Özdil, Mustafa Balbay, Levet Gültekin, Ahmet Şimşirgil ve daha niceleri. Yılmaz Özdil’in abartısız bir kilometreye yakın imza kuyruğu ile genç muhafazakârların sevgilisi Hikmet Anıl Öztekin’in imza sırası, bir ara birbirine karışmış. Görseniz aradaki saygıyı, hoşgörüyü ve tatlı sohbetleri. Bir ara tuvalete gitme ihtiyacı duydum. Orada da kusursuz bir nizam. Hemen karşısında mescit. Ama kapısında biri birine girmiş, ökçesi basılmış ayakkabılardan yoksun. İçeride birilerinin varlığını merak edip kapıyı araladım. Mescit ağzına kadar dolu. Ayakkabılığa gözüm ilişti. Orada da bir nizam. Artık olayın en can alıcı yerine sıra gelmişti. Kitaplar, kitaplar, kitaplar. O burnumdan kağıt kokusu hiç eksik olmayan kitaplar.

Fakat herkes oradaydı.

Nabizade Nazım’ın Zehra’sı orada, Namık Kemal’in Şefikası. R.N. Güntekin’in Ali Rıza Bey’i, Şemsettin Sami’nin Talat’ı, Gürpınar’ın şıpsevdi Meftun’u, Halide Edip Adıvar’ın Kız Tevfik’i, Samipaşazade’nin zavallı Dilber’i, Tarık Buğra’nın İstanbullu Hocası, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’i, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, Peyami Safa’nın güzeller güzeli Vildan’ı ve daha kimler kimler…

Sadece Türkiye’den değil. Dünyanın dört bir yanından gelenler vardı.

Ballzac’ın Möyso Goriot’u, Tolstoy’un Anna Kareninna’sı ve Dostoyevski’nin Raskolnikov’unun orada olması yetmiyormuş gibi Emile Zola’nın eli yüzü kömür karası yüzlerce maden işçisi de oradaydı.

Çok hareketli bir fuardı. Bir tarafta Fransız Devrimi’nin Avrupa’yı sarsan isyanları, diğer tarafta Kuvayı Milliye’nin onurlu mücadelesi; bir tarafta Amerika’yı sarsan 11 Eylül saldırısı, diğer tarafta tankın altına yatan bir milletin destansı hikâyesi.

Hele hele sonu acıyla biten aşklar, ölümle biten ayrılıklar, açlıklar, susuzluklar, yoksulluklar. Kısacası bir dünya vardı o fuarda. Hatta bütün dünya.

Ve her yer harika bir intizam.

Aslında orası küçük bir dünya idi. Düşünsenize gerçek dünyada da herkesin okuduğunu. Sonuç ne mi olurdu? Yine tekrarlayayım o zaman: DÜZEN, NİZAM, İNTİZAM!


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.