Ordu
DOLAR18.8141
EURO20.5346
ALTIN1156.3

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (11)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (11)
Abone ol

Dünden devam

1937 DE VALA NURETTİN’E GÖRE ORDU’DA HASTALAR KÖYLERDEN TABUTLA NAKLEDİLİYORDU. 

19 Nisan 1937 Tarihli Haber Gazetesi 3. Sayfada Vala Nurettin’in “Benim Görüşüm” adlı köşesinde “Hastalar Tabutla Nakledilmeyecek” başlıklı bir makalesi neşredilmişti. Mezkûr gazetede Vali Bekir Baran’ın görev yaptığı yıllarda Ordu’da yaşanan sağlık sorunları için Vala Nurettin köşesinde şu şekilde ifade etmişti:

“—Bu harap memlekette yapılması lazım o kadar çok işler var ki… Hangisinden başlanması lazım geldiğini insan şaşırıyor. Cehaletle mücadele, hastalık işleri, yolsuzluk… Bunların hepsine birden el atmağa kudret yok. Birer birer yapacaksak hangisinden işe girişmeli? Nasıl bir sıraya koymalı?

Köylere doğru gittiğimiz sırada, Ordu Valisi Bay Bekir Baran’a bunu sordum. Bu zat memleketi iyi anladığına kati kanaat ettiğim cidden yüksek kabiliyetli tam manasıyla idealist bir münevverimizdir. Vali Kanaatlarının muhassalasını şöyle bildirdi:

— Evvelâ yol, sonra sıhhat, sonra mektep. Köyler bakımından, ehemmiyet silsilesi böyle olmak lazımdır. Çünkü yol yapılınca sıhhi imdat da mümkün olur; üç beş köyün arasına müşterek bir mektep yapmak da…

Filhakika, diğer bir yazımda bahsettiğim gibi, Vali Bekir Baran, köy muhtarlarını, ileri gelenlerini, aklı erenlerini, bir araya topladığı zaman ilk önce “Yol Birliği”ni kurdu… Ondan sonra da “Sağlık Birliği’ni”... Daha mufassal tabirle “sağlık bekleme odaları”…Yol birliği işinde olduğu gibi, bunlardan da. Ordu vilâyeti hudutları içinde, dokuz tane kurulacak:

Fikir ve teşebbüs, Vali Bekir Baran'a aittir. Diğer vilâyetlerimizde bunun aynen tatbik edilmesini dilememek elden gelmiyor, Bakınız ne mükemmel bir iş… Vali köylülere verdiği nutukta şu feci hakikati bildirdi: ”Ordu Vilayeti dahilinde olduğu kadar hiçbir yerde bu derece çok hastaya rast gelmedim. Halkın yüzde yetmişi tropika cinsinden malaryaya (sıtma) musap olmakla kalmıyor; aynı zamanda başka hastalıklar da vardır. Köylerden kasabalara hasta nakliyatı tabutla yapılıyor.

Bir hususi muhavere (görüşme) esnasında Vali Bekir Baran şunu da anlatmıştı:

“Bir köylü kadın, rastladığı bir doktora, hasta evladına bedava bakması için yalvarmış.  Doktor, cılız yavrunun yanına sokulduğu vakit onun cidden berbat bir vaziyette olduğunu, fakat ham bir ahlatı kemirdiğini görmüş. Kızarak:

— Behey kadın!  demiş, bu ne hal böyle? ilâç vereyim diye beni çağırdın, Fakat en muzır şey olan bu kötü meyveyi hastanın yemesine neden göz yumuyorsun? Kadının gözleri yaşarmış.

-Ah Evlat… Mısır unumuz bile kalmadı… Başka yiyecek bir şey Bile kalmadı. Başka yiyecek bir şey yok.. Ne yapayım? Bununla da karnını doyurmasa ölecek!”                                                                                           Bu sahici vakayı anlattıktan sonra, Vali Baran, sıhhat, gıda ve fukaralık işinin birbiriyle ne kadar bağlı olduğunu göstermiş oldu. Fakat alkışlanacak cihet; Bu anlattığım seyahatin gayesinde alınan tedbirlerle, bütün bu ağlanacak hallerin gereği gibi önüne geçiliyor. Evvelâ bir seyyar doktor teşkilatı yapılıyor. Fatsa’ya da çok şükür bir eczacı bulunmuştur. (Bu koca kasabanın eczanesiz olduğunu, taliplerin belediye reisine müracaat etmesini bir ay evvelki, bir yazımda tafsilatla bildirmiştim. Müracaat eden eczacıların biriyle şu suretle mutabık kalınmış: Eczacının kendisine bin lira veriliyor. Üç sene Fatsa’da eczacılık yaparsa bu küçük sermaye onun olacak, artık kendisi serbest bir tacir haline gelecek.

Hülasa, merkezler, doktor ve eczahane ile böyle takviye edildikten ve bu bir sene içinde yol işleri nizamına sokulduktan sonra, bir de hasta nakline ve doktoru gezdirmeğe mahsus otomobil alınacak. Dört yol ağzı gibi, bütün köylere en yakın olan dokuz noktaya, sağlık bekleme odaları yapılacak.

Bunların binaları üç bölmeden mürekkep olacak. Biri doktora, ikincisi hastalara, üçüncüsü diğer işlere mahsus... Haftanın falanca günü, doktorun oraya uğrayacağı bilineceği için, hastalar, bu eve getirilecek, orada hekime gösterilecek… Fakat güç doğum gibi, kaza gibi fevkalâde ahvalde - ( şimdiye kadar eceli beklemekten gayri çare kalmıyordu.) hasta bu sağlık bekleme odasına nakledilmekle beraber, ayni zamanda şehre telefon edilecek. Zira bu odalarda, bir de hükümet telefonu bulundurulacak. İstanbul’daki cankurtaran arabaları gibi, köy sağlık otomobili, çağrılan bekleme odasına koşarak hastayı kolaylıkla bulacak ve şehre nakledecek.

İşte, bu kadar mühim bir teşkilât. Söylediğim gibi, bu bütün Türkiye için numune olmalı değil midir? Vali Bekir Baran, bu işin yalnız demirbaşı olan kısmını vilâyet bütçesinden temin ediyor, otomobilin benzinini, tamiri gibi ihtiyaçlara tekabül etmek üzere, gene bizzat köylüye başvuruyor. Herkes, bunu, itirazsız, memnuniyetle, dua ederek kabul etti. Fındık, Mısır, fasulye gibi mahsullerin yüzde birini bu işe bağışlamağa karar verdiler.

Bu mal, aynen alınacak, merkezlerde satılacak. Yarısıyla “sağlık bekleme odaları” yaşatılacak, diğer yarısı da, mısır bile bulamayan fakir fukaraya yahut öküzü ölen biçare köylüye yardım için bir kasa teşkiline yarayacak!

Köylünün bu sene için bile ricası şu oldu:

— Aman, fakirlerin yiyeceği kalmadı. Bize biraz mısır... Ekser seneler olduğu gibi, bu yıl da, mahsul zamanından çok uzaklaşmış olduğumuz için yeni mahsule kadar dayanmak üzere, fukara tabakanın hiç yiyeceği kalmamış. Mısır koçanımı öğütüp kemirenler bile oluyormuş. Devlet, ancak, kuraklık olan sahalara gıda göndermekle kendini mükellef gördüğünden öyle bir afet olmadı diye buraya yollayamazmış. Vali Bekir Baran:

— Bu söylediğim teşkilâtı yaptıktan sonra, yalnız sağlık meseleniz değil, bu yardım kurulunuz da kurulmuş olacak! » dedi. Yol ve sıhhat birliklerinden başka, yakımda, bir de mektep birlikleri yaratılacak. Konuşurken görüyorum: Köylülerimiz, ne cevherli insanlar. Ancak, bu kabiliyetlerini ferden izhar ediyorlar... Bir de, Ordu haline geldikleri zaman, diğer ordulara tefevvuk etmekle... Ancak, içtimai teşkilâtta maalesef başkalarından aşağıyız. Bu anlattıklarıma benzer işlerimiz Cumhuriyetin feyziyle yapılınca, dört başı mamur bir millet olmamız için eksiğimiz kalmayacak... (Vâ-Nü)

ÜNYE İLE FATSA’DA BULUNAN ASARİ ATİKADAN İKİ ACiBE!

22 Nisan 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3.Sayfasında Vala Nurettin tarafından “Benim Görüşüm” adlı köşede yayınlanan fıkra türü yazıda; Ünye ve Fatsa kazalarında dikkat çeken iki tarihi eserden bahsetmektedir. Ünye’deki antik kale harabesinden ve Fatsa’daki Gaga gölünün geçmişinden bilgiler verilen “Asarı atikadan iki acibe” adlı yazının detayında şunlar zikredilmektedir:

“Bunlardan birincisi Ünye ile Niksar şosesi üzerinde ve sahile üç dört kilometre mesafede bir dağdır. Üzerinde bir kale bakiyesi var. Dağın irtifası üç yüz metre kadardır. Biçimi Mevlevi külâhı gibi sipsivridir. Onun için de kale, her tarafa nazir ve hâkimdir. Yapılış itibariyle kime ait olduğunu kat'i surette öğrenemedim. Rivayetler, Cenevizlilerde daha fazla toplanıyor. Bunun tahkikini tarihçilere bırakarak, ben işin acayipliğini hikâye edeyim:

Dağın tepesindeki kapıdan aşağı doğru, toprağın içinden bir merdiven iniyor. Kayaları oymuşlar ve bunu muhasarada kaldıkları zaman, etekteki dereden su almak için yapmışlar… Fakat sonradan, muzip ziyaretçiler, aşağıdan çarpacak olan garip aksi sedaları dinlemek için, boyuna taş atmış ve kim bilir en dip kısım ne hale gelmiş. Gençler şunu anlattılar: “Buraya behemehâl girmek istedik. Bellerimize ipler bağlayarak araları çamur dolmuş, bu yüzden ufkuliğini kaybetmiş basamaklardan 526 ayak indik. İniş hâlâ devam ediyordu. Fakat bizim nefesimiz tıkandı. Yüreğimize bir korku geldi. Bizde geri döndük.”

İkinci acibe bir göldür ki sözde dibinde bir kilise varmış. Lâkin ayni rivayet, Terme civarındaki Sancaklı köyü yanındaki Simenit gölüne atfedildiği gibi Fatsa içlerindeki kilise gölüne de isnat olunuyor.

-Bir İngiliz eski bir kitapta görmüş. Bunun altında asari atikadan (eski eser) bir mabet varmış.’-dediler.

Fakat kilise hangi gölde? Simenit hakkında anlatılan efsane pek hoş… At hırsızlığıyla meşhur bir adam varmış. Bunun Çerkezlerden canı yanmış.” Ben size gösteririm” diyerek, onların en kıymetli bir hayvanını aşırmış. Tam aşırmış, farkına varmışlar. Beş on danesi birden peşine düşmüş. Akşam basmış. Yakalayacaklar. Yakalarlarsa da akıbet feci: Mutlaka öldürürler. Çünkü, Çerkezlerden at çalınsın?! Namus meselesi be… Bakmış ki, can nasıl olsa gitti. Zira ön tarafa göl geliyor, takipçiler iki yandan yolu kestirmiş.

” — Öyle de battık. Böyle de diyerek herif, dalmış gölün üstüne hayvanla...

Fakat at tam ortalık yerde kesilmiş… Boğulacaklar… Şahadet getirmiş… O sırada at bir yere basmış ve dinlenmiş…

At hırsızı, merak ederek inmiş… O da basmış. Zemini muayene etmiş ve bir kilisenin damı olduğunu görmüş. Bunu katiyetle temin ediyor. Ama bir hırsızın şahitliğine ne dereceye kadar inanılır bilemem:

Vali Bekir Baran Ordu'nun bir “Vaziyeti umumiye raporu,, hazırlandığını ve ona istinaden bir risale neşredileceğini söylüyordu. Cidden pek isabetli olur.

Esasen her vilâyetimiz ayni şeyi yapmalıdır ve bu risaleler ayni çaplarda basılmalıdır. Hepsi bir araya geldiği zaman: istihsalden asari atikaya (tarihi esereler) ve örf ve âdetinden kılık kıyafete, yeni işlerden eski ümran bakiyelerine kadar, fotoğraflarıyla, diyagramlarıyla her vaziyet görülmelidir.

“La Turque Kemaliste” nev’inden nefis risaleler basabilmek iktidarında olan Basın Genel Direktörlüğü de bu işin merkezden ve sistemli bir surette idaresini ele almalıdır.

 “SAZ KAZ, KEKİK, KEKLİK

24 Nisan 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3.sayfasında “Benim Görüşüm “ adlı köşede Vala Nurettin tarafından yayınlanan bir yazıda ikamet ettiği Ünye yöresinin doğa şartlarından bahsetmektedir. “ Saz Kaz, Kekik, Keklik” başlıklı yazısında; Vala Nurettin okuyucularıyla şu intibalarını paylaşmıştı:

“Şu sözlerin vecizliğine bakın:(Saz biten, kaz öten) yerde ziraat olurmuş.(Kekik biten, keklik öten) yerde ziraat olmazmış. Ne doğru! Sazla kaz, rutubetten, sudan hoşlanıyor. Kekikle keklik ise, kuraklık noktasından hayli ilerlemiş kırlarda yetişir. Hâlbuki çocukken birkaç kere zayıf düşmüştüm. Doktorun tavsiyesi üzerine, annem beni bol kekik kokan yerlere götürüp gezdirirdi. O latif rayiha (hoş koku) hâlâ genzimdedir. Sonra Rusya’da da gittiğim bir step sanatoryumu, bol kekik kokusu içindeydi. Oh, kurak hava... Misk gibi hava…Belki bu tabiat Ziraata elverişli değil ama, insan sıhhatine birebir!. Esasen nebat bitimi zayıf yerlerin halkı da sırım gibi sağlam olmuyor mu?

Buna mukabil, sazla kazın yurdu bize ne kadar lâzım.. Sulak, yeşilliği bol, toprağı bereketli hazine!. Bir atarsın elli verir, altmış verir. Hatta buralarda Akçay denilen bir yer var, kuvvetli iddialara nazaran bire seksen, bire yüz veriyormuş. “Mübarek Nil” den bile verimli oluşu, ecnebi mütehassısların parmağını ağzında bırakmış.

Yalnız orası mı ya? Bütün sahilin dere içleri, Akçay kadar olmasalar bile, mübarek yerler.. Kimi durgun, kimi rakidliğe (durgun) niyetli sularında sürülerle yaban ördekleri, kurbağalar... Sazlar. Şaşılacak bir şey söyleyeyim: Kaz beslemeğe çok elverişli olan bu diyarda, ne ehli kaz var, ne ehli ördek! Meselâ 7.000 nüfuslu Ünye içindeki bütün Kaz ve ördekleri saysan tanıyorum. Yekûnu 6 tanedir.

Köprübaşı denen mevkide bir tek sahibe aittirler. Köylerde ise bir tekine bile rastlamadım. Buna rağmen, yabanilerin mebzullüğü, acınacak ihmalimizi gösteriyor. Hatta Fatsa gibi dört bir yanı alabildiğine batak ve göl olan bir memlekette yüzen kümes hayvanları nazara çarpmıyor. Ne hikmettir, bilinmez! Sanki ehli hayvan cinsini imha etmeğe, en müsait şerait altında bile yetiştirmemeğe, üretmemeğe aht ve peyman etmiş gibiyiz!

Her ne hal ise, şimdiye kadar gezdiğim bu Karadeniz sahili parçası, kekik ve keklik vatanı olmaktan ziyade saz ve kaz yurdudur. Nebatat ve hayvanat ciheti böyledir. Buranın insanlarına ise eskiden, pek yanlış olarak toptan yekûn Laz der, çıkarlardı, lâkin onlar zaten ekalliyetin ekalliyetiydi, gittikçe de Türkleşmektedirler. Kahir ekseriyet Türk ırkının en güzel numunesini teşkil ediyor: Bilhassa çocuklarından şu neticeyi çıkarıyoruz ki, çoğunun saçları sarıgözleri mavi tenleri pembe beyaz, eski bir tabirle ağızları hokka, dudakları kiraz. Fakat kadınları fazlaca kapalı biraz... Hükümet onları açmak için bin türlü tedbirlere başvuruyor, onlar da hileyi şer iyelerini buluyorlar ama er geç mağlup olacaklar. Çünkü iki cambaz bir ipte oynamaz!

Bu kadar lâtife elverir. Muhakkak olan bir şey varsa, o da, sazlı kazlı yerin, ziraata elverişli olmasına rağmen sıhhate uygun olmadığıdır. Buralarda kurbağaların cazı neyse ama ya sivrisineklerin çaldığı ince saz?

Üstat Hüseyin Cahit, bana hitaben yazdığı bir yazıda, böyle işlere başlamak için mevsimin yaz olması lâzım geldiğini söylüyordu. Hâlbuki bence, kış daha elverişlidir, gerçi kar, don, ayaz, poyraz ama hiç değilse haşerat olmaz!

Meselâ o bahsettiğim canım Akçaylar falan, yazın oturulmaz bir hal alıyor. Sahilde, cennet misali bir yer gösteriyorsunuz?

Devam edecek...


  • 0
    SEVDİM
  • 2
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
TÜRK KADINI ATASINA MİNNETTARÖnceki Haber

TÜRK KADINI ATASINA MİNNETTAR

ORDU’DA İCRADAN SATILIK RENAULT CLİOSonraki Haber

ORDU’DA İCRADAN SATILIK RENAULT CLİO

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar