Whatsapp
0541 452 0 452Whatsapp İhbar Hattı

ORDULU GAZİLER BÜYÜK TAARRUZU ANLATIYOR

ORDULU GAZİLER BÜYÜK TAARRUZU ANLATIYOR

 

            Sıtkı Çebi’nin röportajından                                    

 

            BÜYÜK TAARRUZ VE GAZİLERİMİZ

          30 Ağustos 1922’de ise Dumlupınar’da Yunan ordusu ile Türk ordusu arasında Başkomutanlık Meydan Mu­harebesi oldu. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Türk ordusu karşısında mağlup olan Yunan ordusu batı yönünde kaçmaya başladı. Mustafa Kemal, Türk ordusunun bu zaferi üzerine Yunanlıların ülkeden tamamen atılması için orduya “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir İleri!” emrini verdi.9 Eylül’de Yunanlılar, İzmir’den atılırken son Yu­nan kalıntıları ise 18 Eylül’de Kapıdağ Yarıma­dası’ndan atıldı. Türk ordusu, 18 Eylül’den itibaren Marmara’ya yönelince; İngilizler ile karşı karşıya geldi. İngiliz­ler bu durum karşısında TBMM’ye ateşkes tekli­finde bulundular. İngilizler Türk ordusu Mar­mara’ya girdiği takdirde Türk ordusuna karşı sava­şabilecekle­rini bildirdiler. SSCB kozunu İngilizlere karşı çok iyi kullanan Mustafa Kemal ise Doğu Rumeli, Yu­nanlılar tarafından boşaltılmadığı tak­dirde Türk ordusunun savaşa devam edeceğini bildirdi. İngi­lizler, Yunanlıların Doğu Rumeli’yi boşaltması şartını kabul ederek mütareke yapılma­sın istediler.

          Büyük Taarruzun Önemi:  1-Yunanlılar Anadolu’dan atıldı. 2-TBMM eşit devletler konumuna geldi. 3-İngilizler ile Türk ordusunun savaşma ihtimali oluştu. 4-Mudanya Mütarekesine zemin oluştu. 5- Yunan başkomutanı esir alındı.

 ****

       Büyük taarruza bizzat katılan Ordulular da vardı. Bu Ordulularla rahmetli tarihçi yazar Sıtkı Çebi 1936 yılında röportajlar yaptı. Bugünden itibaren o röportajları 30 Ağustos Zafer Bayramı’na kadar yayınlamaya karar verdik. İstiklal Savaşı’na katılmış, 7 Ordulu gazinin anılarına bugün Ali Topuz’la başlıyoruz:

       Topuz Ali / Askerlikteki künyem, Trabzon vilayetinin Ordu kazasının Selimiye Mahallesinden Müezzinoğullarından Salih oğlu 308 tevellütlü(doğumlu)  Ali Yücel (Topuz Ali)... Emsallerimden iki sene sonra ve seferberliğin ilanı üzerine askere çağrıldım. Giresun’daki 94. alaya sevk edilmiştim. Kalede talimlere başladık. Ordulu arkadaşlarımdan Müezzinoğlu Ali, Kapıcıoğlu Ali Çavuş, bölük emini merhum eski katibi Adli Remzi (Yurt) efendiler bir arada idik. Giresun'da bir buçuk ay kadar kaldıktan sonra 9-10 günlüğüne alayımızla Ordu’ya hareket edip yine Giresun'a döndük. Kısa bir müddet sonra acemi erler meyanına beni de geri bırakıp alayımız Erzurum’a hareket eyledi.  Bizler yine kalede talimlere devam ederken 1330 yılının karakış ayının 5. günü 64 arkadaşla birlikte bizi de Erzurum’a doğru yola çıkardılar. Karahisar üzerinden Seyhan, Kelkit, Bayburt, Kop Dağı yolu ile Erzurum’a vardık

      Şehre vardığımızda alayımızın Köprü Köyü’nde olduğunu öğrendik. Bir gece kaldıktan sonra alayımıza iltihak eylemek üzere ertesi gün Erzurum’dan hareket eyledik. Şiddetli bir kış vardı. Üzerimizde aba-zıpka, ayağımızda çarık ve çapula vardı. Bir de battaniyemiz vardı. Sivişli tabya yanında biraz istirahat ettikten sonra dereboyu geçidine vardık. Adam boyu kar vardı buralarda. Pasin Ovası’na indiğimiz vakit, ayağım donmaya başlamış, çapulam bir cendere gibi sıkmaya başlamıştı. Güç bela ayağımdaki ağrılara katlanarak Hasakale'ye vardım. Orada mevkii zabiti hepimizi teker teker muayene etti.

                                                  Kop dağını yürüyerek aştım

         Hasankale cepheden gelen yaralılarla dolup taşıyor. Hanlarda, kışlalarda yatacak değil, oturacak yer bile bulunmuyordu. On misli düşmanla çarpışan ve onları süngü hücumları ile geri püskürten arkadaşlarımızın hikayelerini orada duydukça hepimizde cepheye gitmek için bir heyecan vardı. Hâsankale'de bir gece kaldık. Ertesi günü sağlam arkadaşlarımı cepheye sevkettiler ve ayağımı gören bir binbaşı doktorun: "Evlat, sen bu bacakla kendini güç taşıyorsun, nerede kaldı cephede vazife göreceksin, haydi bakalım, sana altı ay tebdili hava veriyorum, dön memleketine" sözleri sonunda 900 yaralı ile birlikte ve Altınyurt’tan arkadaşım Muzir oğlu Dursun’la tekrar Erzurum’a doğru yola çıktım. Erzurum’da hastaneler tıklım tıklım dolu idi. Donan parmaklarımı ve şişen ayak bileğimi şöyle bir yokladılar ve geri dönmemi emreylediler. O yolları nasıl yürüdüm, Aşkale'ye nasıl vardım, Kop dağını birbirimizin omuzuna dayanarak nasıl aşarak Bayburt’a geldim. Şimdi bile hayret ederim. Açlık, kar, fırtına iflahımızı kesmiş, fakat nihayet sığınacak bir yere varabilmiştim. Bayburt’ta bir hana girdik, Dursun’la. Biz girerken handa hemen hiç kimse olmadığı için, bir peykenin üzerine kıvrılıp yattık. Sabahleyin gözümü açtım, ne göreyim; han tıklım tıklım dolmuş, birbirinin üzerine yığılan bir kalabalığın uğultusu ortalığı sarmıştı. O ara, tanıdık bir sesin: "Yahu, 5 kuruş vereyim, ne olur bana şöyle oturacak bir yer bul" diye hancıya yalvardığını duyunca, yerimden doğruldum, Baktım Teyneli köyünden Molla Ömer oğlu Selim ağa idi. Hemen yanıma çağırdım, güç bela yanıma yerleştikten sonra dertleşmeye başladık.

           Bayburt’ta çok kalmadım, Muziroğlu Dursun’dan ayrılıp tek başıma yola koyuldum. Biraz ilerde Kuylu köyünden Meloğlu Ahmet Çavuş’u bulunca dünyalar benim oldu sanki. Ahmet Çavuş Erzurum’dan ilerde yaralanmıştı. Göğsünden giren bir kurşun içerde kalmış sağ eli de parçalanmıştı. Heybetli bir adamdı Ahmet Çavuş. Göğsündeki deliği bir bez parçası ile tıkamıştı. Göğsü üzeri tamamen kanla örtüldüğü halde yarasına ehemmiyet vermeden, benimle yola koyuldu. Başka ne yapabilirdi ki... Yollarda akın akın yaralı kafileleri vardı. Hastanelerde böyle yaralılar, seve seve yerlerini daha ağırlarına terk etmiş memlekette tedavi, görmek üzere geriye dönmüşlerdi.

                              16 gün 16 gece baygın yatmışım

       Torul yakınına kadar gelmiş, kestirme olsun diye Harşit ırmağı vadisinden geçmek istemiştik. Yolda sık sık duruyor, bir saatlik yolu belki beş saatte alıyorduk. Yine böyle otura kalka ilerlerken, yol kenarındaki taştan harap bir kulübede mola verdik. Fakat, keşke içeriye girmez olsaydık. Zira, burada iki hemşerimize daha rastlamış, onların yürekler acısı halini görünce kendi acımızı unutmuştuk. Kovancı'dan İsmailoğlu Mehmet ile aynı köyde Karavelioğlu Ali adındaki bu arkadaşlarımızdan Mehmet çoktan rahmete kavuşmuş, Ali ise can çekişiriyordu. Ali’ye yardım ettik hemen. Güçbela gözlerini açan zavallı Ali beni tanıdı, yüzü güldü ve hiç birşey diyemeden öldü. Ağladık başlarında. Ahmet Çavuşun ağrıyan yarasını bir an evvel dindirmek için mecburen, iki zavallı şehidi oldukları yere bırakarak tekrar yola çıktık.

                Irmağın kenarında bir hana vardık. Aldığımız biraz yağ ve yumurta ile açlığımızı ilk defa esaslı olarak giderdik. Handa halimizi gören bir ihtiyar: "Gelin evlatlarım, sizi köye götüreyim, orada biraz dinlenirsiniz "diyerek önümüze düştü. Yan taraftaki bir sırta doğrıı yürüdük ve bir müddet sonra köye girdik. İhtiyar bizi evine aldı. O gece yattık, ertesi günü yaralarımızı sardılar. İhtiyar bir nine bize elinden gelen yardımı yaptı fakat ben yolda tifoya yakalanmışım. Farkında değildim. Köyde kaldığımızın ikinci günü kendimden geçmiş, tam 16 gün, 16 gece etrafından bihaber baygın yatmışım.

              Hastalığım esnasında zavallı Ahmet Çavuş göğsünden akan kanlar içinde Tanrının rahmetine kavuşmuş, bütün köy halkı onu ağlayarak köy camiinin yanına gömmüşler. Gözümü açtığım bir gündü, baktım yanı başım boş, Ahmet Çavuş yok. Bize evladı gibi bakan nene kenarda ağlıyor, ihtiyar Mehmet dayı iç çekiyor, sordum: "Ahmet Çavuş nerede dayı?"  Bir feryattır koptu evde. O zaman dayanamadım, "Ahmet Çavuş öldükten sonra ben niye yaşarım" diyerek yerimden kalkmak istedim. Zorla yatırdılar üzerimdeki kilimi bastırdılar.

                 Bu köyün ismini bugün hâla bilmiyorum ama nerede olduğunu bugün gitsem bulurum. Allah canımı almayı biraz daha geciktirirse inşallah birgün Harşit ırmağı boyunca gidecek, Harşit manastırından biraz ilerde bir sırt üzerindeki o köyü bulacağım..."

         İki evladı şehit düşen ana-baba

 

         (ALİ TOPUZ'un anıları devam ediyor)

         Bana ve şehit Ahmet Çavuşa evlâtlarından daha iyi bakan Mehmet Dayı ile ihtiyar ninenin yerleri cennet olsun. Ağır ağır iyi oluyordum. Ayağım tehlikeli olmaktan çıkmıştı. Ninenin lapaları beni kurtarmıştı fakat kalkıp gitmeme razı olmuyorlardı. Tifodan çok halsiz düşmüştüm. Hele biraz daha kendine gel diyerek yerimden bile kalkmamı istemeyen Mehmet Dayı ile nine, beni cephede şehit düşen iki oğlunun yerine koymuşlardı ama onların fakir hallerine üzülüyor, süt bulmak için 70 yaşındaki Mehmet Dayı’nın saatlerce uzaktaki köylere gidip gelişi karşısında içim içimi yiyordu. Arada sırada gurbette evimi özlüyor, o günlerde alıp yürüyen bir Çarşamba türküsünü yanık yanık çağırıyordum. Eh sesim de fena değildi hani: Alaçamdır yolumuz/Yaralıdır kolumuz / Deli Mehmedi vurdular /Nolacaktır halimiz.

         Ben böyle yanık yanık türkü mızıldanırken bütün ev halkı ağlar, köylüler pencerelere üşüşürdü. Ninem: -Söyle, Alim söyle diyerek hem yalvarır ve hem de benimle birlikte ağlardı.

Yağmur yağar içim gibi/ Burma bıyık sicim gibi/ Ağla benim dertli ninem/Anam ile bacım gibi... Sarıkamış’ta kaybolan emmim oğlu Veysel çok severdi bu türküyü.

 Yağmur yağar ismi tutar/ Beylik martin pas mı tutar/Ağla benim dertli ninem/ El kızıdır yas mı tutar…

 

* *

          Böyle türkü mırıldandığım günlerden birinde idi. Köye iki yabancının geldiğini söylediler. Bir yaralı arıyorlarmış dedi, ninem. Sanki güneş doğdu başıma. Az sonra kapıdan içeri Kocabaşın Mahmut’la Levent oğullarından şimdi ismini hatırlayamadığım biri girince sevinçten nasıl ağladım, nasıl sarıldım onlara... Bırak, evlat söylemesi değil, hatırlaması bile yüreğimi parçalıyor. Meğer bunlar Parlioğlu Molla’nın Ali’yi arıyorlarmış. Gezmedikleri yer bırakmamışlar. Köyde bir yaralı hasta olduğunu haber alınca belki aradığımız buradadır diyerek kalkıp gelmişler. Mahmut’a, Ali’yi görmediğimi söyledim. Kim bilir belki o da yolda can veren yaralılar arasında kalmıştı. Mahmut dedi ki: "Biz Ali’yi bulmaktan ümidimizi kestik. Bugün hemen Ordu’ya döneceğiz. 4 günde kasabaya varırız. Senin durumunu evdekilere anlatırız, nihayet 8 gün sonra sende kurtulursun."

            Ayrıldılar o gün köyden. Artık bana günleri saymak düşmüştü. Bir, iki, dört, beş... Sekiz gün geçti. Ne gelen var ne giden. Yine gurbet elde, iki ihtiyarın sırtında bir yük gibi kalmıştım anlaşılan. Sekizinci günün akşamında başladım yine türkü söylemeye ama bu sefer çok dokunaklı mırıldanıyordum. Bir ara, Mehmet Dayı birden ocağın başından fırladı yanıma geldi: "Ne Ağlıyorsun be evlat" dedi. "Sizde öküz beslemezler mi? Beslenen öküzü işe koşmazlar mı? Sen gitmek istiyorsun ama bakalım ben seni bu kadar baktıktan sonra bırakacak mıyım? Kendi başına mısın yoksa?" diyerek gönlümü aldı, sırtımı okşadı.

 

                            Ordu'dan tekrar sevk edildim

        Ninem de: “Belki Harşit’ten geçememişlerdir, ırmak bu aylarda kolayca geçit vermez, hele biraz daha sabret” deyip ümitlerimi artırınca sustum. Hakikaten de öyle olmuş. Dayımla küçük kardeşim Kazım Harşit ırmağı kıyısında kalmışlar. Ertesi günü akşama doğru köyün köpekleri havlamaya başlayınca yüreğim tekrar burkuldu. Evin ufak yetimi koşarak içeri girip: “Nene, nene, köye bir adamla bir çocuk geliyor” diye bağırınca sevinçten dilim tutuldu, boğazıma bir şey yumruk olup tıkandı. Az sonra kapıdan dayımın sesini duydum: “Ana burada Ali isminde bir yarlı var mı?” demeye kalmadı, hasta bacaklarımla  nasıl fırladım yataktan nasıl kapıya koşup “Buradayım dayı...” diye bağırdım, anlatamam… 
            Mehmet dayı, onları da fakirhanesine misafir etti. Birkaç gün bir arada kaldıktan sonra, haftalarca benimle uğraşan, hastalığımı bin bir güçlükler içinde iyi eden ihtiyarların elini öpüp, dualarını alarak yaşlı gözlerle köyden ayrıldık. Dayım, beni sırtına almıştı. Düz yerlerde kâh yürüyor, kâh koluna dayanıyordum. Irmak boyu inmeye başladık. Yolda rastladığımız bir kadın, atını bana verdi, kendisi yayan yürüdü. Bu asker hatunun hareketini de ölünceye kadar unutamayacağım.
Nihayet Tirebolu'ya, vardık. Orada dayımın tanıdığı polis Rıfat Efendi adında biri bizi bir kayığa bindirdi, fakat yolda yakalandığımız bir fırtına fazla ilerlememize mani oluyordu. Aksu Irmağı kenarında sahile baştankara girdik. Yürüyerek ta... Bulancak'a vardık. Erik limanı civarında şiddetli bir yağmura tutulunca, dayım elindeki şemsiyesini bana verdi “Sen ağır ağır ilerle. Biz önden gidip sana bir vasıta bulalım” dedi. O ara Acemin Muharrem'e rastladım. Atıyla bir yolcu taşıyordu Bulancak’a. Dayım kendisini yolda görmüş ve tembih eylemişti. Dönüşte beni aldı atına bindirdi, Ebulhayır'a kadar geldik. O arada Muharrem'den ayrıldım, otura kalka yürüyerek gece vakti eve kavuştum. 
             Ordu'da 3-4 ay kaldım. 331 yılında idik.. Şubenin yeniden daveti üzerine Niksar'daki talimgâha sevk edildim. Oradan tekrar eski birliğim olan 94 alayın mensubu olarak ikinci defa Erzurum'a yollandım. Kars kapı mevkiinin dışında, Palandöken dağlarının eteğindeki talimgâhta talimlere başladık. 
            Bir gün gönüllü jandarma istendiği haberi üzerine ben de gönüllüler arasına katıldım. 1800 kişi kadardık. Merasimle Palandöken'e kadar yürüdük. Birkaç gün sonra Hınıs ovasına vardık. Orada bizi, konaklamış olan iki fırkaya taksim ettiler. Selimiye Mahallesi’nden kör Dursun'la bir arada idik. İkimiz de 7. Alayın 3. Taburunun 9. Bölüğüne girdik. Alayımız Hınıs ovasından hareket ederek Bitlis üzerinden Elcezire'ye vardık. Elcezire'de tulumla yüzdürülen büyük sallara binerek Dicle'den aşağı gitmeye başladık.

                      Yeniden yaralandım

         2 hafta kadar sallar üzerinde yol aldıktan sonra Samara’da karaya çıktık. Oradan da trenlere binip Bağdat istasyonu civarına vardık. Orada da durmadık çok. Ertesi günü yürüyüş kolunda Selman’ı Pak Kalesi denen mevkiye geldik ve mevzi aldık.  Çölde ilk defa teyyareyi (uçak) burada gördüm. Üzerimize kâşif için gelen düşman teyyaresini bir ağır makinelimiz yere düşürdü ve içindeki zabiti esir ettik. Teyyarenin düşüşü hepimizi sevindirmiş epeyce de eğlenceli olmuştu. İngiliz teyyaresini düşürdükten sonra o gece hemen yola koyulduk. Nehir kenarında Aziziye mevki yanına sabaha karşı varıp istirahate çekildik fakat nehirin söğütlükle kaplı bir yerinde düşman gambotu varmış. Bizi gün ışıyınca gören bu gambot, derhal ateşe başladı. Öyle şiddetli bir ateşle karşılaşmıştık ki, ortalık birden karıştı. Mermiler yağmur gibi yere döküldü. Bir ara kuvvetli birisi tarafından itiliyormuş gibi oldum ve yere yıkıldım. Sağ bacağım sanki kopmuştu. Baktım kan içinde kalmışım. Bir misket sağ baldırımı delip geçmişti. Güç bela yerimden kalkabildim ve kaçırılmış olan gambotun arkasından tekrar toplanan bölüğüme geldim. Bir sıhhiye onbaşısı beni doktora götürdü. Yaramı dikkatlice muayene eden doktor bir teskere yazarak hastaneye gitmemi söyledi. O zaman tepem attı. Hastanede yatmaya huyluydum. Öteden beri hastaların yanına sokulamazdım, bu bende bir hastalık gibiydi. Sıhhiyeyi savuşturup bölüğüme döndüm. 
               Fakat bölük kumandanımız Trabzonlu Kemal Bey isminde babayiğit bir zabitimiz vardı ki, hepimiz ondan korkardık. Deli dolu bir adamdı. Benim geri geldiğimi görünce sordu, bende anlattım. Kemal efendi yeniden ısrar etti. Gitmem diye dayatınca da “Bana bak Ali, madem ki inadın tuttu, acıdan gebersen de ölsen de seni bir daha hastaneye göndermem. Ona göre aklını başına topla” dedi. Bölükten, arkadaşlarımdan ayrılmayacağım diyerek kendisine cevap verdim. 
             Yaramı bölükte arkadaşlar yeniden sarmışlardı. Pek acı duymuyordum. Ağrı mağrı yoktu. Fakat birkaç gün sonra bulunduğumuz mevzileri su basıp Küçük Felahi denen mevkiye kadar zoraki bir yürüyüş yaptığımız zaman çok acı duydum. Kut-ül Ammere'yi alayımız kuşatmış, bizim tabura da yardıma gelecek kuvvetleri uzakta karşılamak vazifesi verilmişti. Bir gün imdat kuvvetlerinin ırmağın karşı yakasındaki birliklerimizle muharebeye tutuştuğu haberi geldi ve bizler de derhal  karşıya geçerek Sin tepesi yanında onlara hücum ettik. Tepenin etekleri şehitlerimizle dolmuştu. Arkadaşlarımızın bu hali bize çok dokunmuştu. Bölük kumandanımız Murteza Efendi bu vaziyete daha fazla tahammül edemeyerek, gözlerinden yaşlar boşanarak “Allah'ını seven arkamdan gelsin” diye mevziden fırladı. Durur muyuz? Zaten bu anı bekliyorduk.

                         Süngüme takılan gâvur

Murtaza efendi önde takım zabitimiz hemen yanı başımda idi. Bizim takımla Murtaza efendiyi takip ettik. Acı macı aklıma bile gelmiyordu. Esasen ilk yaralandığım gün üzerinden epey geçmiş, yaram iyileşmeye yüz tutmuştu. Düşmanın ilk mevzilerini aşıp gerideki esas siperlerine Allah Allah sedalarıyla daldık ve bu siperleri de atlayıp düşmanın arkasına geçtik. Bu öyle bir durum idi ki, anlatılması güç... Arkamızdan bölükler gelmiş fakat ikinci siperlerin önünde şiddetli bir ateşle karşılaşarak biraz duraklamışlardı. Biz ise bir takım kadardık, kuvvetle düşmanın birkaç metre arkasında kalmıştık. Düşman siperlerinde saklanır vaziyette olduğu için onlara doğru dürüst ateş de edemiyorduk. El bombalarımızı daha önce kullanmıştık. Bir ara Murtaza efendinin yerden koca koca taşları alıp düşman siperlerine savurduğunu gördük. Derhal bizde onun gibi elimize ne geçerse düşmana atmaya başladık. Bu hareketimiz düşmanda ani bir şaşkınlık yaratmış olmalı ki ateşlerini hafiflettiler ve hatta bir kısmı mevzilerinden çıkıp gerideki sırta doğru kaçmaya başladılar. Karşıdan da diğer bölükler yeniden süngülerine davranınca cephe bozuldu ve o gün düşmanı perişan eyledik. 
             Bizim taşlı kiremitli hücumumuz fırkada nam saldı, bölüğümüz ve takımımız taktir edildi. İlk süngü harbini orada yapmıştım ve ilk defa bir düşman askerini bu savaşta süngüme takmıştım. Hadise şöyle olmuştu. Kaçan düşmanın arkasından ben takımımla tekrar ileriye doğru koşmuş, bir mevziye dalmıştım. Baktım siperde kimseler yok, geriye doğru uzanan hendeklerle birbirine bağlı bulunan siperde köşe başlarından gelecek herhangi bir saldırmaya karşı dikkatle ve tek başıma ilerlerken bir dirsekte karşıma aniden bir düşman askeri çıkmıştı. Tabii o anda düşmanın nasıl vaziyette olduğunu anlayamazdık. Meğer düşman askeri korkudan buraya sığınmış ve yere çökmüştü. Aniden karşıma çıkınca birden yerinden fırladı, fakat o anda da süngümü göğsüne sokuverdim. Hıhhh diye garip bir ses çıkardı ve dünyasını değiştirdi. Düşman askerinin gözleri yumurta kadar büyümüştü korkusundan. Zaten beni o kılık ve tavırda  gören ister istemez korkardı.
            Sin tepesindeki galibiyetimizden sonra düşmana pek yardım gelmez olmuş, Kütül Ammare'nin sonu da yaklaşmıştı. O günlerde gerçi bir gambot bir gece yanımızdan geçmeye muvaffak olmuştu amma, Makas kalede mevzi alan alayımızın diğer taburu bu gambotu kıyıya çivileyerek içindeki erzakları ve cephaneyi tamamen eline geçirmişti…

 



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?