Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Naim  GÜNEY

Naim GÜNEY

ORDU’DA FINDIĞIN YARATTIĞI SOSYAL YAŞAMIN ve OLAYLARIN HİKÂYESİ…

ARAŞTIRMA: H.NAİM GÜNEY

Fındığın Ordu topraklarıyla buluşmasından itibaren, Ordulu için fındığın dalına tutunmak hayata tutunmakla eşdeğer olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Ordu ilinin sosyal hayatında ortaya çıkan olaylarda  fındıkla ilgili gelişmeler öncelikli belirleyici konumunda olmuştur. Özellikle 8 Temmuz 1970 Çarşamba günü Ordu ilinde yapılan fındık mitinginin büyük payı vardır. İlin sosyal hayatında bu güne kadar fındığın ortaya çıkardığı, gerek ülke gerek yerel bazda derin izler bırakan olayların başında fındık mitingleri gelmektedir. Fındık üreticisi sıkıntıya düştüğünde bazı güçler çeşitli şekillerde devreye girmekte; 1979 yılında Fatsa’da yaşanan Terzi Fikri modeli gibi Ordu insanın sosyal ve siyasi hayatını çeşitli biçimlerde etkilemektedir. Yine Ordu insanın zorlu hayat hikâyesinde tefecilerle iç içe geçen ve acı bedeller ödediği yıllar daha tazeliğini korumaktadır… Bunların bilimsel ve sosyolojik tahlillerinin de daha detaylı biçimde ele alınması ve incelenmesi lazımdır…

Bu yazı dizimizde fındık için yapılan 1970 ve 2006 mitingi ile Fatsa’da Terzi Fikri ile yaşanan süreci ele aldık. Bu araştırmada Ordu’luların sosyoljik profilini, ekonomik yapısını, halkın duyarlılığını görmek mümkündür. Yıllar önceden bugüne değişen tüm ekonomik politikalara rağmen fındık aynı şekilde uluslar arası tekelci sermayenin dümen suyunda akmaya devam etmekte, tefecilik başka araçlarla halen sürmekte, üreticinin zorlu yaşamı düşe kalka devam etmektedir… Geçmişte yerel ve ulusal basında çıkan haberlere ve belgelere dayalı olarak yaptığım araştırmalar sonucu  hazırladığım bu yazıda, çoğunuzun detaylıca bilemediği  8 Temmuz 1970 mitingini objektif bir gözle aktarmak istiyorum… Koltuklarınızı çekin… Öncelikle 8 Temmuz 1970 gününe doğru gidiyoruz.

8 TEMMUZ 1970 FINDIK MİTİNGİ VE MEYDANA GELEN OLAYLAR

1965’lerden sonra ülke genelinde yükselmeye başlayan halk muhalefeti 1967’lerden sonra kendisini Karadeniz’de de hissettirmeye başlamıştı. 1967’nin Temmuz ve Eylül’ünde Fatsa’da köylüler yaptıkları yürüyüşlerle banka borçlarının ertelenmesini isteyerek, tefeciliği ve sömürüyü protesto ediyorlardı.

1969 yılında Hükümet, fındık taban fiyatını 580 kuruş ilan etmişti. Müstahsil, fiyattan memnun değilse bile şükretmişti. Ama Ekim, Kasım ayına doğru yani üreticinin elinden fındık tamamen çıktıktan sonra fiyatların 705 kuruşu aşması ve elinde stokta mal tuttuğunu söyleyenlerin bir anda yüzbinlerce lira kazandıklarının görülmesi de üreticilerin moralini bozmuştu. Neden iki ay önce fiyatlar 580 idi? Neden iki ay sonra 705 olmuştu? Bu iki soru 3 milyon fındık üreticinin yaşadığı Karadeniz bölgesinin başlıca derdiydi. Ve bu derede artık bu yıl (1970) bereketli ve bol fındık mahsulüne çare aramak azmindeydi.

1970 yılı kışı sert geçmemişti. Fındıkta tozlanma iti olmuş, püsküller dolu dolu açmıştı. Fındık iyiydi. Ah bir Nisan, Mayıs aylarında dumanı olmasa… Olmadı duman ve sis… Haziran ayı da gayet iyi gitti hava yağmur yağdı… Neylerseniz ki sonra, evet, sonra bir kuraktır başladı… Bir aydır cayır cayır sıcaktan yanıyordu ortalık… Doğan fındıklar iç dolduramıyor, altı zayıf ve kuvvetsiz topraktaki fındıklar dökülüyordu… Ordu ili için 73 milyon kilo fındık çıkartır diye rekolte yazmışlardı. Ama üretici ise bu şiddetli kurak karşısında bu tahmini rekoltenin 40-50 milyon kilo olacağını söylüyordu. Türkiye rekoltesi ise  245 milyon kilo olarak tahmin edilmişti. Yine üretici rekoltenin 180-200 milyon kilo olacağını iddia ediyordu…

1970 YILI FINDIK FİYATLARI İÇİN KAZAN KAYNIYORDU…

1970 yılında fındık mahsulü oldukça bol ve bereketliydi. Köylerden gelen haberlere göre kurak ve sıcak geçen günler yüzünden fındığın beşte ikisi yanık ve bezikti. Bu durumda fındıkta randıman da düşük olacaktı. Nazara gelen fındık mahsulü yüzünden borçlu olan üreticilerin üzüntüsü ve endişesi artmıştı. Kurak ve sıcak hava koşullarının olumsuz etkilediği mahsulün hasadına Ağustos ayı girmeden başlanması düşünülüyordu.  Hükümetten fındığın taban fiyatının 15 Haziran tarihine kadar ilan edilmesi isteniyordu.

1970 yılı fındık fiyatları için ciddi bir çalışma yapılmıştı. Ordu Ticaret Odası, Ticaret Borsası, Ziraat Odası ve Muhtarlar Cemiyeti müşterek bir toplantı yapmışlar ve eldeki dokümanlara göre fındığın taban fiyatını 700 kuruş (7 lira) olarak bulmuşlardı. Bu konuda hazırlanan raporlar Ankara’ya gönderilmişti. Sonra üretici kesimi de 890 kuruşluk bir fiyat hesaplamıştı. Ve böylece Ankara’ya gidip gelmeler başlamıştı. Kulaktan kulağa da yeni fındık taban fiyatının 650 kuruşu geçmeyeceği söyleniyordu. Bu söylentiye, fındık piyasasında cirit atan bir firmanın yaptığı iddia edilen Alivre satışlar da ilave edilmişti.

Heyecanla beklenen fındık taban fiyatlarının Temmuz ayı girmesine rağmen ilan edilmemesi kamuoyunda sıkıntı yaratmıştı. Ankara’dan ve Fiskobirlik Genel Merkezinden sızan haberlere göre; sivri fındığa 610, tombul fındığa ise 630 kuruş barem konulmuştu. Fındık fiyatlarının köylünün istediği seviyeye çıkarılmaması ve bu tarihten sonra tespit edilecek fındık fiyatlarının beklenenin çok altında kalacağının anlaşılması üzerine halkın tepkisi büyümüştü.

Ordu ilinde, fındık konusu bireysel varoluş mücadelesinin yanında aynı zamanda milli bir konu olarak algılanmaktaydı. Bu yüzden fındıkla ilgili her olumsuz gelişmede halkın sabırla istediği yüksek taban fiyat gibi talepler ve beklentiler ilgililerce ortaya konmaması durumunda, tepkisel mitingler bir çözüm yolu olarak görülmeye başlanmıştı. Bu amaçlarla değişik zamanlarda fındık konusunda ekonomik taleplerin seslendirildiği birçok miting düzenlenmişti.

Özellikle Giresun, Ordu, Fatsa, Bulancak, Tirebolu, Espiye ve Vakfıkebir’de bir araya gelen binlerce fındık üreticisi tarafından meydanlarda toplanarak “tefeci-tüccar sömürüsüne karşı son” diye, 1970 yılı yaz aylarında birçok miting yapılması siyasi iktidarların ve kamuoyunun hayli dikkatini çekmeyi başarmıştı.

Artık fındık bölgesinde kazan kaynıyordu. Hem de öylesine ki fokur, fokur… Önce Bulancak’ta bir miting yapılmış, devlet karayolu 6 saat kesilmişti. Bu öncü bir işaretti. Üretici mahsulünün değerlendirilmesini iyi niyetle isterken, araya eylemci militanlar da girmişlerdi. Bu eylemci militan gençler, fındığın etkisiyle köy köy gezip, üreticileri eylemlerine iştirak ettiriyorlardı. Öylesine ki; “Fiyat 890 olmazsa köyden şehre fındık yerine bele gelecektir” diyorlardı. Haziran ayında fındık için bir miting düzenlemişler, ama ilgi toplamamıştı. Veya ilgi toplayacaklar henüz ortaya çıkmamışlardı. Öte yandan kurak gittikçe artıyor, fındık gittikçe döküyor, fiyat hakkında resmen hiçbir yetkili ağız açıklama yapmıyordu.

1970 YILINDA YAPILAN FINDIK MİTİNGİ

Ordu ili Muhtarlar Cemiyetince oluşturulan geniş bir komite tarafından 8 Temmuz Çarşamba günü Ordu’da bir miting yapılmasına karar verilmişti. Ordu’da yapılacak olan fındık mitinginde üreticiler; fındığın 1970 yılı sezonunda tahmin edildiği gibi 345 milyon kilo değil, ancak 180 milyon kilo olacağını ve bu yılki fındığın randıman bakımından çok düşük olduğundan üreticinin eline 630 kuruşluk fiyatlar  karşısında 550 kuruş geçeceğini savunacak ve fındık taban fiyatının en azından 750 kuruş olarak ilanını isteyeceklerdi. Ordu Muhtarlar Cemiyeti, miting öncesi yayınladıkları bildiride; mitinge iştirak edecek muhtar ve müstahsillerin şu hususlara dikkat etmeleri özellikle talep edilmişti:

1- Her şeyden evvel millet olarak, devletin himaye ve vikayesine muhtaç olduğumuzu elbette unutamayız.

2-Miting sırasında saflarımıza katılarak maske altında zehir saçmak suretiyle aşırı ve yıkıcı yollara sapmak isteyen şahıs ve zümrelere hiçbir şekilde ve surette fırsat vermeyeceğinizden eminiz.

3-Haklarımızı kanun ve nizam hudutlarında istemek bizler için meşrudur. İsteklerimizi kanun çerçevesi dâhilinde isteyeceğimiz bugün, Dev-Genç ve sol cenaha mensup fikir kulüpleri federasyonuna mensup bazı tahrik ve teşvikçi kişilerin, temiz fikir ve davranışlarımızı istismar edeceğini ve sizleri kendi emellerine alet ederek kanun ve nizamlar dışına çıkaracakları, alınan haberler arasındadır. Bu gibilere kanmayın, aldanmayın, alet olmayın.

4-Köylü kardeşlerimiz, Ordu Muhtarlar Cemiyeti olarak, devletin fındık taban fiyatını ilan etmesini bir an önce bekliyoruz. Devletçe tayin edilecek taban fiyatı vesaire isteklerimiz tatminkâr olmadıkça meşru haklarımızı, kanun muvacehesinde almak için direneceğiz. Taban fiyatın tatminkâr olarak ilan edilişi, elbette meşru haklarımızı müstahsillerimize iade edilmiş ve meseleleri kökten halledilmiş olacaktır.

5- Ordu’da 8 Temmuz 1970 Çarşamba günü yapılacak olan fındık mitinginde birtakım yabancılara söz hakkı tanımayın. Karadeniz’in incisi olan güzel Ordu’muzun temiz havasını teneffüs eden hakiki müstahsiller tarafından meşru haklarımız temin edilmelidir.

VE 8 TEMMUZ 1970 TARİHLİ MİTİNG GÜNÜ GELMİŞ, ÇATMIŞTI…

Kaynayan fındık kazanı artık taşmak üzereydi. Zaman zaman köy muhtarları da eylemcilerin yanında görülüyordu. Nitekim 8 Temmuz mitingini destekleyen muhtarlarda çok vardı. Nitekim 8 Temmuz mitingi yaklaştıkça söylentiler artıyordu. Türkiye’de fındık merkezi haline gelen Ordu’da bilhassa tüccarlara karşı sert bir direniş planlanıyordu. Söylentilere göre mitingden hemen sonra yürüyüş yapılacak, fabrikalar tahrip edilecekti. Mitingi düzenleyenler artık bu akışa mani olamayacaklarını anlamışlardı ki; fındık fabrikalarına haberler gönderip “  Çarşamba günü fabrikalarınızı kapatın” diyorlardı. Alınan bu haberler Vali Orhan Cemal Mirkelam’a da aksetmişti. Vali de tedbirlerini alıyordu. Bütün mesele bir anarşi yaratılmadan, fındık kana bulanmadan 8 Temmuz atlatılmalıydı.

Sabah saat 10’da Ordu’da başlayacak olan mitingin öğlen saat 12’ de sona ermesi planlanmıştı. Saat 10 olmuştu. 8 Temmuz Çarşamba günü miting meydanı olan stat dışındaki antrenman sahası yavaş yavaş doluyordu. Saat 10,30’da, dövizler ve bayraklarla meydana gelenler, heyecanı bir parça artırmışlardı. Eldeki dövizlerde “Kaba kuvvetin değil, helal hakkımızın peşindeyiz” “Alın terimiz tefecinin kadehini değil, yavrumuzu güldürsün” “Köylü tefecinin kölesidir” “Kuvvetli milletten kuvvetli devlet doğar” “ gibi sloganlar vardı.

Ordu Muhtarlar Cemiyetinin yayınladığı bildiride talep ettikleri isteklere uygun olarak, başlayan fındık mitingi sırasında herhangi bir olay meydana gelmemişti. Miting için şehir stadyumu yanındaki alana toplanan kalabalıklara ilk önce Kayabaşı Muhtarı Kemal Baysal hitap etmiş, fındık fiyatı hususunda faaliyet göstermeyen Milletvekillerini ve Hükümeti tenkit etmişti. Daha sonra Atabey Manavoğlu, Kemal Akata konuşmuşlar, Kemal Akata fındık taban fiyatının 890 kuruş olması üzerinde durmuştu. Yine Cemil Yüksel, Bulancak’tan Kadın Çatal, Perşembe’den Mehmet Altınordu, Ordu’dan Kadın Sarıyar kürsüye çıkıp konuşanlar arasındaydı.

Konuşmacılar ise “Ankara’da istedik, Ordu’da alacağız” “3 Milyon Karadenizli bugün Ordu’ya koşuyor ve sadece helal hakkını istiyor” “ Sayın Ticaret Bakanı İstanbul’da verdiğin beyanat seni titretmedi ama, Ordu’nun bugünkü haşmeti seni titretecektir” “Tüccar kardeşim, senden ricamız, Atatürk’ün dediği gibi müstahsilin alın terini değerlendirmelisiniz”” Fındığın beşiğine dokunma, seni ayakar” “ Fındık fiyatını 145 dolar karşılığı olarak istiyoruz” “Bu miting bir başlangıçtır. Eğer helal olmayan bir fiyat verilirse birçok mitingler olabilir” “ Hakkımızı vermeyen güce yarın da direneceğiz” “ gibi sloganlarla konuşuyorlardı. Bu arada halkı “Selamünaleyküm” diye selamlayanlar olduğu gibi “Analarım, babalarım, kardeşlerim” diye selamlayanlar “Mini etekli, kadınlar yüzünden” kurak olduğunu söyleyenler bile vardı.

Mitingi izleyen resmi ilgililer, endişeli değildiler. Miting normal bir atmosfer altında geçiyordu. Hatta zaman zaman “Tüccarların fabrikaları tahrip edilecekmiş, bu gibi söylentileri şiddetle ret ederiz.” Diyerek mitingin hususi yollar dışında başka bir gayesi olmadı da belirtiliyordu.

SAAT 11,00’DE FATSALILAR MİTİNG ALANINA GELİYOR…

Ordu’da yıllarca siyasi atmosfere etki yapan Fatsalılar şimdi de “Fındık mitingine” etki yapıyorlardı.10-15 vasıtayla saat 11,00’de miting meydanına gelişleri, havayı birden etkilemişti. Kürsüdeki konuşmacılar da rahatlamış ve güçlenmişlerdi. Fatsalılar özel olarak selamlanıyor ve alkışlanıyorlardı. “Karadeniz Fındık Birliği” ni kurduğunu söyleyen ve iki aydır köylerde fındık bölgelerini karış karış gezdiğini ifade eden Fatsa’lı Fikri Sönmez  “Yine bir evvelki mitingde söylemiştim. Eğer fiyatlar 890 kuruş olmazsa, köyden piyasaya fındık yerine bela gelir” diyordu. Fatsa’dan gelen Fikri Sönmez ve Ziya Yılmaz kürsüye çıkıp çok sert konuşmalar yapmışlardı. Fatsa’dan gelen Fikri Sönmez’in miting sonuna doğru yaptığı tahrik edici konuşmayla toplanan kalabalıklar asıl gayelerinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştı.

 Saat 12,30 olmuş, miting sona ermişti. Planladığı gibi toplantı nihayete erdikten sonra mitingi tertipleyen komitenin kontrolü dışında gelişmeler ortaya çıkmaya başlamıştı. Ordu şehir stadyumunun kenarındaki miting alanından ayrılan kalabalık topluluklar, bazı tahrikçilerin tesiriyle, derhal Samsun Trabzon karayoluna doğru akmaya başlamıştı. Topluluk dağılmamış, yürüyüşe başlamışlardı. Ne olduysa saat 12,30’dan sonra olmuştu. Miting meydanından on dakika kadar önce hareket eden, Fatsa’lılara ait 6 adet vasıta sahil karayolunu Recai Bey köşkü (Ahmet Cemal Mağden’in konağı) önünden kesmişler, yolu trafiğe kapatmışlardı. Önce bu durum halka çocuk işi gibi gelmişti. Fakat zaman geçip, vasıtalar yolun iki yanında kalınca iş büyümüştü.  Hele askeri birlikte gelip yolun kesilen kısmının karşısında yer alınca işin ciddiyeti anlaşılmıştı.

Artık olan olmuş ve üreticinin hakkını savunan militan eylemciler “Askeri Birlik” ile halkı karşı karşıya getirmişlerdi. Bu durumda Vali Cemal Orhan Mirkelam, bir minibüsün üzerine çıkarak direnişçilere sesleniyordu:

“Devlet yolunu kapamaya hakkınız yoktur. Yaptığınız iş kanunsuzdur. Mitinginiz bitmiştir. Devletin temsilcisi olarak yolu açacağım”  Valinin konuşması bir sessizlik içinde dinlenmişti. Ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Eylemci gençler “Asker bize vuramaz. Oğlum bana ateş edemez” diyen yaşlı köylüleri ileri sürüyorlardı. Asker ve halk göz göze gelince buruk bir his doğuyordu insanın içine…

Olaylar sırasında Ordu’dan tesadüfen geçmekte olan Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanı Mahmut Ülker rica ediyordu, gencine ihtiyarına “yolu açın” diye. Dinlemiyorlardı.  Karşısına fırlayan bir genç vardı. General ona dönüp  “ Bak oğlum gençsiniz. Devlet yolunu kapatmakla bir şey elde edemezsiniz. Fındık meselesi bütün detaylarıyla hükümete aksetmiştir. Yolda bunca vasıta kaldı. İçinde hastası olan, işine yetişmesi icap eden ve turistler var çok ayıp oluyor”

Miting meydanında “Analarım, babalarım “ diye konuşurken, Atabey Manavoğlu tarafından kürsüden indirilen ve Fatsa’dan Ziya Yılmaz olduğu söylenen genç General’e karşı dikleşmişti. “ Atatürk, köylü milletin efendisidir, dedi. Bir köylü desin yolu açalım, sizin sözünüzle açmayız” dedi. Ve General Mahmut Ülker “ Yazık, yazık, yazık” diyerek sabrını tüketmemeye çalışıyordu. Artık direnişçiler duruma hakim olmuşlardı. Ne Valiyi ne de Generali dinlememişlerdi. Yola oturmuş, Ticaret Bakanını bekliyorlardı. “Parasını biz verelim, atlasın bir tayyareye, halimizi görsün, fındığın fiyatını ilan etsin” diyorlardı. Ticaret Bakanı gelmeden, fındık fiyatını ilan etmeden yolu açmayacaklarını söylüyorlardı.

İşte bu direniş saat 16,00’dan sonra manasını kaybetmişti. Şehirde tahribat başlamıştı. Elleri sopalı bir gurup sokaklarda fink atıyor, dükkânları, mağazaları kapattırıp, fındık fabrikalarının ve bazı özel kuruluşların camlarını kırıyor ve şehre dehşet saçıyorlardı.

Bu fırsattan istifade ederek çarşıya pazara dağılan bir kısım göstericiler ellerinde sopa, taş olduğu halde Hasan Çebi’nin Fındık Fabrikasını, Turist Otelini, Deniz Gazinosunu, Gülistan Gazinosunu, Millet Sinemasını tahrip etmişler ve sahildeki birçok apartmanın camlarını taşlarla kırmışlardı. Şehirde bulunan tüm açık işyerlerini de kapattırmışlardı.

Daha sonra Köprübaşı bölgesinde silahlar patlamaya başlamış, göstericilerden bir gurup Borsa civarında Yusuf Köksal’ın binası üzerine yürümüş ve silahlı müsademe başlamıştı. Fındık tüccarı yürüyüş yapan göstericilerin üzerine ateş açması sonucu, Altınyurt köyünden Salim Çavuşoğlu adlı vatandaşta kaza kurşunuyla ölmüştü. Borsa önündeki bu silahlı çatışmada Yusuf Acar ve Mustafa Şenol’da yaralanmışlardı. Silahlar patlayınca panik daha da artmış, halk nefsi müdafaa için evlerine çekilmişti. Çıkarılacak bir yangından ve sokak çatışmalarından endişe ediliyordu.

 Bu şekilde olayların büyümesi üzerine iyice tahrik olan toplumun yarattığı olaylar sürekli artmaya başlamıştı.  Bir süre sonra Samsun’dan getirtilen güvenlik kuvvetleri ile halk karşı karşıya gelmiş; askeri birliğe tezahüratlar yapılmış, birliğin komutanı omuzlarda taşınmış, askeri generalin ricaları nümayiş yapan halkın üzerinde hiçbir etki yapmamış, sonunda devletin otoritesi de zedelenmişti.

Gerek emniyet kuvvetleri ve gerek halktan gördükleri sert tepkiler karşısında, birçok eylemci hedefledikleri karışıklıklara ulaşamamışlar, bazı binaların camlarını taş atarak kırmakla,bazı fındık tüccarların iş yerlerini tahrip etmekle yetinebilmişlerdi. Halk sinmişti. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse bu eli sopalılardan korkmuştu. Bu korku mütecavizleri cesaretlendirmiş ve güçlendirmişti. Onları bir düşman şehrini işgal etmelerinin hazzı içinde bırakmıştı.

Kanuni miting artık kanunsuz bir hale gelmişti. Devlet gücünü göstermeliydi. Ordu Valisi Orhan Cemal Mirkelam 001 plakalı camı kırılmış cipiyle sokak aralarına arkasındaki polis ve jandarma kuvvetleriyle dalıyor ve şehri tahrip etmek isteyenleri yakalıyordu. Bu av gecenin geç saatlerine kadar devam ederken kan dökülmemesi sloganına da sadık kalınıyordu.

Saat 22,00’yi gösterdiği sırada bir gurup eli sopalı eylemci daha sokaklara çıkmıştı. Onlarda gözaltına alınıp, toplandıktan sonra, sıra yolun açılışına gelmişti. Saat 22,45’den sonra yolu kapayanlar Valiye haber göndermişlerdi. “Gelsin bizimle konuşsun yolu açalım” diye Vali ise “geleciğim zamanı biliyorum” diye cevap vermişti.

Güvenlik kuvvetleri olayları bastırmaya yeterli gelmiyordu. Ama kentte hadiselerin bir yerden sonra daha fazla büyümesini engellemek için sonunda akil insanlar da devreye girmişti. Orduluların her zamanki meşhur sağduyusu toplumsal bir iç çatışmayı tam zamanında önlemişti. Ve saatler 23,30’u gösterdiği sırada Vali başkanlığında polis ve jandarma güçleri ana yolu kapatanlara baskın yapmış, 15 dakika geçmeden yolu açmışlardı. Binlerce vasıta ve on binlerce yolcu on bir saatlik işkenceden sonra yollarına devam ediyorlardı. Sonunda Samsun-Trabzon karayolu trafiğe açılmış, miting gece saat 12 civarında sona erdirilmişti.

8 Temmuz Mitinginde çıkan olaylarda halkı tahribat yapmaya, yıkmaya yakmaya teşvik eden ve Ordu-Samsun sahil yolunu kesenlerin elebaşılığını yapanların, Ordu dışından oldukları iddia edilmişti. Samsun-Ordu yolunda trafik kapatılınca hastalar ve cenazeler bekletilmiş, pazara gelen köylü vatandaşlar da sokaklarda gecelemişlerdi.

Kaza kurşununa kurban giden bir kişi hariç, Ordu’da bu olaylar sırasında başka kan dökülmemişti. Olaylara sebep oldukları tespit edilen 105 kişide yakalanmıştı. Bir Bulancak, bir Rize olaylarında daha da çok direniş olduğu halde, suçlular bulunamamış veya elden kaçırılmıştı. Belki, direnişçi eylemcilerin ilk hareketleri halkın devlet kuvvetlerine karşı olan saygısında bir sarsılmaya sebep olmuşsa da; kanlı olaylar Ordu’da onarılmaz ve unutulmaz acılara da sebep olabilirdi. Bütün mesele bu olaylardan ders almak ve ihtiyatlı bulunmaktı.

8 Temmuz 1970 yılındaki olaylar devam ederken Ordu Valisi Orhan Cemal Mirkelam’da gece yarısından sonra İçişleri Bakanlığından aldığı bir yıldırım telgrafla terfi ediyor, Valiliği asaleten tasdik ediliyordu. Vali Mirkelam’a ayrıca birçok kurumdan ve vatandaşlardan kutlama telgrafları geldiği söyleniyordu. Fındık toplama zamanı, Ankara’dan gelen polis ve jandarma kuvvetleri şehir ve köylerde asayişi sağlayacaktı. Vali “Elimizde yeteri kadar güvenlik kuvveti var. Halk fındığını asayiş içinde toplayabilir” demişti.

Sonuçta Ordu Fındık mitingi, Ordu adliye yargısına intikal etmiş, olaylar hakkında birçok dava açılmıştı. Mitingden sonra çıkan olaylar için Ordu polisi geniş bir soruşturma açmıştı. Olaylara karışan 103 kişinin kimliği tespit edilerek yakalanmış ve nezarete alınmıştı. Vatandaşların seyahatine, esnafın ticaretine mani olmak, tecavüz ve tahribatta bulunmak gibi suçlardan kimlikleri tespit edilip yakalanan 103 kişi Cumhuriyet Savcılığına sevk edilmişlerdi.

8 Temmuz günü Ordu’da meydana gelen olaylarının yankısı günler geçmesine rağmen devam ediyordu. Ordu halkı, mitingden sonra olay çıkaran eylemci üç beş kışkırtıcıya ve çapulcuya nasıl teslim olduk diyerek, olayın derinliğine inmekte, bundan sonraki tedbirleri düşünmekteydi.

8 Temmuz olaylarının sanıkları arasında pek az fındık üreticisinin bulunması dikkatleri, yeraltı teşkilatlarına çekmekteydi. Öğrenildiğine göre, Fatsa’dan mitinge getirilen üretici, art niyetli kışkırtıcı güçler tarafından iyice tahrik edilmişti. Üreticiyi, “Bugün Ordu’da fındık fiyatı ilan edilecek, ne kadar kalabalık gidersek, fiyat o kadar fazla olur. ”denmiş ve tutulan vasıtalara, üreticilerin yemek paraları da verilerek bindirilmişti.

8 Temmuz 1970 günü Ordu’da ki direniş ve tahribat sonunda, Fikri Sönmez ve Canan isimli kadın Fatsa’dan getirdikleri fındık üreticilerini yol ortasında bırakarak ortadan kaybolmuşlardı. Diğer Fatsalı Ziya Yılmaz ise;  polis tarafından yakalanıp nezarete alındığı halde bir yolunu bulup nezaretten kaçarak kurtulmuştu. Ordu’da polis ve jandarma günlerce Fatsa dâhil her köşede bu üç Fatsalıyı aramaktaydı.

Ordulu fındık üreticileri 8 Temmuz olaylarından dolayı üzüntülerini belirtiyorlardı. ”Biz bu şekilde bir direnişi ve tahribatı tasvip etmiyoruz. Eğer tatmin edici bir fındık fiyatı bulmazsak, fındığı piyasaya indirmeyiz” demişlerdi. Üretici gelişen bu üzücü hadiselerden dolayı hayli tedirgindi. Fındık toplama ve harmanlama sırasında, köylerde can ve mal emniyetinin sağlanmasını da istiyordu. Bu hususta Vali Orhan Cemal Mirkelam “Her türlü emniyet tedbiri alınmıştır. Fındık mevsiminin vatandaşlara hayırlı olmasını dilerim” demişti.

FINDIK MİTİNGİ İÇİN ORDU BASININDA YAPILAN BAZI YORUMLAR…

Karadeniz’in incisi, cennet köşesi diye adlandırılan şirin Ordu bir anda cehenneme dönmüştü. Neden ve niçin olmuştu tüm bunlar? Fındık Mitinginden sonra, Ordu basınında, üzücü olayları telin eden o günü “Kara” ve “Kanlı” olarak vasıflandıran birçok makale çıkmıştır.  Gürses Gazetesi Başyazarı Ali Rıza Gürsoy’un 13 Temmuz 1970 tarihinde köşesinde yaptığı Fındık mitinginin tahlilinde şunlar yazılıydı…

“… Fındık bölgesinin en canlı noktası Ordu’ydu. Türkiye’de üretilen fındığın yüzde yetmişini Ordu üretir ve işlerdi. Ve Ordu borsasından geçerdi muamelesi. Ordu’da tüccar kesimi fındık konusunda oldukça atılgan ve cesurdu. Onun içinde fındık fabrikalarının sayısı Ordu’da her geçen gün artıyordu. Ancak bu artışın sebebi bazı çevrelerde bambaşka yorumlanıyordu. Ordu’da tefeciliğin, faizciliğin çok olduğu, onun için de köylünün borçlu olduğu iddia ediliyordu. Üniversite çevreleri fındık meselesinde Ordu’yu “done” olarak almıştı. Her fırsatta faizcilik ve tefecilkten bahsedilirken, Ordu ve Fatsa örnek olarak gösteriliyordu…”

 Ordu Haber Gazetesinden Yazar Tarık Özsoy fındık mitinginde çıkan olaylara için yazdığı makalesinde şu ifadeler yazılıydı “… Fındık taban fiyatlarını bahane ederek şehrimizde kargaşa çıkarmaya çalışan bir takım hasta ruhlu insanlar sokaklara “Kana kan” diye yazılar yazıp, saldıracak yer aramaktadır. Haksızlığa,soyguna kimse tahammül etmez. Yapılan ve yapılmak istenen hareketlerin aslında ne olduğu iyi bilinmektedir. Hedef fındık taban fiyatları değildir. Bölgemizin sorunlarını vampir gibi emip, harita ölçeği gibi sorunları ikiyüz bin büyüterek anarşi havası yaratıp demokrasiyi katletmektir...” ...Fındık daha dalda duruyor. Elimizden zorla alan yok. Fındığın sorunları vardır. Ama “Kana kan” diyerek sokaklara yazı yazan, köylerde tahrikçilik yapan, fındıkla uzak-yakın ilişkisi olmayan maceraperest insanların fındığa ve sorunlarına sahip çıkması, düpedüz edepsizliktir, namussuzluktur…”

8 Temmuz 1970 tarihi fındık için yapılan mitingi iyi başlamış, sonuna doğru tertip gayesinden uzaklaşarak kötü bir şekilde sonuçlandığı ve şehre birkaç milyon liralık maddi zarar vererek kapandığı için, Ordu şehir tarihinde kara bir gün olarak geçmiştir.

1970 YILINDA HÜKÜMET FINDIK TABAN FİYATINI 750 KURUŞ OLARAK AÇIKLAMIŞTI.

8 Temmuz olaylarından sonra Karadeniz’de ortalık süt liman olmuştu. Kurak sebebiyle bu yıl (1970) fındık toplamaya erken başlanıyordu.  Giresun ve Bulancak bölgesinde Temmuz ayı başında fındık toplanmaya başlanmıştı. Fındık fiyatları bilinmediğinden amele fiyatları da tespit edilemiyordu. Ordu’da ise Temmuz ortasından itibaren herkes fındık toplanmaya başlanıştı. Ama fındık üreticisi fiyat belirsizliğinden dolayı çok tedirgindi.  Zaten fındığın çoğu dökülmüştü. Dalda kalan fındıklarda bezikti ve randımanı da düşüktü.  1 Ağustos olmuştu. Fındık fiyatlarının resmen açıklanmaması karşısında fındık piyasası çok sıkışmış ve kararsız bir duruma düşmüştü. Yurt dışı ihraç piyasasında bu belirsizliği iyi değerlendirmiş fındık fiyatları birden bire 5-6 dolar düşmüştü. 137 dolardan alıcı olan dış piyasa, Ağustos ayı teslimi için 131 dolar teklifi yapmıştı. Fiyatın bu düşüşüne sebep olarak da, hükumetin bu konuda resmen bir açıklama yapmayışı gösterilmekteydi.

Fındık fiyatları konusunda AP il başkanı Ayhan Anlar, Başbakan Süleyman Demirel’e aşağıdaki telgrafı çekmişti.                                                                                                                                                                                “ Aziz Başbakanım, havaların kurak gitmesi yüzünden bu yıl ki fındık mahsulünün bundan yirmi gün evvel yapılan tahminlerin çok altında olduğu kesinlikle anlaşılmıştır. Mahsulün yüzde otuzu boş ve özürlüdür. Randıman yüzde ellinin çok altındadır. Bütün bölgede yaptığımız inceleme sonucu bu yıl ancak geçen senenin rekoltesine ulaşabiliriz. Taban fiyatın tespitinde maruzatımın nazarı itibara alınmasını sonsuz saygılarımla arz ederim.”

Perşembe günü Başbakan Süleyman Demirel, AP Ordu İl Başkanı Ayhan Anlar’a telefon açarak, fındık fiyatının pazartesi gününe kadar ilan edileceğini söylemiş ve “ Fındık müstahsilini memnun edecek fiyat verilecektir” demişti. 

1970 yılında hükümet Fiskobirlik üzerinden fındık taban fiyatını 750 kuruş olarak açıklamıştı. Sezon sonunda Türkiye’de fındık üretimi toplam 263 bin ton çıktığı anlaşılmıştı. Bu fındığın 150-160 bin tonunu Fiskobirlik ortak veya ortak dışı üreticilerden satın almıştı. Serbest piyasada tüccarlar fındık fiyatlarını 680 kuruştan açmış, bir süre sonra mal gelmeyince fındığı 700 kuruş civarına çıkartmışlardı. Ama fındıkta yüksek derecede randıman düşüklüğü olduğu için bir kilo fındıkta bir randıman 13 kuruş gibi fiyatı olumsuz biçimde eksiltiyordu. O yüzden 44-45 randıman gelen bir kilo fındık fiyatı 500-530 kuruşa kadar aşağı düşüyordu.

Giresun Milletvekili Mustafa Kemal Çilesiz, TBMM’de 30 Haziran 1971 tarihinde yaptığı bir konuşmada fındık ile ilgili sorunları anlatırken özetle 1970 yılında Karadeniz’de oluşan şartları da şöyle açıklamıştı.                                                                                                                                                               “… Muhterem arkadaşlarım; Çok önemli iktisadi bir konuda Hükümetin ve Yüce Meclisin dikkatini çekmek üzere söz almış bulunuyorum. Fındık, özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde yetişen bir üründür; Türkiye'de 300 bin hektar sahayı kaplayan ve 3 milyon insanın tek geçim kaynağıdır, ihracatımızın yüzde 17 sini teşkil ederek dış ticaret dengemizde son derece önemli bir yer tutmaktadır. Sayın arkadaşlarım; Geçen sene fındık fiyatlarının değerlendirilmesi amacıyla Karadeniz Bölgesinde yapılan gösterilerin ve aynı amaçla yapılan müracaatların mahiyetleri henüz hafızalarımızdan silinmemiştir.                                                                                                                                        Geçen yıl fındık rekoltesi en yüksek denilebilecek bir seviyeye ulaşmıştı. Buna rağmen istihsal için yapılan gübre, ilâç, işçilik ve nakliye masraflarıyla, toplama ve ambarlama ücretlerinin toplamının, fındığa verilen taban fiyatların yarısından daha fazla olduğunu geçen sene yaptığım bir konuşmada belirtmiştim. Fındığın dalından toplanıp çuvallandığı andaki kilosunun maliyeti 460 kuruştur. Bu sene aynı masraflar yapıldığı ve yapılacağı halde, idrak edilecek mahsulün, hava şartlarının müsait olmaması yüzünden geçen seneye nazaran çok daha düşük olacağı tahmin edilmektedir.                   Biraz önce belirttiğim masrafları köylünün tefecilere ödedikleri fahiş faiz mabetleri de katıldığı takdirde fındık ürününün üretim masraflarının çok fazla olduğu ve köylünün eline geçen paranın yapılan masraflardan daha az olduğu düşünülecek olursa, şimdiye kadar Fiskobirlik tarafından alınması kararlaştırılan fiyatların, emeğin hakiki değeri olmadığı meydana çıkar.                                                       Bu yıl hava şartlarının müsait olmaması fındık ürününün az olmasına sebep olmuştur. Fındık mahsulü rekoltesi 1970 yılında 250 bin ton olmasına rağmen 1971 yılında 140 bin ton tahmin edilmektedir. Bu durum, fındık fiyatının, geçen yıllara nazaran daha realist bir ayarlamaya gidilmesini zorunlu kılmaktadır. Paranın alım gücünün azalması ve tüketim maddelerinin gittikçe pahalılaşması sıkıntıyı artıran ve tahammülsüz hale getiren sebeplerdir.                                                                                        Köylerdeki iktisadi hayat, eski yıllara nazaran daha da kötü bir duruma gelmiştir. Yukarda arz ettiğim gibi, hayat pahalılığının ortaya çıkardığı geçim zorluğu da hesaba katıldığı takdirde, geçen yıllarda verilen fiyatların üreticinin geçimi şurada dursun, tefecilere ödemeye mecbur kaldıkları ağır faizli borçları dahi karşılayamayacaktır.

Bu yıl (1971) ürünün azlığı ve para değerindeki ayarlamanın meydana çıkardığı ekonomik faktörler göz önünde tutularak, fındık üreticisinin ekonomik kalkınmasına faydalı olacak nispette bir fiyat politikasının şimdiden iyice düşünülerek tespitini gerekli görüyorum. Geçen sene (1970) fındık ihraç fiyatlarının 12 dolar üzerinden hesaplanması, fındık fiyatlarının düşük seviyede kalmasına ve üreticinin eline daha az para geçmesine sebep olmuştur. 15 liralık dolar fiyatının kademeli olarak çiftçiye aktarılması, devalüasyonun ana hedefi olarak İlân edilmiştir. Yukarda arz ettiğim sebeplerle, bu sene fındıkta dolar fiyatının 15 lira olarak kabul edilmesi ve taban fiyatının buna göre ayarlanmasının önemini belirtmek isterim.

Fındık rekoltesinin az olması sebebiyle ihraç fiyatlarında meydana gelmesi tabiî olan artışlardan üreticinin yararlanması gerektiğinin de göz önünde tutulması lazımdır. Üretici, köylü, dış piyasanın durumunu tartışacak bilince sahiptir. Hükümet, hayat pahalılığıyla muvazi bir taban mubayaa fiyatıyla fındığın değerini tespit etmediği takdirde fındık üreticisi son derece kötü duruma düşecektir. Bugün, kirazın kilosunun sekiz liraya satıldığını gören fındık üreticisi köylü, fındığına taban fiyatı olarak on lira istemektedir. Şunu da ifade etmek isterim ki, fındık olmayan yerlerin şimdiden tespiti ve bu bölge halkına Devlet tarafından yapılacak yardımın planlanması gerekmektedir. Bu önemli konuları Hükümetin dikkatlerine arz ötmeyi vazife sayar, ayrıca durumu bizlere ve kamuoyuna açıklamasını da bilhassa istirham ederim. Saygılarımla…”

1971 Haziran ayında Fiskobirlik depolarında 1970 yılı fındık mahsulünden halen 120 bin ton kabuklu fındık bulunmaktaydı. Sezon sonuna kadar 10 bin ton satış daha sağlanabilirse, demek ki, yeni sezona 110 bin tonluk kabuklu bir stokla girilecekti.

10 Ağustos 1970 tarihinde Türk parası, hükümetçe yapılan bir devalüasyonla ortalama % 66 olarak düşürülmüştü. Bu sebeple fındık müstahsilinin elde ettiği ürüne de o nispette yüksek fiyat verilmesi gerekmekteydi. Diğer taraftan, gübre, alet, edevat gibi şeylerde de bir nispet dâhilindeki fiyat artışı gözönünde bulundurulduğu zaman, fındık müstahsilinin 1 kilogram fındığının maliyetinin 500 kuruşun üstüne çıktığı açıkça anlaşılıyordu. 10 Ağustos 1970 tarihinde Türk Lirasının dış değerinin ayarlanması münasebetiyle, 23 Ağustosta radyoda bir konuşma yapan devrin Başvekili Sayın Süleyman Demirel aynen şöyle söylüyordu.

«Tütün, fındık, üzüm, pamuk, incir, zeytinyağı fiyatlarının bu sene dolar başına 12 lira üzerinden muamele görmesi memleketimizde iç fiyat istikrarını muhafaza üzerindeki hassasiyetten doğmaktadır. Bu sebeple en geç 2 sene zarfında bu mahsullere tatbik edilen kur da 15 liraya çıkarılacak, çiftçinin ve köylünün eline gelecek sene bu senekinden daha fazla para geçecek, Bu sene esasen istihsal, para değerinin değişmesinden önceki fiyatlarla meydana getirilmiştir. Belirli tarım ürünleri için bu seneki tatbikatın bu şekilde yapılmasının sebebi budur.»

1970 yılında yapılan devalüasyonla birlikte yeni oluşturulan dış ticaret rejimine istinaden fındığa da asgari bir ihraç fiyatı ve vergiler konulmuştu. Bu yüksek fiyat çıtası fındık ihracatçılarını şok etmişti. Hükümet tarafından iç piyasada yeni bir taban fiyatta açıklanınca, yabancı borsalarda fındık fiyatları aşağı istikamette gerilemiş, piyasa kilitlenmişti.

1970 yılının Ağustos ayında fındık ihracatındaki hatalı yoldan dönülmesi amacıyla İhracatçılar Birliği Yönetim Kurulu dertlerine çözüm aramak için Ankara’ya Başbakan Süleyman Demirel’in yanına bir heyetle gitmişlerdi. Heyetin sözcüsü Halit Gürsoy idi. Halit Gürsoy ise o günleri şöyle özetliyordu.

“…Fındığın ihraç fiyatı 140 dolara çıkarılmıştı. Bu durum dış ticaret rejimine aykırı idi. Gelişen vaziyeti Başbakana, Ticaret Bakanına ve Dış Ticaret Dairesine birer raporla bildirdik. Yine bir heyetle beraber Ankara’ya gittik. Fındık taban fiyatı 710-750 kuruş olarak da ilan edilince; Dünya piyasasında fındık fiyatları 135 dolardan 125 dolara düşmüştü.  Taban fiyatın asgari ihraç fiyatına eşit bir fiyat şeklinde konulmadıkça fındık ihracının büyük güçlüklere uğrayacağını ve bu durumun vergisini vermemeyi itiyat haline getirip, zarar gösteren bazı kimselere yarayacağını namuslu ve dürüst çalışanları tasfiye edeceğini heyet olarak Başbakan’a anlattık…”

Halit Gürsoy, Başbakan Süleyman Demirel’in Ordu’dan gelen heyeti dikkatlice dinlemediğini hemen fark etmişti. Halit Gürsoy sonunda anlattığı ilginç ve esprili bir fıkra ile mevcut piyasa durumunu izaha çalışıp, gerekli mesajı şu şekilde vermişti. 

“… Sayın Başbakanım size bir Karadeniz Fıkrası anlatıp toplantıyı sonlandıralım. Kefal balığı bir gün, bütün balıkları bir araya toplamış, balık avları hakkında ders verirmiş olta şöyledir, yemler böyledir, sakın oltaya gelmeyin, bu yemleri yemeyin gibi  başlarına gelecek her türlü tehlikeden nasıl korunacaklarını balıklara anlatırken, bir saçmacı toplu halde Kefal balığının etrafında bulunan tüm balıkları tepeden bir saçma atarak içine alıp tamamını yakalamış. Diğer balıklar hayretle Kefal balığına sormuşlar: Kefal baba bu nedir demişler? Kefal: Benim de başıma hiç gelmemişti, herhalde buna tepeden inme denir, arkadaşlar, demiş. Başbakana bakarak Sayın Başbakanım, sizin de fındık için aldığınız karar aynen böyle tepeden inme oldu. Yılların ihracatçıları olarak biz bunu hiç yaşamadık dedim…” Bu espri sonunda yapılan hata Başbakan Süleyman Demirel’in talimatı ile düzeltilmiş ve fındıkçılar gönül huzuru ile Karadeniz’in yolunu tutmuşlardı…

1979 YILINDA TERZİ FİKRİNİN BELEDİYE BAŞKANI OLMASI İLE FATSA’DA YAŞANANLAR…

Fatsa'da tarihler 1979 yılını göstermektedir. Seçim çalışmaları nedeniyle yorgun düşen ve kanser hastalığına yakalanan Fatsa Belediye Başkanı Nazmiye Komitoğlu vefat etmişti. Başkanın boşalan koltuğun doldurulması amacıyla Fatsa’da ara bir seçim yapılmıştı. Devrimci gençler, Fatsa sokaklarındaki canı yanmış ve bunalmış insanlardan aldığı inanılmaz bir destekle bağımsız bir adaya seçimi kazandırıyorlardı. Bu Devrimci gençlerin adayı, Terzi Fikri idi. Seçim öncesi hiçbir vaatte bulunmuyor ve “ne yapacaksak birlikte yapacağız” diyerek karşısındaki tüm adayların aldığı oyun toplamından daha fazla oy alarak Terzi Fikri Fatsa Belediye Başkanı oluyordu. Fatsalılar için sürpriz olmayan bu seçim neticesi tüm Türkiye’nin gündemine oturuyordu. Türkiye’nin siyasi tarihinde Fatsa ilçesi, bir yerel yönetim deneyimi olarak yer alma arifesinde idi. Halkın söz, yetki ve karar sahibi olması için sokakta, dernekte, kahvede çalışan gençler için Fatsa’da Terzi Fikri’nin belediye başkanı seçilmesi kendilerini ispat etmek için bulunmaz bir fırsat olmuş ve yoğun biçimde harekete geçmişlerdi.

1960’lardan itibaren Ordu’nun Fatsa ilçesinde ve çevre köylerde marjinal hareketler hep destek bulmuştu.Fatsa ve köylerinde en açık ve acımasız bir biçimde tefecilik yapılıyordu. Bölgede devrimci güçler adı verilen guruplar, bu sömürüye karşı yıllar boyu mücadele vermişlerdi.

1970’lerin sonunda Türkiye’de işçiler fabrikalarda grevde, fındık köylüsü ve ameleleri de fındık tefecilerin sömürüsüne karşı meydanlara çıkmaya başlamışlardı. Bu tepkisel sokak mitinglerini örgütleyen ve meydanlarda üreticilere ve işçilere seslenenlerden biri de Fikri Sönmez ve ekibiydi.

Aynı dönemler de Çorum’daki temizlik işçileri de işten atılmalara karşı Çorum’dan İstanbul’a kadar yürüyorlar, Samsun Tekel Müdürlüğü’nde çalışan işçiler, iş güvenliği isteyerek eylem yapıyorlardı.  Yine Fatsa’da 24 köy muhtarı ve köylüler “Fındık fiyatları ve demokratik haklar” “Amerika’ya ihtar”, için mitingler düzenliyorlardı. Samsun’da ise 15 köy  “Amerika seni istemiyoruz” başlıklı bildiriler yayınlıyorlardı. Ordu Perşembe’de ise Fındık Satış Kooperatifi’nde çalışan kadın işçiler fındık kırma atölyelerini işgal ediyorlar, Ordu’da Meslek yüksekokulu öğrencileri sorunlarına çözüm için boykot ve direnişlere katılıyorlardı.

Fatsa’dan başlayan bu harekete dahil olan parkalı ve eylemci gençler, köylerde ve kırsal kesimde  fındık köylüsü için mücadeleye devam ederken, Belediye başkanı Fikri Sönmez birden rahatsızlanmıştı. Eylemci gençler, Fatsa Belediye yönetiminin atıl kalmasıyla türlü sıkıntıların ve yolsuzlukların kol gezdiğini görmüşler ve kolları sıvayarak, Fatsa’nın gündelik hayatına dair sorunlarını çözmeye el atmışlardı.. İlk olarak günlük yaşamı altüst eden, karaborsacılık ve stok yapanlar takip edilmişve gizlenen malların ortaya çıkartılmasını sağlamışlardı. Bunun üzerine Fatsa’da her türlü karaborsacılığın önüne geçiliyordu. Ülkenin her yerinde kuyruklar uzayıp giderken, Fatsa’da karaborsa son buluyordu. Bu radikal çözümleri bulan ve uygulayan da o başkanlık koltuğunda oturan Terzi Fikri’den ve gençlerden başkası değildi.

Fatsa’da artık yeni bir dönem başlamıştı. Yeni yönetimin yaptığı ilk iş her mahallede halk komitelerini örgütlemekti. Seçilmiş kişiler olmalarına rağmen muhtarlara olan güven zedelendiğinden mahalle-belediye arasındaki ilişkinin onlar vasıtasıyla kurulması mümkün değildi, ancak muhtarlar da komite seçimlerine katılmakta özgürlerdi. Sonunda her siyasi görüşten kişinin katıldığı on bir tane halk komitesi kurulmuştu. Her komite kendi bölgesinin sorumluluğunu üstlenip, sorunları ve çözümleri tartışarak ve belediyeye iletiyorlardı.

Belediyede ise sadece bir tek “Halkla İlişkiler Birimi” kurulmuştu. Ancak asıl değişiklik belediyenin karar alma mekanizmalarında olmuş, Halk komitelerinin kurulması bir yana, belediyenin karar alma merci olan belediye meclisinin tüm toplantıları halka açık yapılmaya, belediye hoparlörlerinden Fatsalılara yayınlanmaya başlamıştı. Bir başka deyişle belediye binasının duvarları kaldırılmıştı.

Fatsa’nın önünde en önemli sorunu, yarım kalan altyapı çalışmaları idi.Bu nedenle sokaklar çamurla dolu idi. Ancak yapılan ön incelemelerde, eldeki imkânlarla bu sorunun çözümünün yıllar alacağını görülmüştü.. Fatsa halkı kazmasıyla küreğiyle, sokaklara çağrılmış,  civar belediyelerden ekipman ve işçi yardımı istenmişti. Fatsa sokaklarında traktörler, kamyonlar ve halk çamurla savaşa girişmişti. Bir hafta olarak öngörülen “Çamura Son Kampanyası” dört günde hedefine ulaşmış, sokaklar temizlenmişti.

Belediyenin kent mekânına dair attığı en önemli adımlardan birisi de, nüfuzlu ailelere ait binaların oluşturduğu engeller nedeniyle bir türlü açılamayan yolları açmak için mülk sahipleri ikna edilmişti. Bu binaların sahipleri mağdur edilmeden binalar tek tek yıkılıyor ve şehrin sahile bağlantısını sağlayan dört tane yeni yol açılıyordu. Bugün Fatsa’da kime sorsanız hâlâ sadece o yönetimin tarafından o yolların açılabileceğini söylüyorlardı.

Description: http://www.mimdap.org/w/wp-content/uploads/2009/02/calsmalardan.gif

O zamanların Türkiye’sinde Fatsa’daki suç oranları en alt seviyelere inmişti. Fatsalılar kendi içindeki sorunları halk mahkemesi kurarak kendileri halleder duruma gelince, adalet ve ceza için devletin kurumlarına pek gerek duymuyorlardı. Fatsa’ya yeni atan bazı kamu yöneticileri gelene kadar da suç oranı resmi makamlarca yok denecek seviyelerde seyrediyordu.

Description: D:\Documents and Settings\pc\Belgelerim\Resimlerim\afis.jpg

Kentte sükûnet hâkimken ve bir yandan kentin önemli sorunları halledilirken, hayatın dönüşümüne dair faaliyetlerin örgütlenmesinin gerekliliği olarak yurt çapından yazarların, şairlerin, gazetecilerin, akademisyenlerin, müzisyenlerin katıldığı ulusal bir şenlik düzenleniyordu. Bu Halk Kültür Şenliğine Can Yücel, Murat Belge, Şükran Ketenci gibi isimler katılıyordu. Fatsa halkı şenliğe katılımı çok yoğundu; öyle ki nüfusu yaklaşık 20 bin olan Fatsa’da şenliğe katılanlar neredeyse 30 bin kişi idi.

Devrin Genelkurmay Başkanı olan Kenan Evren Paşa dahi her demecinde Fatsa’daki radikal eylemcileri ve yönetimini suçluyordu. Kenan Evren Paşa “Askeri helikopterle dahi Fatsa’nın üzerinden geçerken güzergâh değiştirdiklerini, Ordu ile Samsun arası karayolundan seyahat edenleri ise devrimci militanların Fatsa’da kurdukları barikatla yolları keserek kimlik kontrolü yaptığını, işine gelmeyenleri şüpheli diye araçlardan indirip sorguladıklarını ve öldürdüklerini” anlatıyordu.

Ordu’da Fatsa’da; yeni bir şeyler oluyordu, Karadeniz insanı güç ilişkilerinde büyük bir dönüşüm yaşıyordu, kimileri tarafından kontrol edilemeyen bir durum ortaya çıkıyordu ve bu durum hem yerel, hem de merkezi iktidarı oldukça rahatsız ediyordu. Başkent Ankara’daki iktidar tarafından karar verildi, bir gece ansızın Fatsa’ya çok büyük bir askeri operasyon başlamıştı. Fatsa’da 1980 Temmuz’da Asker, Jandarma ve Polis ortaklaşa havadan ve karadan başlattıkları “Nokta” adlı operasyon sonucunda binlerce insan gözaltına alınıp, helikopterlerle bilinmeyen yerlere taşınıyordu. Nihayet dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ile arkadaşlarının Fatsa’da yaptıkları askeri operasyon sonucunda sorgusuz sualsiz zindanlara doldurdukları binlerce genç insan yetmemişti. Birkaç ay sonra da 12 Eylül 1980 tarihinde askeri bir darbe yaparak,ülkenin tümünde yönetime el koyuyorlardı.Artık yepyeni bir dönem başlıyordu.

1980 ASKERİ DARBESİNDEN SONRA TÜRKİYE’DA ORTAYA ÇIKAN YENİ DÖNÜŞÜMLER

12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri müdahaleyle ülke sarsılmıştır. Hiç kuşkusuz yaşanan bu askeri müdahalenin de gerek toplumsal ve siyasal, gerekse ekonomik açıdan çok önemli sonuçları olmuştur.1980 sonrasında ortaya çıkan dönüşüm, bahsedilen iki cephenin dışında yer alabilecek bir toplumsal grubun oluşmasını mümkün kılacak sosyo ekonomik ortamı yaratmıştır. Bu grup 1980 sonrası finans, medya, turizm vb. hizmet sektörü çalışanlarından oluşan yeni orta sınıftır.

12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında yaşanan değişim süreci, hızlı bir şekilde yaşanmıştır. Ekonomide ve siyasette oluşturulan liberal anlayış ve toplumun hemen her kesimine karşı geliştirilen ılımlı yaklaşımlar da bu sürecin hızlanmasında etkili olmuştur. 1980 sonrasında politik hayatta oluşturulmaya çalışılan yumuşama süreci beraberinde farklı kimlik ve görüşlerin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Önceleri 2 askeri müdahalenin de etkisiyle toplum siyasetten soğutulmuş olsa da özellikle 1990’lı yıllardan sonra giderek sivil oluşumlarda kendini daha net bir biçimde göstermiştir.

12 Eylül 1980 Darbesinden sonra, cunta yönetimi, 1982 yılında yeni Anayasa’yı kabul ettirip, aynı oylama ile Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, artık ülkenin yeni seçimlere götürülmesine karar vermiştir. Fakat askerler, bu seçimlerin sadece görünüşte serbest olmasını, ama esasta kendi görüşlerini uygulayacak bir hükümetin iktidara gelmesini istemiştir. Kurulacak yeni hükümet ile birlikte askeri yönetim sahip olduğu anayasal potansiyeli sivil bir yönetimle sürdürmeyi hedeflemiştir. Ancak bunu da sivil, seçilmiş bir iktidar eliyle yapmayı planlanmıştır. Darbe sonrasında, iktidar ve muhalefet partilerinin çoğu kapatılmış ve liderleri de siyasi yasak cezası almışlardır. Bununla birlikte ülkenin darbe sonrasındaki döneme damgasını vuran partisi -Anavatan Partisi- kurulmuştur. 12 Eylül döneminde kendisine ekonomi emanet edilmiş ve 24 Ocak Kararlarının mimarlarından olan Turgut Özal, bir parti kurarak siyasi hayatına yön vermek istemiştir. Kurduğu partiyle dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Turgut Özal, 1983 seçimlerinin de birinci Partisi olmayı ve tek başına iktidara gelmeyi başarmıştır.

Türkiye’de Batılılaşma hareketleri, Cumhuriyet’in ilanı ile yeni bir aşamaya geçmiş ve sonraki dönemlerde sürekli artan bir ivme kazanarak ve günümüz koşullarını doğurmuştur. 21. yüzyılın ilk çeyreğinin yaşandığı bugünlerde ortaya çıkan durumun oluşmasında 1950-1980 yılları arasında siyasal alanda yaşanan gelişmeler, askeri darbelerle kesintiye uğratılmış, ülkenin iç ve dış siyasette kimliksiz bir görünüm kazanmasına neden olmuştur. Bu çalışmanın da temel çıkış noktası olarak kabul edilen 12 Eylül Darbesi ve sonrasında yaşananlar, ülkenin tarihsel, siyasal ve kültürel geçmişinde ikinci cumhuriyet dönemi olarak kabul edilmiştir. Darbe sonrasında iktidara gelen Özal ve partisi ANAP, hedeflediği politikalarla ülkenin içerde ve dışarıda kendine ait bir duruş kazanmasını sağlamıştır. Özal, yaklaşık on yıllık iktidarı döneminde yaptıkları ve yapmadıkları ile bazı kesimler tarafından ciddi bir şekilde eleştirilirken bazı kesimler tarafından da ikinci Atatürk olarak nitelendirilmiştir.

Türkiye, Osmanlı devletinden miras aldığı merkez-kenar ilişkisinin -ya da çatışmasının- en somut bir şekilde görülmeye başladığı bir sürece doğru sürüklenmiştir. Merkezdeki asker-bürokrat yöneticiler ile kenardaki yönetilenler arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. Merkez sahip olduğu statükocu ve cumhuriyetin gerçek sahipleri kendileriymiş anlayışı yüzünden kenarı sürekli kendi alanından uzak tutmaya çalışmıştır. Bunu da çoğu zaman Atatürk’ün partisi olan CHP ile yapmaya çalışmıştır.

1950 sonrasındaki çok partili anlayıştan sonra CHP’nin, iktidar olamayınca merkezin konumunu, siyaseti farklı şekillerde vesayet altına alarak yapmaya çalıştığı görülmüştür. Ancak merkezin bunca gayretine rağmen kenar, merkezin alanına giderek nüfuz etmeye başlamıştır. Siyasal alanda yaşanan merkez-kenar çatışması, toplumsal alanda da yansımalarını göstermiştir. 12 Eylül askeri darbesinden sonraki süreçte siyasal alanda yaşanan bu çatışmanın farklılaştığı görülmüştür. Özellikle cumhuriyetin ilanından sonra bir devlet geleneği haline gelen batılılaşmanın devlet eliyle gerçekleştirilmesi anlayışı, kimlik değiştirmeye başlamıştır. Bu süreçte merkez-kenar ilişkisinde meydana gelen değişimler sonucunda modernleşme süreci kenarın eline geçmiştir.

1980 sonrası dönemde dünyada hızla yayılmaya başlayan ve 1990’lı yıllardan sonra Türkiye’de de etkisini göstermeye başlayan küreselleşme süreciyle birlikte toplumsal alanda hızla değişen yapılar ortaya çıkmıştır. Türkiye’de 1950’li yıllardan sonra artarak devam eden göç olayları bu sürecin oluşmasında etkili olmuştur. Özellikle kırdan kente yaşanan göçler sonrasında ortaya çıkan kır kökenli kültürel yapılar 2000’li yılların Türkiye’sinin oluşmasında oldukça etkili olmuştur. Göçler sonrasında oluşan gecekondulaşma, kentleşme, kültürel farklılaşmalar, kültürel boşluk ve arabesk kültürü, artan suç ve şiddet olayları beraberinde hızla değişen ama bunun sınırını belirleyemeyen bir toplum ortaya çıkarmıştır.

Özellikle toplumsal alanda yaşanan bu hızlı değişimlerin oluşmasında kitle iletişim araçlarındaki ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler etkili olmuştur. İnternet, cep telefonu başta olmak üzere iletişim araçlarındaki gelişmeler toplumun dünyada yaşanan değişimlerden hızlı bir şekilde haberdar olmasını sağlamıştır. Göçlerle birlikte kültürel yapıda meydana gelen gelişmelerin yanında teknoloji bağımlısı bir toplum ortaya çıkmıştır. İnternetin toplumsal yaşama olan olumlu/olumsuz etkileri özellikle genç nesil üzerinde kendini göstermiştir. İnternet aracılığıyla teknolojiye bağımlığını arttıran kitleler hayatlarını sanal bir sürece bağlı hale getirmişlerdir. İnsanlar internet sayesinde arkadaş bulmaya, evlenmeye başlamıştır. Bu da sosyalliğini yitiren asosyal bir toplumun oluşmasına, birincil ilişkilerin kaybolmasına neden olmuştur.

Oluşturulan bu yapılar sayesinde toplumlar küresel ekonomik güçlere bağımlı hale getirilmiştir. Sosyal ve kültürel alanda gösteriş ve tüketim çılgını bir toplum oluşturulmuştur. Toplum bir anlamda ‘tüketim bağımlısı’ haline getirilmiştir. Hemen her alanda kitleleri tüketime sürükleyen imkânlar sunulmuştur. Ortaya çıkan toplumsal yapıda neyi, niçin tükettiğini bilmeyen ama yalnızca tüketen kitleler ortaya çıkmıştır. İnsanlar tüketime özendirilmiş ve tüketmeyen ya da satın almayanın dışlandığı ‘ötekileştirildiği bir toplumsal yapı oluşturulmuştur.

Reklamlar aracılığıyla popüler kişiler yaratılmış ve popüler kişilerin kullandığı markalar, popüler ürünler, pazarlanma ortamı bulmuştur. Marka giyinmek ya da kullanmak bir zorunluluk haline getirilmiş, bireyselliği sağladığı iddia edilen moda, insanları bireysellikten uzaklaştırmış ve aynı markayı kullanan kitleler -sürüler- haline getirmiştir. Bu durum da dünya üzerindeki büyük sermaye sahiplerinin daha fazla kazanmasını sağlamıştır. Yaşanan göçler sonucunda ortaya çıkan gecekondu mahallelerindeki kır kökenli nüfus, bu sürecin en hızlı etkilendiği alanlardan olmuştur. Küreselleşme süreci ile birlikte kentlerdeki sınıfsal farklılıklar daha çok görülür hale gelmiştir. Ekonomik olarak sınıflar arasında farklılaşmalar giderek artmış; durumu iyi olan kesim daha da zenginleşirken alt tabakada yer alan kesim daha da yoksullaşmıştır.

Yeni yoksullar ortaya çıkmıştır. Bunun yanında küreselleşme olgusuyla bir bakıma basitleştirilen milliyetçilik olgusu mikro düzeyde yayılmaya başlamış ve heterojen bir yapıda olan Türkiye için önemli bir problem haline gelmiştir. Siyasetin, siyasetçiler aracılığıyla yaşanan bu süreci kendi ideolojilerine ya da siyasi görüşlerine alet etmeleri de oluşan kültürel farklılaşmaları da etkilemiştir. Seçimler, hem siyasetçi hem de gecekondu nüfusu için pragmatik bir görünüm kazanmıştır. Türkiye son görüntüsüyle kentlerdeki iç göçler sonucunda oluşan gecekondu mahalleleri ve kültürleri ile; ekonomik olarak bağımsız ve kendine ait bir ekonomi politikasızlığıyla, artan şiddet ve terör olayları ile son olarak da siyasetin farklı şekillerde vesayet altına alınması ile ortaya çıkan çeşitli yargısal süreçlerle uğraş(tırıl)maktadır.

AB’ye üyelik müzakerelerinde gelinen son nokta ile ülke içinde oluşturulmaya çalışılan kimliksel ve etnik çatışmalar da aslında Türkiye’nin sahip olduğu heterojen yapının gelecek yıllarda ciddi bir problem olarak yer alması gözükmektedir. Özetle Türkiye, Cumhuriyet’in ilanı ile hedeflediği muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak istiyorsa öncelikle devletin, en büyük hedefi olan Batılılaşmayı yeniden tanımlaması gerekmektedir. Böylece hala muhafazakar ve cemaatçi yapısını koruyan Türk toplumunun uyum sağlayabileceği ortak bir gelişme hedefi belirlenmelidir. Eğitim, sağlık ve ekonomi gibi ülkenin gelişmesinde önemli yer teşkil eden kurumların uzun dönemli planlarla siyaset üstü bir görünüm kazanması sağlanmalıdır.

Böylece sahip olduğu genç ve dinamik nüfusu ile ciddi ve planlı büyüme hedefleri belirlenirse yakın gelecekte ülke kendini ispat edebilecek bir seviyeye gelmiş olacaktır. 1980 sonrasında yaşanan göçler ve değişimler, 2000’li yılların ilk çeyreğinin yaşandığı bugünlerde ülkenin toplumsal yapısının oluşmasında etkili olmuştur. Dünyada yaşanan değişimler, aynı anda Türkiye’de de görülmektedir. Böylelikle toplumsal yaşamda hızla değişen bir durum yaşanırken; be değişimin olumlu/olumsuz etkileri görülmüştür. Gelişen teknoloji ve kitle iletişim araçları aracılığıyla toplumsal bağlamda bireylerin, teknolojiye bağımlı hale geldiği bir sonuç ortaya çıkmıştır.

2006 YILINDA SAMSUN TRABZON YOLUNUN 9 SAAT KESİLDİĞİ “FINDIK MİTİNGİ”

1970 yılı fındık mitinginden sonra ikinci büyük miting 30 Temmuz 2006 yılında gerçekleşmişti. Fiskobirliğin finansman temininde yaşadığı güçlüklerden dolayı 11 aydır ürün bedellerini alamayışları, serbest piyasada fındık fiyatlarının beklenmeyen seviyelere inmesine sebep olmuştu. Bu gibi durumlarda fındığa yapılması gerekli müdahalelerin ilgililerce gerçekleştirilmemesi, üreticinin sahipsizlik hissine kapılmasına vesile olmuştu.Fındığa sahip çıkmanın aynı zamanda ülke çıkarlarına sahip çıkmak olduğu bilinciyle hareket eden Karadeniz’lifındık üreticileri, Türkiye Ziraat Odalar Birliği'nin öncülüğünde yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı bir miting organize etmişlerdi.Miting saat 11’de Cumhuriyet meydanında başlamıştı. “Efendiydik köle olduk”,” Biz ağlarken gülenlerden hesap soracağız.”,” Öldük ama kefenimiz yok” “Fiskobirlik oldu fiyaskobirlik “ gibi sloganların yazıldığı pankartların açıldığı miting renkli görüntülere sahne olmuştu.

SAMSUN TRABZON KARAYOLU TRAFİĞE KAPATILIYOR

Yaklaşık 2 saat süren Karadeniz Fındık Mitinginde, TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar'ın konuştuğu sırada kalabalık bir grup Ordu-Samsun karayoluna akmaya başlamıştı. Saat 13.00 sıralarında yolu kapatan vatandaşlar hiçbir aracın geçmesine izin vermemişti. TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar'ın konuşmasını bitirmesi ve kalabalık bir grubun yolu kestiği haberleri üzerine miting alanında bulunan diğer kalabalığın da karayoluna akmasına sebep olmuştu. Saat 13.00'te başlayan yol kesme eyleminde vatandaşlar davul-zurna eşliğinde oyun ve horonlar oynayarak zaman geçirmişlerdi. Eylemin saatlerce sürmesi üzerine Ordu Emniyet Müdürü Rıdvan Güler, arkasından İl Jandarma Komutanı Albay Nevzat Yıldız eylemi bitirmeleri için vatandaşları ikna etmeye çalışmışlar, ancak başarılı olamamışlardı. Bu sırada alana gelen CHP Ordu Milletvekili Sami Tandoğdu da vatandaşları ikna edememişti. Bu sırada polis ile vatandaşlar arasında çıkan arbedede 38 kişi gözaltına alınmıştı. Arbede sırasında bir grup Ordu Emniyet Müdürü Rıdvan Güler'in gömleği yırtılmıştı.

YASADIŞI GRUPLAR, EYLEMİ

MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.