Ordu
DOLAR18.8174
EURO20.5345
ALTIN1165.9

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (12)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (12)
Abone ol

Dünden devam

1937’DE ÜNYE VE FATSA’DA EMLAK, ARAZİ VE İŞÇİ FİYATLARI

25 Nisan 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3.Sayfasında Vala Nurettin tarafından “Benim Görüşüm” adlı sütununda; Fatsa ve Ünye’deki “Emlak, arazi ve işçi fiyatları” başlığıyla konu hakkında muhtelif bilgiler verilmektedir. Mezkûr başlıklı yazıda Vala Nurettin yöredeki emlâk, arazi ve işçi fiyatları hususunda şunları kaleme almıştı:

Emlâk alım satımında esas şu değil midir: Bir mülk, yılda bin lira getiriyor: Öyleyse kıymeti aşağı yukarı on bin liradır. Evet, dünyanın her yerinde olduğu gibi, İstanbul’da da esas budur. Bazen de fevkalâde kelepir olmuyor değil. Meselâ, ahbaplarımdan biri, Tophanede dört bin liralık bir bina almış, ayda elli lira getiriyormuş. Fakat bu, emniyet sandığı vasıtasıyla palas pandıras yapılan bir satış neticesidir. Yahut da, Kızıltoprakta bir şeddadi köşk bilirim ki, bir kapısı Bağdad cadde sine, öteki demir yoluna açılır. On küsur dönüm bahçesinde yemiş ağaçları, alâ bağ.. Sekiz on odası var. Duvarlar, tavanlar nakışlı. Abdesthaneleri geniş geniş mermerleri... Bu âlâ köşk altı bin liraya elden çıkarıldı. Diğer parlak bir ucuzluk misali de, bizim Matbuat cemiyetinin Beyoğlu İstiklâl caddesinde aldığı bina Galatasaray’dan Taksime yaklaşırken sol kolda tabelâsına bakın: Dört katlı ne bina, ne bina.. Hele içine girerseniz, malzemenin cinsine, teferruatın fantezisine şaşarsınız. O ne şömine! O ne lâmbriler! Bu binayı, reisimiz Hakkı Tarık Us, on altı bin liraya "düşürdü! Bakanın parmağı ağzında kalır.

Söylemek istediğim, İstanbul’da bina alım satımı, havadan ucuz, sudan ucuz bir hale geldi. Fakat emlâk de ona göre düştü: Esas kaide, gene, aşağı yukarı, yıllık gelirinin on misli! Birde Anadolu’yu sorarsanız , hiç de böyle değil.. Bütün iktisat kanunlarına isyan etmiş bir vaziyet var. Ekser kasabalarımızda aylığı on lira olan binalar parmakla gösterilecek kadar azdır. Fakat, fiyatını soruyorsunuz: On bin, sekiz bin liradan kapı açıyorlar..Hele mesela Fatsa kaymakamlık konağı… On altı bin liraya alınmış

E,billahi İstanbul’da, Üsküdar taraflarında böyle bir yeri insana iki bin liraya bin türlü komplimanlarla verirler..Herhangi bir yapıyı gösteriyorsunuz:

— Kaça çıktı?

— Yedi bine.

— Ne getirir?

— Dört lira kira.

Kasabalarımızın neden pek harap manzara arz ettikleri de bununla izah edilir. Bu şeraitle imar beklenir mi? Ancak, tek tük zenginleşenler, sırf o kasabada oturmak mecburiyetini hissettikleri takdirde,  akar kıymetini nazarı itibara almadan iyi bir iki bina yaptırmağı göze alıyorlar.

Muharrik olan henüz kapitalizm devrinin kanunları  değil, istihlâk kıymeti kanunlardır. Yani iktisat ilminin iptidai devrelere has olarak gösterdikleri kanunlardır.

Fakat, meselâ, kapitalist dünyanın iktisat kanunları dolayısıyla münasebete girişen mahsullerimizin menbaı olan ziraat bir ay için, mesela aynı değil; 1000 liralık hazır ve yetişmiş bir fındık bahçesi, 200 liralık mahsul veriyor. Rizikosu fena mahsul seneleri, piyasa temevvüçleri, işçi masrafları ve diğer kaygıları nazarı itibara alınırsa, bu sermayeye nazaran makul bir gelirdir. Hiç de diğer emlâk gibi değil.

Bu tafsilatı vermeme sebep: gezdiğim sahalara dair karilerime (okurlarıma) tam bir fikir hasıl etmek istiyorum.

Esasen memleketimizin her teferruatını öğrenmeyi hangi münevver istemez?  Öyleyse, bir fiyat daha söyleyeyim; Gördüğüm yerler arasında, Ordu’ya tabi ve Fatsa'ya hayli yakın olan Çamaş mıntıkası, en ucuz amele buluna sahadır. Burada ziraat işçisi gündeliği “ yemek işçiye ait olmak üzere” yirmi beş kuruştur. Hâlbuki meselâ Ünye’de ayni tarz  işçi kırk kuruştan aşağı bulunmuyor. Fatsa'da Ünye'den daha fazla zengin yetişmesine sebep de bu fark olsa gerektir (Va-Nü)

 

FATSA HALKEVİNDEKİ BİR MÜSAMERE İLE YÖRESEL ŞARKILARA VE TÜRKÜLERE DAİR...

28 Nisan 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfasında Vala Nurettin tarafından bir süredir ikamet ettiği Ünye’den bir yazı kaleme almıştı. Vala Nurettin, Fatsa’da bulunan Halkevi faaliyetleri hakkında ve yöresel ezgilere dair bilgi verdiği “Şarkılara, Türkülere dair...” fıkra türü yazıda düşüncelerini şu şekilde ifade etmişti:

“ — Buraların bir şarkısını söyleyin!-dedim. “Çarşamba” türküsünü söylediler ki İstanbul’da da işitilmemiş şeylerden değildir.

— Daha başka? En son çıkanlardan?

— Hacı beyi biliyor musun en son çıkan odur. Bafra’da çıkmıştı. Ve “Uyan sultan Aziz uyan! Kana boyandı cihan” makamı üzerinden bir küfte başladı: Hacı bey isminde zengin bir adama varan bir gelinin ağzından söyleniyor. Hacı beyi vurmuşlar. Gelin de, teliyle, duvağıyla, geldiği gibi bakire olarak annesinin evine dönmüş. Keza, bu da pek yeni değil. Ama vaziyet gösteriyor ki pek yeni türkü de yok. Esasen, halkı alâkadar eden bu gibi bir zabıta vakasının, büyük şehirlerimizde gazetecileri harekete geçirmesi kabilinden, kasaba ve köylerimizde de beste ve küfte müelliflerini ilgilendirdiği meşhurdur. Her heyecanlı vakadan sonra bir şarkı çıkar, macerayı hikâye eder. Hacı bey türküsü de bunlardan birisidir.

Fakat maazallah şarkı falanca mevki sahibi adamın aleyhinde olur da, onun da akrabaları dişli kimselerse vay çıkaranın başına gelenler. Bundan da mühim hâdiseler doğabilirmiş... Ötekinin berikinin aleyhinde gazete neşriyatı yapmamağı temin eden bir matbuat kanununun mevcut oluşu gibi, şarkı çıkmamasını temin eden de bir örf ve âdet nizamı var demek.

Fatsa Halkevi büyük bir müsamere hazırlamıştı. “Kozanoğlu,, Piyesini oynuyorlardı. Bizi de davet ettiler. Bilhassa bunun için gittik. Gençler, büyük bir varlık gösterdiler. “Kozan oğlu” da piyes olmaktan ziyade, bir menkıbeyi Bilhassa şarkıları pek güzeldir.

Esasen Fatsalılar halk musiki parçalarını toplayıp çalmak noktasından pek muvaffak oluyorlar. Eğer bütün halkevleri, kendi muhitlerinin halkiyatıyla onlar derecesinde alâkadar olsa sonra, topladıklarını birbirleriyle mübadele etseler, birbirlerine karşılıklı talim etseler çok iyi neticeler elde edilir. Halkevleri, halk musikisinin münevver sınıf arasında benimsenip paylaşılmasında elbette pek büyük bir rol oynayacaktır. Buraya muhitimde gelişi güzel kulağımı çarpıp da dikkatimi celbeden güfteleri nakledeceğim:

Kayalardan aşağı, Bulan dereler bulan, Ben buraya düşmezdim, Kör olsun sebep olan,

Yeşil dağlar içinde, Ne ötüyon bülbülüm? Ötme bülbülüm ötme, Benim de soldu gülüm!

Karanfil budama, Safa geldin odama, Sabah güneşi gibi, Dokunmuyon adama,

Oy ne imiş ne imiş, Kaderde böyle imiş, Gizli sevda çekmesi, Ateşten gömlek imiş

Demek “ateşten gömlek” manzumu, yalnız bir romancımızın romanından doğma fikir değilmiş. Esasen benim bildiğim romanın müellifi bu tabiri Yahya Kemal’den duymuş, “aman ne güzel söz” ben müsaadenizle kitabıma serlevha (başlık) yapayım demiş. Hâlbuki işte aynı mefhumu bir halk şairinden de istiyoruz. Tevarüdle mi izah etmeli? Bir küple daha:

Yeni yolda durdunuz, Ne meşveret kurdunuz? Birer birer baş olmaz, Cümleniz hoş geldiniz.

Gerçi ne kafiye var, ne de mana ama, söylendiği yer ehemmiyetli; Anadolu’nun meşhur kız oynatma alemlerinde, dağ fahişesinin misafire “safa geldiniz!” demesi olamıyor. Çünkü ihtimal belâlısı kıskanır, arada bir maraza çıkar. Kimseye merhaba dememek de kabalık. onun için, şarki söylemek üzere ortaya çıkan yosma evvelâ bu beyitle ahenge başlıyor. Hem taşı atmış. Hem de kurbağayı ürkütmemiş oluyor! (Vâ- Nü)”

ORDULU KADINLAR PEŞTEMALI BİR GÜNDE ATTI.

1 Mayıs 1937 tarihli Haber gazetesinin 3. Sayfasında Vala Nurettin tarafından “Benim Görüşüm” isimli köşesinde kaleme alınan bir yazıda Ordu’lu kadınlardan bahsedilmektedir. Erken Cumhuriyet yıllarından itibaren uygulanmaya başlanan “Kadınlarda çarşafın yasaklanması” uygulamasının Ordu ve çevresindeki neticeleri hakkında “Ordulu kadınlar peştamalı bir günde attı” başlığıyla bir yazı kaleme alan Vala Nurettin yörede yaptığı seyahatten edindiği izlenimleri şu şekilde kaleme almıştı:

Ordu vilayetinin dahilinde, bu meyanda Ünye’de, 23 nisan 1937 gününe kadar kadınların yüzde doksan beşi pek sakil bir şekilde peştamalla örtülü idiler. Vali Bekir Baran'ın aldığı tedbirler sayesinde, bu mesele, yirmi dört saat içinde ve diğer vilayetlerimize model olacak şekilde halledilmiştir. Karadeniz havalisinde kadınlarımız, çarşaf yasağı üzerine maalesef daha çirkin bir kılığa rağbet etmişlerdi. Bellerine bir havlu, baş bir havlu, sade tek gözleri meydanda sokağa uğruyorlardı. Havaliye ilk geldiğimiz günden beri bu manzara fenamıza gidiyordu.

Ordu Valisi Bekir Baran, daha evvelce neşrettiği tamimlerle, bütün tesettür şekillerini menetti ve sol mühlet olarak 23 Nisan gününü koydu. Artık ondan sonra çarşaf, peçe, peştamal yahut havlu ile sokakta görünenden 5 ilâ 25 lira ceza alınacak. Bir kadın zabıta memuru, “mesture” vatandaşı derhal açacak. Zira bu kapalılık yalnız medeni bir çirkinlik telâkki edilmiyordu, aynı zamanda, çarşaf ve havlu belki de hain maksatlı insanların zabıtadan gizlenmesine vesile teşkil etmektedir. Açılma esbabı mucibesi arasında bu da var.

23 Nisan bayramında bulunmak üzere, Orduluların misafiri idim. Bu müteselsil inkılâplar günü zarfında sırf bu davete icabet için Giresun’dan otomobille geldim. Ertesi gün Vona’ya kadar kilometrelerle mesafe kat ettim ve gezdim. Evvelce kahir ekseriyeti söylediğim gibi örtülü olan Ordu’lu kadınların bir gün zarfında, büyük bir inkılâpçılık göstererek açıldıklarını hayranlıkla gördüm. Ordu vilâyetinde cidden bir mucize olmuştur. O gün zarfında 43 gruba ayrılan münevverler; Vali Bekir Baran'ın çizdiği plân mucibince, bütün köylere dağılmışlar, mitingler tertip etmişlerdir. Otomobille geçerken, bu mitinglerin bazılarında biz de bulunduk. Partiye yeni üyeler kabul ediliyordu.

Fakat en mühimi, mesela gözlerimle gördüm ki, Perşembe mevkiinde bin köylüden fazla toplanmıştı. Bunların yarısı kadındı hiç biri peştamal ve çarşaf kullanmıyordu. Aralarında on tanesi, heyet olarak ve tamamıyla tesettürsüz karşımıza çıktı. Ellerimizi sıkmak ve nazikâne cümleler söylemek suretiyle bizi selâmladılar. Vona'da da öyle: Başları tamamıyla açık bayanlar, saçlarının güzel renklerini ziyada ışıldatarak sokakta ve binalar dahilinde bize refakat etti. Bunlar, memur değil, yerli bayanlardı.

İstanbul gibi şehirlerimizde kadınlar çoktan açıldığı için bunun mana ve ehemmiyetini kavramak güçtür. Fakat Ünye’deki bütün ikametim esnasında, mahdut bir zümrenin bayanları hariç olmak üzere, hiçbir kadının burnunu ucunu göremediğimi söylemek, Vali Baran’ın aldığı bu tedbirin ehemmiyetini gösterir. Meselâ, bu (1937) yılın 18 Mart köylü bayramına yalnız erkekler iştirak etmişti. O kadar yalvardığımız halde bir tek kadını bile toplantı yerine getirememiştik. Kadınlar “Gelecek seneye inşallah!” vaadinde bulunmuşlardı.

Fakat işte seneyi bekletmeden açıldılar. Hem de gönül rızasıyla. 23 Nisan gibi bir günün seçilmiş olması ahvali ruhiyle pek uygun geldi. İhtiyarlar bile, Vali Bekir Baran’a bu tedbirinden dolayı cemilakâr sözler söylediklerini kulaklarımla işittim ve bizim milletteki inkılâp aşkına hayran oldum! Ordu Vilayetinin inkılap numunesi bütün vilâyetlerimizce taklit edilmelidir. Oranın açılmış Türk kadınını gördükten sonra, diğer vilayetlerde peştemallılara rastlamak insanın cidden hem fenalaşmasına, hem de garibine gidiyor. (Va-Nu)

Devam edecek...


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
ENGELSİZLER KARTAL’A TAKILDI!Önceki Haber

ENGELSİZLER KARTAL’A TAKILDI!

OSKİ’DEN GÜRGENTEPE’YE 13 MİLYON 500 BİN TL’LİK YATIRIMSonraki Haber

OSKİ’DEN GÜRGENTEPE’YE 13 MİLYON 500 BİN...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar