Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Naim  GÜNEY

Naim GÜNEY

Eski Ramazanları arar, olduk…

Eski Ramazanları hep hatırlar, zaman zaman özlem duyar, sevgiyle yad ederim.

Aileler eskiden kalabalık olur, çocuklarda kalabalık bu ailede arada büyürdü. Yemekler, yer sofrasında ve kalabalık hep bir arada yenirdi. Yazın evin bahçesine kilim veya hasır yayılır, kışın ise bir sofranın etrafında toplanılırdı.

Çocukluğumuzda her şeyin başka, her şeyin özel olduğunu kim söylemez ki.

Çocukların yüreğine Ramazanın sevgi tohumları küçücük yaşlardaki ekilirdi.

Ramazan ayı o kadar önemliydi ki o yıllar, herkeste bir telaş, herkeste bir heyecan, hazırlıklar yorgunluk bilmeden başlardı.

Anneler komsularla, hazırlıklara Ramazan öncesi başlardı.

Yufkalar açılır, kurutulur, Güllaçlar alınır, istiflenir. Hatta mahalle bakkalından pirinç, makarna, seker alınıp depo edilirdi. Derken büyük bir heyecanla beklenen Ramazan ayı gelir, herkeste bir huzur, bir sakinlik oluşurdu. Oruçla kapanan ağızlar; Bir gün boyu sabırla gururla akşamı beklerdi. O ne güzel bir bekleyişti.

Ramazanda, Boztepe’nin yarı belindeki tabya başında top patlatıldıktan sonra Çifte Fırın, Numune ve İspirli fırınının o meşhur ekmekleri, susamlı yumurtalı pideleri ile oruçlar zevkle bozulurdu.

Ordu’da Ramazanda çoğu lokantalar kapalı olurdu, ama sahur ve iftarda, Kahraman Maraş lokantası gibi bazı lokantalar açıktı ve ramazanda şehirdeki yabancılar ile yıllarca dolup taşarlardı..

Ramazan deyince ilk akla gelen iftardı. Hele eskiden davetler olurdu. Şimdi de aynısı var mı yani? Fakirlerin zengin sofrasında iftar ettirildiği yan yana oturabildikleri bir davet gördünüz mü şimdi? Şimdiki gibi büyük çadırlarda ve gösterişli yıldızlı otellerin şatafatlı salonlarında, toplu iftar açma modası yoktu.

Ordu’da zengin ve hayırsever ailelerin bahçeli büyük konakları vardı. Bu güzel konaklarda iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu... Gözüne kestirdiğin konakta düzenlenen iftara girebilirdiniz. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofra da yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında misafirler yerleştirilirdi.

İftar sofrasının bir kenarına oturan konuklar, sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyurup; kahvesini çayını içip; uğurlanıp, yollanırdı. Otuz gün boyunca ramazanı böylece, hayırseverlerin konakların da iftar etmek suretiyle kral gibi yiyip, içerek geçiren binlerce adam vardı.

Ordu’nun köklü ve hayırsever ailelerinden Nezirlerin büyük dedesinin ramazanda gazhane mevkiindeki konağında verdiği o zengin ve meşhur iftarlar bugün bile halen anlatılıyor. Nezir efendinin torunu olan Orhan Oral, dedesi Nezir Beyin konağında verdiği o iftarları : “Dedem, iftar saati yanaştığında gelen tüm misafirleri hiç ayrım yapmadan en güzel etli, tatlı, sütlü çeşitli yemeklerle kurulu yer sofralarına tek tek bizzat yerleştirirdi. Dedem Nezir Efendi ise kendi ailesiyle ayrı bir köşede hoşaf, çorba, pilav ekmekli mütevazı bir sofrada iftar yapardı. İftardan sonra dualar yapılırdı. Ellerini yıkayanlara da havlu ve ibrik tutup, çok hayır duasını alırdık. Karnı doyan onlarca garip guraba fakir teşekkür edip, konağımızdan ayrılırdı.” diye anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu.

 “Bugün ben seni, yarın da sen beni davet edersin” havasındaki gösterişleri kastetmiyorum. Komşunun açlığı veya açığı gerçekten ilgilendiriyor mu bizi? Anlamadım. Sizin mahallede fakir mi yok? Olmaz  tabii oturduğumuz mahalleleri de ona göre ayırdık. Çocuklarımız fakirlerin eski zamanlarda olduğunu sanıyor.

Çocuklar, hep büyüklerin bu aç kalmalarına, yani oruç tutmalarına özenirlerdi.

Büyüklere, sahura kaldırsınlar diye, yalvarırlardı. Ara sıra büyükler kıyamasalar da çocukları da sahura kaldırırlardı. Sahurlar bir âlemdi. “Sahurda bereket vardır” hadisi şerifi gereğince mutlaka sahura kalkılırdı. Şimdiki gibi gece yarısına  kadar televizyon izleyip, sonra da “uyanamayız” diyerek yiyip yatmak yoktu. Büyük bir iştah olmasa da zorunluluktan yenirdi, pilavlar, börekler, hoşaflar. Sonra niyet edilir, oruçlar başlardı.

Çocukların orucuna tekne orucu derlerdi, çocuk yarım gün de tutsa yeterdi. Akşamın olmasını dört gözle beklerdik, hele sabredip aksama kadar çocuk oruçlu kaldıysa, çocukların sevdiği yiyecekleri özellikle yapılmaya gayret edilirdi.

Nihayet o güzel ve ulvi ezan sesiyle, tekrardan bir sofra etrafında toplanılırdı.
Huzur ve mutlulukla acılan iftarların tadına doyum olmazdı.
İftardan sonar erkekler teravih namazı için camiye giderlerdi, kadınlar ise ibadetlerini evde yaparlardı. Küçük çocuklarda büyükleri taklit ederdi. Babalar çocukların ellerinden tutar teravihe götürürdü. Şimdi herkes kendi dünyasını yaşıyor. Camiye kendi başına gelen az sayıdaki çocuk da dedeler tarafından gürültü yaptıkları için kovulurlar. Sorsanız camide kendi torunları da yoktur. Bir sahabe  duyarlılığı ile çocukları safların arasına dağıtıp okşasaydık başlarını, hiçbir şey olmazdı. 

Ramazan ayında davulcuları ele almamak olmaz sanırım. Kimdir, bu ramazan davulcuları? Basit bir tanım yapmak gerekirse, Türkiye’de yaşayan İslam dinine mensup ve oruç tutmaya niyetli olan kişileri uyandırmak maksadıyla sahur dediğimiz vakitlerde kendi mahallesine davul çalarak bir nevi çalar saat, alarm görevi gören kişiydi. Yani Ramazan davulcusu, Ramazan ayında geceleri sahur vakti sokak aralarında gezerek, insanları davul sesi ile uyandıran insandı. Yalnızca ramazan aylarında gerçekleşen bu uygulama, Osmanlı döneminden itibaren gelenekleşmişti. Türklere has bir özellik olan mahya ışıkları gibi davulculuk geleneği de bizim milletimize aitti. Bunlarla birlikte oruç tutmayan, gelenekleri pek önemsemeyen yahut sahura kalkmak yerine gece geç saatte yemek yiyip yatarak oruç tutan kişilerin nicelik olarak artması ramazan davulcularının “rahatsız ettiği” düşüncesinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Davulcular, Ramazan ayın ortasında ve sonunda kapıları gezerek mahalle sakinlerinden bahşiş adı altında para toplarlardı. Bazı yerel yönetimler de davulculara olan tepkilerin artmasından ötürü bu geleneğe yasak getirmiştir. Ramazan ayında bu yasaklanmalar yapılmasından sonra Ramazan davulculuğu geleneği günümüzde maalesef kaybolmuştur.

Kur’an’sız bir Müslüman, Kur’an’sız bir hayat olmayacağı gibi, Kur’an’sız bir Ramazan da olamazdı. Hani eskiden “Mukabele” adını verilen o sünnet ibadet, sadece yaşlıların ve ev hanımlarının iştigali değildi. Hele “İtikâf” denen o güzelim arınmayı bile unuttuk. İşte böyle güzeldi, huzur veriyordu çocukluğumun Ramazanları, çok özlüyorum. Ülkem için her zaman barış dolu, kardeşlik dolu Ramazan ayları diliyorum…


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.