Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

Zaferler kazanmış nice Osmanlı Padişahı içinde ayrı bir yeri olan Fatih Sultan Mehmet, Konstantin'in şehrini ele geçirdikten sonra bile Roma ve Bizans'tan kalan hiç bir yapıta dokundurmamıştı. Eğer, Fatih Sultan Mehmet ve ondan sonra Osmanlı payitahtına gelen diğer padişahlar "kıt" insanlar olsalardı, kin ve nefret içinde yaşasalardı, birçok Hıristiyan eseri saydıkları mekânları yıkarlar ve günümüze hiç bir şey bırakmazlardı.

Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet ve ondan sonra İstanbul'da padişahlıklarını sürdüren nice padişah, bugün bütün dünyanın sarıp sarmaladığı kültür mirası varlıklarını koruma çalışmaları olmadan, büyük bir ileri görüşlülükle tarihi mekânlara, anıtlara saygı ile eğiliyor ve onların korunması için "emirnameler" yayınlıyor, "fermanlar" yazıyorlardı.

Demek istediğim şudur: 15. yüzyılda bile kültüre bir saygı ve sevgi vardı. Yoksa bugün Taşbaşı, Zaferimilli ve Düz mahalleyi gezerken eski Rum ve Ermenilerden günümüze kadar gelmiş hiç bir mekâna sahip olamazdık. Bu bizim için utanç tablosu olurdu. Bu nedenle, dünya mirası olan tarihi mekânlara dokunurken daha dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü onlar bugünün insanlarını kültür mirasını korudukları için onurlandırmıyor, atalarımızın kültür değerlerine verdikleri önemi gösteriyor. Bu nedenle de geçmişimizle övünç duymamıza neden oluyor. 

Bakınız, son yapılan Bayadı Köyü Kurul kalesi kazılarında, Ordu kentinin sandığımızdan da çok eski dönemlerde bir yerleşim merkezi olduğu ortaya çıktı. Bir bölge ne kadar eski yerleşim bölgesine sahip ise o bölge o kadar yaşanası iklime, coğrafyaya ve tarihe sahip demektir. Şimdi, Bayadı köyüne bağlı antik Kurul’da bulunan eserler dünya kültürleri için çok çok önemlidir. Ordu ili “Kurul Kalesi Projesi” kapsamında sürdürülen bu kazılarda da en ufak parçanın bile değeri bilinir ve kazılar çok seri bir hızla tamamlanıp, bulunan tüm eserler tarih ve turizmin hizmetine sunulur...

“Eski Ordu” diye bir kavramı artık yeni Orduluların hafızasına kazımalıyız. Bu eski Ordu sınırları çizilirken elbette Taşbaşı, Zaferi milli, Selimiye, Aziziye, Saray ve Düz mahallenin bazı bölümlerinin dikkate alınması gerekir. “Eski Ordu” sınırları içindeki dini yapılar, sivil karakterli binalar, askeri mekânlar, köprüler, yollar sonsuza dek koruma altına alınmalıdır. “Eski Ordu” sınırları içindeki tarihi mekânlara ancak ve ancak onarım, restorasyon hakkı verilmeli ve yerlerine yeni yapılar asla yaptırılmamalıdır. Yoksa tarihi dokuya sahip olan bazı alanlara yeni tip çok katlı betonarme  tesis yapım izni verilirse, bundan böyle “Eski Ordu” diye bir kentten söz etmemiz de mümkün olamayacaktır.

Karadeniz’in incisi olarak tanınan “Eski Ordu” kentinin Boztepe’nin eteklerine yayılmış olan yerleşim alanları bir şekilde bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılmak zorundadır. Bir kere, Ordu'nun coğrafi özelliklerinden oluşan özel konumunu kirletmeden “imar etmek” asıl niyet olmalıdır. Sonra, şehir de görüntü kirliliği yaratmamak için boyuna değil de enine büyümelidir.  Ordu şehrinin klasik profilini bozan ucube yapılar, dikeyler projeler ve sıkışık plânlar asla kullanılmalıdır.

Bakınız, Osmanlı Devleti bile ki bir büyük dünya devleti olduğu halde, kendisi için yaptırmış olduğu bugün Topkapı Sarayı dediğimiz yeni sarayı en ince detayına kadar düşünerek inşa ettirmiştir. Topkapı  Sarayının mimarı formu asla rastlantı olarak tasarlanmamıştır. Bugün bile özellikle yaz mevsiminde eğer görevliler Topkapı sarayının çevresindeki ağaçları budamasalar, orada koskoca bir Osmanlı Sarayı'nın olduğunu hiç kimse fark etmezdi. Fakat bence Osmanlı'nı asıl saygı duyulması gereken düşünce yapısı tarihi dokuya göstermiş olduğu saygıdır.

Topkapı Sarayı'nın bulunduğu alanda Bizans İmparatorluğu'nun Büyük Saray'ı vardı. Osmanlı, Yeni Sarayı'nı buraya yaparken, Bizans'ın Büyük Saray'ını yıkmadı. Bizans'ın o Büyük Saray IV. Haçlı Seferi sırasında Lâtinler tarafından yakılıp, yıkıldı ve soyuldu. Osmanlı, İstanbul'u ele geçirdiğinde zaten kent Lâtinler tarafından enkaz haline getirilmiş durumundan kurtarılamamıştı. Her ne kadar elli sene süren Lâtin işgalinden sonra İstanbul yeniden Bizanslıların eline geçmiş olsa da, bu tarihten sonra bir daha ekonomik bakımdan düzelemeyen İmparatorluk yeniden imara kalkışamamıştır. Zaten, dört tarafı Osmanlı Devleti'nin güçleri tarafından sarılan Bizans, bu ekonomik zorluk nedeniyle de ama yine de uzun direnişten sonra teslim olmuştur.

Demek istediğim şudur: Osmanlı’nın tarihi dokuya verdiği önemde bir Ayasofya Kilisesi'ni yıkmayarak, bir Aya İrini Kilisesi'ni yerle bir etmeyerek, Hipodromda bulunan ve İslamiyet’e kesinlikle aykırı olan "gölgesi düşen" put örneği hiç bir dikilitaşı, sütunu, heykeli yıkmayarak göstermiştir. Bir de düşünün, Fatih'in İstanbul'u aldığı dönemde eğer Osmanlı bunları yapıp, yakıp, yıksaydı hiç kimsenin sesi çıkmazdı. Ama o zaman da bugün bile bir dünya devleti olarak anılan Osmanlı Devleti olmazdı.

İşte, bu nedenle ve ne yazık ki, geçmişten beri tarihi dokuya verdiğimiz zararlar, bizi geçmişimizle olan bağlarımız iyice koparttı. Kültüre ve eğitime, kültür mirasımıza "redd-i miras" yapınca da hâlâ ne idiği belirsiz bir şekilde yaşar olduk. Her şeyin başının para ve maddiyat olmadığını mutlaka bir gün gelecek öğreneceğiz ama iş işten çoktan geçmiş olacak. O zaman, kültür değerlerinin ne demeye geldiğini tek tek anlayacağız. Oturup da bir Ordu kenti için bu adamın neden ve niçin saatlerce feryat,figan ettiğini o zaman daha iyi anlayacağız.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.