Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Naim  GÜNEY

Naim GÜNEY

DUAYEN GAZETECİ ORDU’LU METE AKYOL’UN HİKÂYESİ…

Mebrure hanım da Darülfünun öğrencilerindendir. İsmet Paşa’yı Konferans için Lozan’a yolcu eden bir grup genç ile Sirkeci Gar’ında çekilen fotoğrafı gazetelerde yayınlanmıştır. Yaşamlarını birleştiren Mebrure Hanım ile Hüsnü Beyin ikinci çocukları Mete Akyol, 11 Ağustos 1935 de Ordu’da doğar. Mete Akyol, altı kardeşlerdi. Annesi Mebrure Hanım ise Matematik öğretmeniydi.

 

Mete Akyol’un babası ise Ordu eşrafından Hüsnü Akyol’dur.  Hüsnü Bey, fındık ticareti yapmaktadır. Ordu’da üretilen fındığı Rusya ve Almanya’ ya ihraç etmenin yanı sıra üretim sorunlarına da duyarlı bir işadamıdır. Hüsnü Bey, ticaret yaptığı Ruslardan önemli bir de bilgi edinir. Soya, toprağı güçlendirmektedir ve hasadından sonra gübre vermeye gerek yoktur çünkü bu bitki, topraktan azot bırakarak ayrılmaktadır. 1950’li yıllarda, Ordu’da soya ekimi başlar ve 60’lı yıllarda bir yağ işleme tesisi bile kurulur. Borsa ve Halkevi Dergilerindeki yazılarında üreticilerin örgütlenmesinden söz etmektedir. Çağdaş düşüncelerini benimseyen Arif Hikmet Onat’la birlikte ile Fiskobirlik’in 1938 yılında temellerini atar, İlk Fiskobirlik Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyeliği de yapar. Bir süre Ordu Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı da yapan Hüsnü Akyol, aynı zamanda Ordu İl Genel Meclisinde, Kızılay idare kurulunda ve Belediye Meclisinde aktif olarak görevler de bulunur.

1950 yılında CHP’den 9. Dönem Ordu Millet Vekili olan Hüsnü Akyol, 9 Aralık 1978’de vefat eder. Mete Akyol, ise ilkokulu Ordu’da Gazi İlkokulunda bitirir. Babası Hüsnü Akyol Ankara’da Milletvekili olunca, orta öğrenim için Mete Akyol, Kayseri’de paralı, yatılı ve İngilizce ders veren Kayseri Talas Amerikan Ortaokulu ve ardından 1953 yılında Lise bölümünü okuyacağı Tarsus’a gider. Tarsus Amerikan Koleji’nde Lise eğitimi yapar. Daha sonra Mete Akyol Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesinin İngilizce Bölümünden mezun olur.

 

METE AKYOL İLK GAZETECİLİĞE GAZİ İLKOKULUNDA BAŞLAMIŞTI…

Mete Akyol, gazeteciliğe ilk olarak Ordu’da Gazi ilkokulunda 3. Sınıfta okurken bir arkadaşı ile birlikte beraber duvar gazetesi yaparak başlamıştı. Çıkarttığı duvar gazetesi, okul bitene kadar sürer. Her pazar günü bir araya gelen kafadarlar, haftanın önemli olaylarını kendi dillerinde renkli kalemlerle gazetelerinde yansıtırlar. Ordu Gazi İlkokulu’nu bitiren Mete Akyol, çocuk yaşta önemli bir eğitim için evinden ayrılır.  1951 yılında gittiği Kayseri Talas Kolej’indeki yeni ve farklı eğitim düzeninde, teksirde çoğaltılan ‘Talas’ adlı tek yapraklı bir okul gazetesi vardır.

 

Hazırlık sınıfındaki Mete Akyol, gazeteye girmek ister fakat başaramaz. Birinci sınıfa geçmesi ile gazetede de görev alır ve mezuniyete kadar çalışması sürer. Bu yıllarda Ulus Gazetesi’nde Sinan Berköz’ün yönettiği, çarşamba günleri yayınlanan çocuk sayfasında İngilizce’den çevirdiği öykülerle adı duyulmaya başlar.                                                                                                                                                   Mete Akyol, 1953 yılında Lise bölümünü okuyacağı Tarsus’a gittiğinde okulda gazete çıkmadığını görmüştü. Mete Akyol’un girişimiyle İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanan “College Tarsus” adlı gazeteyi yayına başlattı. Bu yıllarda babası Hüsnü Akyol Ordu Milletvekili olarak Ankara’da bulunmaktaydı. Gazeteci olmasına üniversite bitmeden izin vermeyen babasından dolayı mesleğini bir süre gizli yürüttü. Yaz tatillerinde Ankara Başkent’e gelen Mete Akyol, haftalık “Turkish American News” adlı gazetede düzeltmen olarak çalıştı. Haber üretmek için kılıktan kılığa giren, ‘atlatmak’ için akıl almaz yöntemler uygulayan ve bu çabaları ile ‘tam Metelik’ dedirten Mete Akyol artıkk gazetecilik mesleğine ilk adımlarını atmıştı.

Mete Akyol’un Ankara’nın meşhur “Rüzgârlı Sokak” ile tanışmasının öyküsü de şöyle:                                                                                                                           “…Gazete, CHP’nin kardeş yayını olan Son Havadis matbaasında basılırdı. Matbaa yöneticisi de Baki Kurtuluş idi. Bülent Ecevit de Ulus Gazetesinde yabancı dil çevirmeni olarak çalışırdı.  Bize de resim sergilerini yazardı ve künyede adı “Art Direktör” olarak geçerdi. Ben düzeltmen olarak, yazısını almaya Ulus Gazetesine gide gele, İlhami Soysal, Altan Öymen gibi meslek büyüklerimi de tanımaya başladım. Pazar Postası adında kültür ağırlıklı bir gazete çıkartıyorlardı. Nurullah Ataç çok sık gazeteye gelirdi. Onların söyleşilerine kulak verirdim. Böyle bir iklim içinde mesleksel yaşamım başladı...”

Tatil sonrası okula dönen Mete Akyol gazetecilikte en büyük adımı atar. Tarsus’ta öğrencileri taşıyan okul otobüsü kaza yapar ve otuz arkadaşı hastaneye kaldırılır. Mete Akyol ertesi gün bu üzücü büyük olayı gazetelerde göremeyince kâğıda kaleme sarılır. Hürriyet Gazetesine yazdığı mektupta, Tarsus’ta büyük bir trafik kazası yaşandığını, bunu gazeteye iletecek muhabirleri olmadığını düşündüğünü ve bu göreve talip olduğunu yazar. Adres olarak da yine bir “Metelik “ yapar.

“… Okul adresimi yazsam, bu çocuk diyerek dikkate almayabilirlerdi. Tarsus’ta Gülek Gazetesi ve Basımevi var, burayı adres göstermeyi düşündüm ve gittim, patrona çıktım. Sedat Simavi öleli birkaç ay olmuştu. “ Ben Sedat Simavi’nin akrabasıyım, aile mektuplarımın okula gelmesini istemiyorum, sizin adresi versem olur mu?” dedim. Patron, bana sarıldı, Sedat Simavi’nin ne kadar büyük bir insan olduğunu söyledi ve kabul etti. Bir süre sonra Hürriyet başlıklı bir mektup geldi. Yurt Haberleri Müdürü Zeyyat Gören imzalı mektupta işe kabul edildiğim yazılıydı. Fotoğraf ve kimlik belgelerim isteniyordu. Hemen hazırlayıp yolladım. 1953 yılında Mete Akyol, Tarsus’ta Kolejde okurken Hürriyet Gazetesinin fotoğraflı ve kimlikli Tarsus muhabiri olarak göreve başlamıştı.

Mete Akyol artık öğrenci gazetecidir. Ders bitimi ile yemek arasındaki iki saatlik sürede okul duvarından atlayarak gazeteciliğe zaman ayırmaktadır. Lise öğrencisidir fakat ilçenin mülki yönetimi onu gazeteci olarak muhatap almaktadır. Bu kaçamak yaşama okul müdürü son verir. Gazeteciliğe gönül veren Mete Akyol artık, günde iki saat resmi izinlidir ve büyük kapıdan gidip gelmektedir.                O yıllarda Yenice ile Tarsus arasındaki köprüde bir trafik kazası olmuş, altı kişi ölmüştü. Mete daha lise talebesi olarak hayatında cesedi de ilk defa orada görmüştü. Mete, olay yerinde dolaşırken, Emniyet Müdürü ona kızarak ‘ çekil oğlum ayakaltından’ diye bağırınca, Mete “ben gazeteciyim” falan demiş ama onu pek dinleyen olmamıştı. Hürriyet Gazetesi’ndeki ‘Tarsus’ta Feci Kaza’ haberi ile Emniyet Müdürü Mete Akyol’u hemen buldurtmuş ve dostlukları başlamıştı. 

 

 

METE AKYOL’DAN “YİNE METE’LİK”

Mete Akyol’un Tarsus içindeki şöhretini bilen arkadaşlarının bir ricası olur, işte öyküsü:  “Okulda bazı arkadaşlar sigaradan yakalanmış. Hem ceza alıyorlar hem de ailelerine mektupla bildiriliyor,’ bizi kurtar’ dediler. Okuldan mektupları götüren görevliden sonra PTT müdürüne gittim, bir arkadaşımın ailesine yazdığı mektuptan pişmanlık duyduğunu, bunu almamı istediğini söyledim, ‘işte sizinkiler burada’ diyerek tomarı verdi, içinden aldım, sorun bitti. Müdür bey beni anlamıştı her halde, bana sık sık ‘sizin mektuplar burada!’ diye yardımcı olurdu.” Arkadaşları için mesleğini kullanan Mete Akyol’un kendisi için yaptığı da şöyle idi:                                                                                                                                                “Muhasebe dersi benim için korkunç bir şey, öğretmeni de bir Amerikalı. Sınavları test gibi, soru kâğıtları Amerika’dan basılı geliyor. Sınava giremezsen, daha sonra öğretmenin odasında testi çözüyorsun. Ben her sınavda hasta oluyorum! Arkadaşlar formülü veriyor, ben de geçecek kadarını yapıyordum, fazlasında gözüm yok. Öğrencinin ‘kaytaracağına’ inanmayan Amerikalı son sınav için bana baskı uyguladı, ‘bak bugün çok sağlıklısın, yarın sınavda olacaksın’ falan diyor… Sınava girdik, kâğıtlar dağıtılıyordu ki, kapı açıldı ve okul müdürü girdi ‘Mete çabuk dışarıya, iki jandarma geldi, mahkemeye gideceksin, tanıksın’ dedi. Ben hık mık ediyorum, Müdür ‘çabuk çık yukarı bir kravat tak’ diyor. Ben iki jandarma arasında okuldan çıktım ve karakola gittim, komutan ‘zamanında geldiler mi’ dedi, teşekkür ederek ayrıldım.”                                                                                                                                    Mete Akyol, mesleğini ileriki günlerde bir daha özel işinde kullanacaktır. 27 Mayıs öncesi öğrenci olaylarında, Milliyet Gazetesinin teleks bobinleri, Dil Tarih’in koridorlarında ‘falanca hoca istifa’ yazısı ile metrelerce uzayacaktır.

Kız Kalesine düzenlenen okul gezisi, Mete Akyol’un meslek yaşamında önemli bir yer tutar. Sahilde battaniyelerle yatılan kamp dönüşünde ilk röportajı da Hürriyette yayınlanır:                                                            “… Edebiyat Öğretmenimiz Haydar Göfer sanatsal fotoğraflar çekerdi.  Kız Kalesi’nin çok güzel fotoğraflarını çekmişti. Çevreden topladığım bilgileri de buna katarak gazeteye yolladım. Zeyyat Gören imzalı mektupta röportajımın 22 Ocak 1955 günü yayınlanacağı yazılıydı ve daha beş gün vardı. O beş gün beş asır gibi geçti… Bu imza, bugün için ‘Hürriyette imzası çıkan en eski kişi’ yapıyor beni. Yine bu imza benim bir kilometre taşım oldu…”

 

1956 yılında Tarsus Amerikan Kolejinden mezun olan Mete Akyol önce “oto stop” yaparak Avrupa’yı dolaşır. Birleşmiş Milletler Yardım Fonu Unicef organizasyonu ile gençlik kamplarına katılır,2. Dünya savaşı sonrasında yenilenen Avrupa’da gönüllü işçi olarak çalışır. Ülkeye dönüşünde “Kodak” marka bir fotoğraf makinesi bile vardır.

Ankara’ya ailesinin yanına gelir.  Tarsus’tan tanıdığı, Güngör Yerdeş ve Teoman Karahun burada gazeteciliğe başlamıştır. Babasının siyasetten arkadaş ve hemşerisi Hüseyin beyin oğlu Oktay Ekşi ve Denizciler Caddesi’ndeki Tokay Apartmanında üst kat komşularının oğlu Cüneyt Arcayürek de aynı yoldadır fakat bu örnekler aslında Mete Akyol’un işini zorlaştırmaktadır. Üniversite eğitimini aksatan bu gençlere annesi ve babası en az onların aileleri kadar üzülmektedir, çünkü babası üniversite eğitimini şart koşmaktadır. Mete Akyol, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur.

 

METE AKYOL, KILIK DEĞİŞTİRME ve ATLATMA FOTOĞRAF USTASIYDI.

Yeni Sabah muhabiri Teoman Karahun, 6-7 Eylül olaylarının faili olarak bilinen Oktay Engin’in izini bulmuştur. Daha sonra Vali olan Engin İstanbul’dan trenle Ankara’ya gelmektedir. Sonraki yıllarda pek çoğuna imza atacak olan Mete Akyol’un ilk atlatma fotoğrafını anlatıyor:

“Ankara’da foto muhabiri Hüseyin Ezer, on dokuz gazeteye servis yapıyor. Teoman dertli, haberi herkesle paylaşmış olacak. Ben çekerim dedim. Gazeteciler Ankara Garı’nda bekliyor, biz trene Etimesgut’ta bindik, aradık ve bulduk, fotoğrafladım ve Gazi İstasyonu’nda indik. Taksiyle Doğumevindeki hemşire kız kardeşine götürdük,  Yeni Sabah’ta ikimizin imzası ile çıktı. Babama rağmen ben yine bir şeyler yapıyorum. Oktay Ekşi Dünya Gazetesinde çalışıyordu, ben de oraya foto muhabiri olarak girdim ama babam bilmiyor. Ablam sabah gelen gazetede adımın olduğu yerleri parmağı ile delerdi fakat babam da kapıcıya kızmaya başladı ‘neden delik buralar’ diye. Derken bir gün yakalandım… Babama şeref sözü verdim ve işi bıraktım. O dönemde İzmit Körfezinde batan Üsküdar Gemisi’ne bu nedenle gidemedim.

Okulum sürüyor, ben meslekten kopamıyordum, Necati Zincirkıran babamdan izin istedi olmadı, Oktay Ekşi gitti, amca dediği kişiden azar işitmiş, üniversite son sınıfta artık, İlhami Soysal babamla görüştü ve ‘okul bitecek’ garantisi ile 1959 yılında Akşam Gazetesinde çalışmaya başladım, kısa bir süre sonra da Milliyet’e geçtim.”

1959’dan 1994’e kadar Milliyet, Öncü, Hürriyet, Dünya, Günaydın ve Sabah Gazetelerinde, muhabir, röportaj yazarı, köşe yazarı ve genel yönetmen görevlerinde bulundu.

 

METE AKYOL, 1974 YILI KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NDA ESİR DÜŞMÜŞTÜ.

Mete Akyol, 1974 yılı Kıbrıs Barış Harekatı’na katılan ve esir düşen on gazeteci arasında yer almıştı. Bu esir alınma olayı 21 Temmuz 2014 tarihli Hürriyet Gazetesinde Yazar İzzet Çapa tarafından “Kıbrıs’ta esir düşen 11 Türk gazeteciyi kurtaran şarkı” başlığıyla şöyle anlatılıyordu.

“… Puslu bir temmuz sabahıydı. Güneş henüz yükselmemişti. Kıbrıs’ta, Girne yakınlarındaki Pladini Plajı’nın karanlık sularında 20 SAT ve 10 SAS komandosu büyük bir dikkatle çevreyi tarayarak sahile doğru yüzüyordu. Görev kısa sürede tamamlanmış, komandolar plaja çıkıp çevreyi kontrol altına aldıktan sonra alacakaranlıkta bekleyen destroyerlere gereken işareti vermişlerdi. Genelkurmay’ın yaklaşık bir aydır hazırladığı plan işte o anda devreye girmiş, tarihe Kıbrıs Barış Harekâtı olarak geçen ‘kurtarma operasyonu’ başlamıştı. Havadan ve denizden indirme yapan Türk ordusu birkaç gün içinde belirlenen mevzileri ele geçirecekti. Takvimler 20 Temmuz 1974 sabahını gösteriyordu.

Harekât boyunca gemilerin telsizlerinden yankılanan bir şarkı, Türk askerinin moral kaynağı olmuş; ayrıca birkaç gün içinde tüm Türkiye’nin diline düşmüştü. “Havasına suyuna, taşına toprağına, bin can feda bir tek dostuma...” diye başlayan şarkı ‘Memleketim’di. O günlerde TRT şarkıyı öylesine sık çalıyordu ki, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın simgesi olmasının dışında, adeta milli marş haline gelmişti.

 

Kıbrıs’taki savaşın ikinci haftasında ilginç bir olay yaşanmıştı. Harekâtı takip etmek için Kıbrıs’a giden ve aralarında Mete Akyol, Ergin Konuksever gibi isimlerin de bulunduğu 12 Türk gazeteci EOKA-B muhafızları tarafından esir alınmıştı. EOKA, Yunanistan’ın Kıbrıs’ta kurduğu silahlı, acımasız, biraz da başıbozuk bir örgüttü.  Türk gazeteciler bir türlü dertlerini anlatamıyorlardı ve durum onlar için giderek daha da kötüleşiyordu. Sonunda muhafızların komutanı bir emir vererek gazetecilerin yüzlerini duvara döndürdü. Askerler silahlarını kaldırdılar... İşin hiç şakası yoktu, kurşuna dizilmek üzereydiler... İşte o anda Mete Akyol, “Havasına suyuna, taşına toprağına, bin can feda bir tek dostuma” diye titrek bir sesle “Memleketim’i söylemeye başladı. Diğerleri de hemen ona eşlik etmeye başladı. Kıbrıs’taki tutsak gazeteciler yeri göğü inleterek bir ağızdan şarkıyı söylüyordu. EOKA militanları şaşkına dönmüşlerdi. Komutanları öfke ile haykırırken bir cip yaklaştı yanlarına.

 

Genç bir Yunan yüzbaşı uzaktan durumu görmüş müdahale etmeye gelmişti. “Türk esirleri hemen bana teslim edeceksiniz” diye emretti. Adı Takis Çagaris’ti. Kısa bir süre sonra Yüzbaşı Takis ve Türk gazeteciler Girne yakınlarında bir kır kahvesinde çaylarını yudumluyorlardı. Genç yüzbaşı onlardan özür diledi ve “O söylediğiniz şarkıyı duymasaydım geçip gidecektim” dedi.

Mete Akyol ise 37 yıl sonra Emekli General Takis Çagaris’i Ankara’da ağırlayacak ve o günü birlikte yad edeceklerdi.  İkinci Kıbrıs Barış Harekatı’nı izlerken Lefkoşa Haspolat yakınlarında esir düşen 10 Türk gazeteciden biri olan Mete Akyol, İstanbul’a eşi Rozita ile birlikte gelen Takis Çagaris’i, Atatürk Havalimanı’nda eşi Gülçin Akyol çiçekle karşılamış, birbirleriyle kucaklaşan Akyol ile Çagaris anılarını tekrar yaşamıştı. Mete Akyol, “Çagaris’in şahsında bir düşman subayını değil dost tanıdım” demişti. Bir belgesel için telefonda konuşmaya başladıklarını belirten Akyol, Çagaris ile savaş koşullarında çok medeni bir ilişki kurduklarını ve Çagaris’in hayatlarını kurtardığını söylemişti.

METE AKYOL’UN UÇAK KORKUSU VARDI.

Mete Akyol, Milliyet Gazetesindeki ilk görevinde ortaya çıkan bir uçak korkusu vardı. Akyol bu uçak korkusunu anılarda şöyle anlatıyor:                                                                                                                                         “Hınıs’da bir deprem oldu, İstanbul’dan gazetecilerin bindiği uçak Ankara’ya geldi, Cumhuriyet’ten Yurdakul Fincancı ile bindik, yan yana oturduk. Pervaneli Dakota uçak kalktı ben ‘ ineceğim’ diye bağırmaya başladım.  Pilot dönüşe geçme kararı almış, bu arada Yurdakul beni rahatlattı ve biz gittik. Trenle 36 saatte gideceğimiz yere dört saatte gitmiştik ama dönüşte gazeteciler uçakla ben ve Yurdakul,  Karadeniz sahilinden röportaj yaparak karadan Ankara’ya döndük. Bu korkumu 1983 yılında Lufthansa’nın ‘Uçaktan Korkanlar Programına’ katılarak yendim. Program bir hafta sürdü, dönüşte biraz uyumuşum ‘ uçma zevkinden on beş dakika mahrum kaldım’ diye hayıflanmıştım.”

 

METE AKYOL, TÜRKİYE’DE “TELEVİZYONUN İLK RÖPORTAJCISI” OLARAK DA KABUL EDİLİR.

Televizyon yayını hazırlıkları sürerken, Gazeteciler Cemiyetinin 1967 yılı Basın Balosunda, tanıtım amacıyla kapalı devre yayın yapılır. Bu teknolojinin ülkemize gelmesinde çok çaba harcayan,  Basın Yayın Genel Müdürü Altemur Kılıç, Büyük Ankara Oteline bu sistemi kurdurmuş ve gece boyunca da yayın sürmüştür. Yayında en çok görülen de doğal olarak Altemur Kılıç’tır. Kameranın konuklara da döndüğü bir sırada Mete Akyol görüntüye gelir ve konuşmaya başlar: ‘ İşte sayın izleyiciler televizyon nedir gördünüz, büyük bir kutu, önünde bir cam ve içinde de Altemur Kılıç var…”

Mete Akyol televizyonun ilk yıllarında ‘Ankara’daki Meşhurlar’ adlı bir söyleşi dizisi ile ekrana gelir. Fikret Otyam’ın konuk olduğu bölümde canlı yayının tehlikeye girdiği olay da şöyledir:                                       “Bant kayıt olmadığından her program canlı yayınlanıyordu, kamera hareketleri için saatler önce prova yapılırdı, uygulama bu şekildeydi. Katır sırtında Nemrut’a çıkışın mola sırasındaki fotoğrafında, Fikret ağabey yerde biraz uzağında da katır var. Ben provada ‘sen sağdaki misin’ gibi bir espri yaptım, güldük ama geçmedi.  Birbirimize bakıp gülüyoruz, kriz halindeyiz.  Provayı kestik,  beş saat sonra yayına geldik, birbirimize bakınca gülme kriz haline dönüyor. Yönetmen, yayını düşünerek bu fotoğrafı çıkartalım diyor, biz kalsın diyoruz. Televizyonun ilk yöneticilerinden Meral Savcı, ‘sağ elinizin başparmak tırnağına bakın gülmeniz geçer’ dedi, iyi sonuç aldık. Biz yine dikkatliyiz ama bu nedenle de göz temasına gelmemeye çalışıyoruz, bu sefer de seyircilerden telefonlar gelmiş, ‘bunlar küs mü’ diye…”

 

Zekice buluşları ile basına ‘Tam Mete’lik ’ sloganını yerleştiren, Mete Akyol, Türkiye’de “televizyonun ilk röportajcısı” olarak da kabul edilir. TRT televizyonunun yayına başladığı 1968 yılından itibaren, çeşitli dönemlerde TRT’de kuruluş dönemlerinde de NTV ve TV8 televizyonlarında röportajlar yaptı, programlar hazırlayıp sundu.

 

İSMET PAŞA, METE AKYOL’U NEDEN AZARLADI?

İsmet İnönü’nün 36’ncı ölüm yıldönümü dolayısıyla 2009 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nda bir tören düzenlenmişti. Askerler, “İsmet Paşa’yı anlattılar. Hariciyeciler, “diplomat İnönü’yü... Özden Toker, “aile reisi İnönü “den söz etti. Ve Mete Akyol yıllarca gölgesiymiş gibi izlediği “devlet adamı İnönü ”den anılar aktardı. En keyiflisi, 40 yıl öncesinden Mete Akyol ve İsmet İnönü arasında geçen bir anıydı “… İsmet Paşa çok öfkeli, 1969 yılı... Seçimler yapılacak. Ali İhsan Göğüş, o akşam Seçim Kurulu’na verilmesi gereken aday listesini Pembe Köşk’e yetiştirmeye çalışıyor. Ancak telaş içinde randevusuna geç kalıyor. Kapıyı Paşa’nın kızı Özden açıyor. “Geç kaldınız, Paşa öğle uykusuna yattı” diyor. Olamaz! Listeleri inceleyip imzalaması için uyanması beklenirse başvurunun yetişmesine imkân yok. Bu da CHP’nin seçime girememesi demek... Özden cesaretini toplayıp Paşa’yı uyandırıyor. “Allah yardımcınız olsun, Paşa çok öfkeli” uyarısı eşliğinde konukları üst kattaki yatak odasına buyur ediyor. Göğüş’ün yanında iki de gazeteci var. Milliyet’ten Mete Akyol ile Ulus’un foto muhabiri Hüseyin Ezer... Paşa gergin; “Getirin bakalım” diyor. Tek tek adayları inceliyor. Bu uzun işlem sırasında odadaki bir ayrıntı Mete Akyol’un dikkatini çekiyor. Paşa’nın mütevazı yatağının başucunda bir tabela var. “Allah’ın dediği olur” yazılı... Gazetecilik dürtüsüyle Hüseyin Ezer’e göz ediyor. “Paşa’yı şu tabelanın altında çekiversen” diyor. Hüseyin Ezer basıyor deklanşöre... Gazeteye dönüyorlar. Fotoğraflar harika... Ama Ezer, Paşa’yı tanıyor. “Hayatta izin vermez bunun basılmasına” diyor; “Parti gazetesinde çalışmanın kötü tarafı bu işte...” Akyol atlıyor hemen: “Ama bizimki parti gazetesi değil... Bana ver, ben bastırayım Milliyet’te...” Öyle de yapıyor. Milliyet, Paşa’nın “Allah’ın dediği olur” tabelası altında liste incelerken çekilmiş fotoğrafını basıyor.

 

Mete Akyol ertesi sabah Hüseyin Ezer’in telefonuyla uyanıyor: “-Gözün aydın! Bir çocuğumuz oldu.” “-Hayırdır, ne oldu? “-Paşa bizi çağırıyor.” Biliyorlar başlarına geleceği... Korku içinde Pembe Köşk’te alıyorlar soluğu... Paşa gerçekten boğa gibi öfkeli... “Ben evde babamdan, okulda hocamdan da azar işittim, ama o günkü gibi bir azar hiç işitmedim” diye anlatıyor Mete Akyol... “Bu ne bu” diye gürlemiş Paşa: “Sizin ne hakkınız var mahremiyetimi açıklamaya? Benim iç dünyamı ortaya sermeye?”  Mete Akyol’dan sonra konuşan Özden Toker de “Bizim evdeki büyük masada memleket meselesi de konuşulurdu, iftar sofrası da kurulurdu. Evde namaz da kılınırdı. Ama bunların hiçbirinden söz edilmezdi” dedi.

Haber üretebilmek için kılıktan kılığa giren, atlatma haber için akıl almaz yöntemler uygulayan ve bu çabaları ile ‘tam metelik’ dedirten usta gazeteci Mete Akyol, ülkemizde televizyonun ilk yıllarında da ‘Ankara’daki Meşhurlar’ adlı bir dizi söyleşi hazırladı. Şimdi gelelim Mete Akyol’dan aktaracağımız ve “tam metelik”  denilecek bir gazetecilik öyküsüne…

 

“DIŞİŞLERİ KÖŞKÜ’NDE METE AKYOL GARSON OLMUŞTU“

“… 1960 yılının Mayıs ayı idi. Öykünün kahramanı dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Hindistan Başbakanı Nehru idi.  Mete Akyol 21 Mayıs 1960’da Hindistan Başbakanı Nehru’nun Ankara’ya geleceğini öğrenir. 27 Mayıs ihtilaline sayılı günler olan Ankara’da ortam çok gergindir. Gençler,.  yollarda yürümekte, iktidara karşı direnmektedir. Hergün caddelerde “Hükümet İstifa” , “Menderes İstifa” sloganları atılmaktadır. Menderes ve Demokrat Parti de iktidarının 10’ncu yıldönümünü kutlamalara hazırlanmaktadır. 13 Mayıs günü Nehru’nun geleceği kesin belli olunca genç gazeteci Mete Akyol’un aklına bir gazetecilik kurnazlığı gelir.Ankara Emniyet Üçüncü Şube Müdür ve dostu olan Kenan Koç’a gider. Bu bölümü Mete akyol’dan dinleyelim.

“Kulüp 472nin şef garsonu Hidayet’e bir telefon edebilirsen, çok makbule geçer, Kenan’a abi,dedim.Kendisi ile bir işim var da.Kenan Koç telefon numarasını çevirirken, Şef Garson Hidayet ile ne işinm olduğunu sordu. “Abi, sen zaten yarın ki önlemlerle meşgulsün, bir de benim basit işimle yorma kafanı” dedim.”Sen, Hidayet’e benim kendisine gideceğimi ve işimi halletmesini söyle, yeter” Kenan Koç’un telefonundan yarım saat sonra Kulüp 47’ye gittim, Şef Garson Hidayet Beyi buldum.

Emniyet Müdürlüğünden geliyorum, Sayın Müdürüm Kenan Koç beni gönderdi.” Dedim.”Buyrun nedir benimle olan işiniz?” deyince,alçak sesle sorusunu yanıtladım.” Haftaya yani ayın 21’inde, Hindistan Başbakanı Sayın Nehru, Ankara’ya geliyor, biliyorsunuz. Hariciye Köşkündeki tüm ziyafetleri malumunuz sizin restoran hazırlayacak, tüm hizmetler sizin tarafınızdan karşılanacak, Nehru geldiğinde Hariciye köşkünde görevlendireceğiniz garsonlarınızın arasında bende olacağım” dedim. Hidayet Bey “Bugüne kadar nerelerde çalıştınız” diye sordu. O dakikaya kadar olduğu gibi o dakikada yalan söylemedim. “Ben garson değilim,efendim” dedim.  Hidayet Bey, eliyle sırtımı sıvazladı. “Afedersiniz, birden uyanamadım.Şimdi anladım, Kulüp 47, ben ve arakadaşlarım emrinizdeyiz. Emniyetimize yardımcı olmak, hepimizin milli görevidir. Hele böyle hassas günlerde.Biz ayın 20’sinde ekibimizi köşke yerleştirmiş olacağız, siz isterseniz ertesi gün bize katılabilirsiniz.” Hidayet bey, Smokinim  olup olmadını sordu. Ezile büzüle “Maalesef” deyince, “Merak etmeyin, ekibe katıldığınız gün ben sizin için bir smokin temin etmiş olurum” dedi.

Mete Akyol ,Hariciye Köşküne gidiyor ve  dört dörtlük bir garson smokiniyle Nehru’nun karşısına çıkıyor. Ve anlatıyor.” … Dışişleri Köşkünde Nehru’ya yanaşıp “Hoş Geldiniz” dediğinde adamcağız doğal olarak beni özel hizmeti için görevlendirilmiş biri sandı ve benden portakal suyu istedi. Mete Akyol, Nehru’nun oda hizmetlerini başarıyla yaparken iki bardağı devirince güç durumda kalması üzerine, Hidayet Bey, Mete Akyol’u kanepe gibi  yiyecek servislerinde görevlendirdi. Gazete muhabiri olarak gazetenin Foto Muhabiri olarak Asaf Uçar’da köşkteki bu yemekte görevliydi.  Asaf Uçar Mete akyol’u takip ediyor, onun servis yaptığı kişilerle fotoğraflarını çekiyordu. Mete Akyol için en önemli fotoğraf Başbakan Adnan Menderes ile çekilecek fotoğraftı. Mete Akyol, Foto Muhabiri Asaf Uçar’a kaş göz işareti yaparak , Başbakan Menderes’in bulunduğu yere  gideceğini anlatır. Asaf fotoğraf çekmek için yerini alır. Mete Akyol garson kılığında Başbakana kanepe tepsisini yanaşıp uzatır. “Sayın Başbakanıma bu tepsiden bir ikarmda bulnabilirmiyim, “der. Bir garsonun kendisine böylesine içtenlikle ve sıcaklıkla konuşması Menderes’i şaşırtır, hemde ziyadesiyle memnun eder.

Başbakan Menderes, Mete Akyol’a dönerek” Sen ne şekerşeymişsin böyle” der. Mete Akyol da “Teveccühüz, Sayın Başbakanım” diye karşılık verince, Menderes daha da keyiflenir “Senin dilinde pek tatlıymış”der. Mete Akyol artık bu söze karşılık vermez.Başabakan Menderes,uzatılan kanepelerden almaz,elindeki kadehin dibinde kalan son yudumu alır ve boş kadehi Mete’ye uzatır “Sen bana onlardan değil d ehadi bakim, bundan bana bir tane daha getir.”der.Tam bu sırada Foto muhabiri Asaf’ın flaşı yanar, söner. İşlem tamam fotoğraf alınmıştır, ama Başbakan Menderes’e içki getirilecektir.İyi hoş da Başbakan ne içmektedir, Mete Akyol nereden bilsin, Başbakana yanaşır, içtenlikle sorar “Çok af edersiniz, Sayın Başbakanım, içtiğiniz içkinin adını da verirseniz, hemen gidip getireceğim, efendim” der. Başbakan keyifli ama son derece zarif bir kahkaha atar; “Sen yenisin galiba yavrucuğum. “der Sonra” Bir içkiyi, renginden,tadından ve kokusundan önce, kadehinden tanımayı öğrenmelisin”der ve devam eder”Elimdeki kadeh, bir martini kadehidir. Hadi Bakalım,şimdi bana bir martini daha getir. “der.

23 ve 24 Mayıs 1960 tarihli gazetelerde yayımlanan “Dışişleri Köşkü’nde Garson “ röportajını iki güzel fotoğraf süslüyordu.Bu iki fotoğraf Mete akyol’un gazetelerde yayınlanmış ilk fotoğrafıydı. Bu fotoğraflar, Gazeteci Mete Akyol için ilk fotoğraftı, Başbakan Adnan Menderes için ise son fotoğraftı.Başbakan Adnan Menderes bu fotoğraflardan 3 gün sonra 27 Mayıs 1960 günü öğlene doğru, Etimesgut Askeri Havaalanı’nda, sten tabancalı askerler arasında uçaktan indirilen fotoğrafı da “Yeni sabah” Gazetesinde yayınlanmıştı.

 

Uzun meslek hayatında değişik kademelerde başarıyla birçok görev yapan Mete Akyol, Türk basınına önemli katkılarda bulunmuştur. 1987-1992 yıllarında İstanbul Üniversitesi Basın yayın Yüksek Okulu’nda ve 1992-2000 yıllarında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde verdiği Gazetecilik derslerini 2000’li yılların başından itibaren Başkent Üniversitesinde sürdürdü. Sağlık Eğitim Vakfı’nda 1989 yılından buyana Mütevelli Heyeti üyeliği, Başkent Üniversitesi’nde ise,2000 yılından bu yana Mütevelli Heyeti üyeliği görevlerinde bulundu.

1998 yılında İnkılâp Kitabevi’yle ortaklaşa yayınlamaya başladığı ve 2000 yılından sonra yayımını Başkent Üniversitesi Kültür Yayını kimliğiyle sürdürdü. Mete Akyol vefat ettiği 2016 yılına kadar “Bütün Dünya” dergisinin Yayın Genel Yönetmenliğini yapmıştı. Mete Akyol, Başkent Üniversitesinin yine bir kültür hizmeti olan Kanal B Televizyonu’nda Yayın denetimcisi olarak görev yaptı ve bu televizyonda her pazartesi “Bilmek gerek “ adlı bir söyleşi program hazırladı ve sundu.

24 Ocak 2015 tarihinde basında ilk imzalı ilk röportajın yayımlandığı 22 Ocak 1955 tarihinin 60. Yıldönümünde, Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yaşam Boyu gazetecilik Başarı Ödülü” verildi. Mete Akyol’un yayımlanmış 5’i gazetecilik deneyimlerini aktardığı yedi kitabı bulunmaktadır. Mete Akyol, tutuklu bulunan gazetecilere destek amacıyla Silivri Cezaevi önünde evinden getirdiği sandalyesine oturarak umut nöbetini başlatmıştı.

 

Mete Akyol, Ankara’ya gitmek için sabah saatlerinde İstanbul Ataşehir'de aracına bindiği sırada direksiyon başında aniden fenalaştı. Hastaneye kaldırılan Akyol, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayıp, 3 Kasım 2016 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Ulusal basının en seçkin ve usta kalemlerinden olan Mete Akyol'un vefatından Türkiye’de herkes derin üzüntü duymuştu. Merhuma Kasım 2017 ‘de ölüm yıldönümünde Ordu’lu hemşerileri olarak tekrar Allah'tan rahmet, sevenlerine, yakınlarına ve üniversite çalışanlarına başsağlığı diliyoruz.

 

 

KAYNAKLAR: Gazeteciler Cemiyeti yayınları ve internet sitesi–İstanbul Biyografiler.com.tr.  adlı internet sitesi

Mete Akyol.com.tr   adlı internet sitesi İzzet Çapa, Hürriyet Gazetesi, 21 Temmuz 2014 –İstanbul

Fotoğraflar,  Mete Akyol arşivinden alınmıştır.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.