Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı
Onur  YILMAZ

Onur YILMAZ

SERSEM KOCANIN KURNAZ KARISI

Geçtiğimiz hafta Ordu Devlet Tiyatrosu’nda Haldun Taner’in başyapıt eserlerinden Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyununu seyre gittik. Üniversite yıllarında Ankara’da izlediğim oyunu bu defa Erzurum Devlet Tiyatrosu ekibinden “yeniden” izleme fırsatı buldum. Erzurum DT ekibi, oyunu seyirciden aldığı enerjiyle keyifli bir şekilde sahneledi. Gururlanarak söylemek gerekirse, turne bölgesi olan şehrimizin tiyatroya olan ilgisi hayli yüksek. Bunu gözleme dayalı olarak söylemiyorum, istatistikler de bu durumu ortaya koyuyor. Nitekim geçtiğimiz yıl (2016 TÜİK verilerine göre) tiyatroya en çok gidilen şehir Ordu olarak bilinmektedir.

            Ekibin performansını bir eleştirmen gözüyle değerlendirmemin imkânı yok elbet. Ancak seyirciyle etkileşimin yanı sıra oyunun vermek istediği mesajların birçoğunda tiyatroyu, tiyatrocuyu ilgilendiren kısımlar var. Bu bakımdan gerçek bir tiyatrocu için mesajları repliklerden “özümseyerek” aldığınızda karşı tarafa da aynı şekilde yansıtırsınız. Reşat Nuri’nin aktör psikolojisini detaylandırdığı makalelerinde[*] “rolü anlamak” olarak açıkladığı kısımlar tam da buraya denk gelmektedir (Yavuz, 1976: 27). Oyunu kısaca tanıtmak gerekirse Devlet Tiyatroları afişlerinde şöyle yazmaktadır:

            “Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosunun yaşadığı kimlik sorununa komik bir dille çözüm önerisi aranmaktadır. Gerçekle oyunun iç içe geçtiği 'oyun içinde oyun' kurgusuyla ilerleyen oyunda; Moliere'in 'George Dandini' piyesini üç farklı yorumla sahnelemeye çalışan bir kumpanya çıkar karşımıza. Thomas Fasülyeciyan öncülüğünde kurulan bir tiyatro topluluğu İstanbul'da yaşadığı birtakım sıkıntılardan dolayı Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa'nın desteğini almak üzere Bursa şehrine gelir. Ahmet Vefik Paşa tiyatrocuları büyük bir sevinçle karşılar, bir tiyatro binası kurup hepsini maaşa bağlar. Batı tarzı tiyatro formunu önemseyen Thomas Fasülyeciyan ile tülûat tiyatrosu ustası Küçük İsmail Efendi arasındaki tatlı çatışmadan doğan komik öğelerle bezeli oyun, tiyatromuzun geçmişte yaşadığı sıkıntıları tarihsel bir süreç içerisinde seyirciye aktarır.”

            Batı’yı anlamlandırmaya çalıştığımız günlerden (Tanzimat’tan) bu günlere, toplumumuzun yaşadığı Doğu-Batı çatışmasında ne kadar yol alındı ölçmek haddime değil ancak tiyatroda kat edilen mesafe –en azından- Ahmet Vefik Paşa’nın işaret ettiği seviyelerde. Ahmet Vefik Paşa, Türk tiyatrosunun Batı tiyatrosuyla tanıştığı ilk zamanlarda toplumumuzun yaşayacağı (dil, üslup vb.) sorunlara karşılık birçok oyunu “adapte” ederek bu sorunu çözmeye çalışmıştır. Üç perde boyu, üç ayrı üslup içinde gördüğümüz oyunun ilk şekli Batı usulüne göre sunulur. Bu perdede –hâliyle- seyirci oyundan kopmaya başlar.  İkinci perdede Ahmet Vefik Paşa’nın işe karışması ile oyun Fenerli Rumlar ortamına uygulanır. Üçüncü perdede ise Küçük İsmail tarafından tulûat oyunu hâline getirilir. İlk perdede doğrudan Moliere’in verdiği şekille sahnelenen oyunda seyirci oyundan kopmaya başlasa da, kendimizi bulduğumuz ikinci ve üçüncü perdelerde oyuna yeniden tutunuruz. Toplum olarak kendimizden bir şeyler bulduğumuzu anlamlandırmamız, içselleştirmemiz daha kolay gerçekleşiyor. Tiyatroda da bu sıkıntıların yaşandığı zamanlardan bugüne çok mesafeler kat ettiğimizi düşünüyorum. Sanatın klasik sorunlarını bir kenara bırakırsak, yetiştirdiğimiz onlarca usta tiyatrocudan, eleştirmene; teknik yapıdan, toplumsal ilgiye kadar alınan bu mesafeyi görebiliriz. Soyut düşünmeye de gerek yok, Erzurum DT oyuncularının performansı bu gelişimi apaçık gözler önüne seriyor zaten. Tıpkı Ahmet Vefik Paşa’nın repliklerde dediği gibi; “Biz elimizdeki imkânlarla bu kadarını başarabildik. Bizden sonrakiler daha ileriye taşıyacaktır.” İzlediğimiz oyunun son repliği tiyatrocunun kendi dünyasında sahneyi nasıl gördüğünü de yansıtıyor:

            “Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. (…) Birazdan teatro bomboş kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Hıranuş`la Virjinya`nın bir diyalogu eski kostümlerin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yokuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz, fısıldaşır dururlar sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır.”

            Yaşam var olduğu sürece tiyatro da var olacak ve tiyatro, yaşamımızdaki çatışmaları, sorunları kendince yansıtarak bizlere (seyircilere) ayna olmaya devam edecek. Hayat kaldığı yerden devam ediyor.

             ***
            Perde!

 

[*] Kemal Yavuz, Reşat Nuri Güntekin’in Tiyatroyla İlgili Makaleleri, KTB Yayınları, Ankara, 1976.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.