Ordu
DOLAR18.6168
EURO19.2874
ALTIN1042.3
reader

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (2)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (2)
Abone ol

Ben, kendi hesabıma, evvelâ bir kasabayı, birkaç köyü görüp, hazmedip yazmaya, anlatmaya uğraşacağım. Ondan sonra, atla, arabayla, yaya ve diğer herhangi bir vasıtayla memleketimizin geniş sahalarını dolaşacağım. Kısacası; İstanbul muharriri olmaktan çıkarak, Türkiye muharriri olmak idealinin peşinde koşuyorum. Bu gayemin içtimai cihetidir(toplumsal yönüdür).

Ferdi kısmına gelince, düşünüyorum ki, bir gazetecinin, - tıpkı diğer serbest meslek erbabı gibi - ne bir tekaüdiyesi, ne bir ikramiyesi vardır. İstanbul’daki hayatımız içindeyse, yevmün cedid rizkun cedid (yeni gün, yeni rızık ) tarzında gidiyoruz. Hâlbuki İstanbul’da da ara sıra gelmek ve her türlü seyahatleri yapmak şartıyla, şayet Anadolulu olursam toprağa yavaş yavaş atacağım ufacık tasarruflarımın semeresi, ihtiyarlığım için bana ilticagâh olabilecektir.

Hulâsa, on beş gün kadar sonra, Anadolu’ya ailemle birlikte ve büyük gayelerle göç ediyorum. Seyahatimden evvel şunları, yazacağım: Henüz görmediğim, bilmediğim müstakbel kasabamı, müstakbel köyümü, müstakbel evimi nasıl tasavvur ediyorum. Ve on beş gün sonra da, evdeki pazarla çarşının ne dereceye kadar birbirine uyup uymadığını anlatmaya girişeceğim. Zira seyahat mektuplarım başlayacak! Bunlarda, birçok nesillerden beri İstanbullu olan bir ailenin kendi gönül rızasıyla, seve seve, nasıl Anadolulaşmıya çalıştığını, bu emeli tahakkuk ettirirken ne gibi zorluklara uğradığını, mukavemet ve temessül (alışmak) edip edemediğini, (maazallah) edemezse sebeplerinin ne olduğunu okuyacaksınız.

Hulâsa, canlı ve günü gününe bir roman... Diğer taraftansa, dolaştığım muhitlerle alâkadar yazılar yazacağım için, Haberi, o havalinin en fazla okunan bir gazetesi haline getirmeye uğraşacağım. Bana bu teşebbüsümde cidden büyük bir dostluk gösteren, beni teşvik eden Haber Gazetesi sahibi Rasim Us'la birlikte - ilerisi için - hakiki bir köy gazetesi kurmanın esaslarını arayacağım. On beş gün daha buradayım: Bana tavsiyelerde bulunacak okuyucularımın mektuplarını beklerim. Ondan sonrası için de çok hoşlandığım, istifade ettiğim kari'e (okuyucu) mektuplarının arkası kesilmesin rica ediyorum.

İlk gideceğim Ünye kasabasındaki ve ondan sonra taşınacağım köylerdeki adreslerimi bildireceğim... Şunu da ilâve edeyim: Orada hikâye ve romanlarımı daha büyük bir sükûn içinde yazacağım. Hâlbuki İstanbul’da, bilhassa son seneler, gazeteciliğin teknik kısımları en büyük zamanımı işgal ediyordu. Cari meselelere gelince, akümülatörlü bir radyom olacak. Her şeyi duyacağım ve birçok vakalara, cereyanlarından kırk sekiz saat sonra gazetemde temas edebileceğim. Görülüyor ki, dört başı mamur bir iş yapmak ve hiç şeyden geri kalmamak niyetindeyim... Öyle de güzel kitaplar aldım ve garp mecmualarına abone oldum ki... Hayır, hayır... Asla tariki dünya olmuyorum... Bilâkis hayatın - Türk hayatının - tam ortasına, alabildiğine yaşamaya gidiyorum... Anadolu’da yaşamaya... Siz de buyurun... Köyle şehir arasında behemehâl bir git gel tesisine mecburuz. Türk şehri ve köyü, zeytin yağla su gibi birbirinden ayrı kalamaz! (Va - Nu) “

1936’DA VALA NURETTİN, ANADOLU’YA GÖÇ ETMESİNİ BEĞENMEYEN, OKUYUCUSUNA CEVAP VERİYOR.

Vala Nurettin Ünye’ye yerleşmeyi tasarladığını 10 Kasım günü gazetedeki köşesinden duyurduktan sonra kendisini takip eden okuyucu kitlesinden olumlu ve olumsuz tepkiler gelmeye başlamıştı.  Vatandaşlardan gelen mektuplar ve o mektuplar hakkındaki görüşlerini (Va-Nu) mahlasıyla gazetesinde yanıtlamaya başlamıştı. Bu çerçevede; 11 Kasım 1936 tarihli Haber Gazetesinin 3.sayfasında Vala Nurettin’in  “ Anadolu’ya göç etmemi beğenmeyen okuyucuma cevap”  adlı bir yazısı neşrettiği görülmektedir. Mezkûr başlıklı fıkrada; Vala Nurettin’in Ünye’ye yerleşmesine sevinen bir kişi ile bu şekilde Anadolu’ya göç etmesinin mahzurları olduğuna dair kendisine mektuplar gönderen okuyucularına cevaben yazdığı yazıda yazar şunları kaleme almıştı:

“Dünkü fıkramda, İstanbul hemşerisi olmaktan çıkarak, Karadeniz sahilinde Ünye civarında ailemle ve dostlarımla nakledeceğimi ve bunu hangi sebepler tahtında yaptığımı tafsilatıyla yazmıştım. Kararımın alâka uyandırdığını ve ferdi değil, içtimai(toplumsal) bir mevzu telakki ettiğini memnuniyetle görüyorum. Mesela, diğer gazeteler, göçüm hakkında benden ve karımdan malumat almaya geldiler… Dün, Mustafa Güler isminde tanımadığım bir Ünyeli münevver, işini gücünü bırakıp beni nakil kargaşalığı içindeki evimi de buldu:

“Kasabamızı tercih ettiğinize fevkalade sevindim. Burasını henüz hiç görmemişiniz. Fakat o kadar güzeldir ki, bir kere alışınca bir daha ayrılamayacaksınız. Oraya babama ve abime  haber yollayacağım. Sizi, mutlaka misafir edeceklerdir! “ dedi. İlk ineceğim yerin şimdiden taayyün ettiğini, fakat müstakbel hemşerilerimden mutlaka manevi yardım umduğumu teşekkürlerimle bildirdim.

Dostlarım ve hatta uzaktan tanıdıklarım telefon ediyorlar, ziyaretime geliyorlar. Bazı mektuplarda aldım. Bunlardan bir tanesi hayli bedbinanedir (kötümser),diyor ki: “Bizzat kendisini alakadar etmeyen şu veya bu meseleye karışan ve bu uğurda zaman sarf eden ve kafasını çalıştıran insanlar hakkında içimde daima hayret ve biraz istihfaf (küçümseme) hissi uyanır. Bugün yazınızı okuyunca verdiğiniz karar beni öyle sardı ki doğrudan doğruya alakadar etmediği halde size yazmaktan kendimi alamadım. Ben sizin tam aksiniz bir adamım. Aslen atadan Anadoluluyum. Fakat uzun zamandan beri İstanbul’da yerleşmiş ve aşağı yukarı buralı olmuşumdur. Tahmin ediyorum ki işsiz bir gece, toplantı esnasında bu fikir yarı şaka ortaya atıldı. Ve yine yarı şaka bu fikir üzerine hülyalar kuruldu. Mevzu yeni idi. Sizi sardı. Müteakip geceler yine yarı şaka üzerinde işlendi. Elbette mahzurları üzerinde de duruldu. Fakat fikrin kendisi, hülyaların parlaklığı en nihayet sizi bekleyen meçhullerin cazibesi o kadar kuvvetli idi ki bütün mahzurlar sönük kaldı.

Diğerleri sizi karara geçirecek kadar kuvvet kazandı ve mukavemet edilemez bir hale geldi. Anadolu’da ilk aylar, belki iki ve nihayet üç sene size teşne (istekli) olduğunuz yeniliğin muhtelif safhalarını yaşatacaktır.

Fakat unutmayınız ki bu yenilikler de daima mahrumiyetin size yeni gelen ve belki iktihamları (dayanımları) ilk zamanlar size acayip bir zevk verecek olan bir hususiyet olacaktır. Orada tabiatın güzellikleri vardır. Çalışan köylülerin size yeni gelen hayat tarzları vardır. Ve nihayet muhtelif mevsimlerin ormanlarda, bahçelerde ve tarlaları - ki bir çiftlik sahi olmak gayenize göre ziraatla uğraşacağınızı demektesiniz- muhtelif tecellileri olacaktır. Bunlar görülecek, yaşanılıp öğrenilecektir.

Tahammülünüzü tahminde iki üç seneye kadar çıkışım bunun içindir. Ondan sonra senelerin hep böyle geçeceğini öğrenecek, insanların basit ve iptidai hallerini, tabiatın yeknesaklığını kanıksayacaksınız.

Bahusus en büyük zevkini yani en kuvvetli yaşayış olan “Hamle” imkânının yok oluşunu görecek, bunu düşünecek, sıkılmağa ve esef duymaya başlayacaksınız. Ve bu bir  defa başlamaya görsün. Ondan sonra içinizde medeniyete ve İstanbul’a karşı yavaş yavaş büyümeye başlayan bir “Hasret” duygusu uyanacaktır. Sabredeceksiniz, mukavemete çalışacaksınız. Fakat her iptidailikteki ittirat (peşpeşe gelen) ve yeknesaklık(tekdüzelik), tabiatın duygusuzluğu, gayelerinizin yürümekteki betaeti (yavaşlaması), onları arkanıza takıp sürükleyememekteki acziniz.. Sizi nasıl yoracak, yıpratacak ve sizi nasıl geri bir insan yapacak bir bilseniz! Hem bunu siz de hissedeceksiniz. Zaman zaman İstanbul’a da geleceksiniz. Bu gelişler o hasreti dindirmeyecek, alevlendirecektir. Her gelişinizde buradaki ikametinizi biraz daha uzatacak ve bu uzatışlar oradaki işlerinizi biraz daha aksatacaktır.

Zihninizde bilânçolar yapacaksınız: Bir iş tasfiyesinden sonra elinizde ne kalacak? Bunu o kadar zavallı bulacaksınız ki, bu zamanınızı medeni bir şehirde geçirmiş, işinizi bozmamış, yuvanızı dağıtmamış olsaydınız ne kadar kârlı olacağınızı gayri ihtiyari hesaplayacaksınız. Beyhude geçirdiğiniz en güzel senelerinize acıyacaksınız. Ve nihayet hüsranla döneceksiniz. Belki benim hesaplarım ve düşüncelerim yanlıştır. Fakat henüz fiile geçmeden bu mülahazaların göz önünde tutulmasını belki size faydalı olur diye düşündüm! Selâmlar. Sizi sadece yazılarınızla tanıyan bir dost...”

İsmini gizleyen bu gıyabi dostuma, nasihat ve ikazlarından dolayı pek çok teşekkür ederim. Fakat ben, İstanbul’la maddi alâkamı kesmiş bir vaziyete düşecek değilim. Yine İstanbul gazetecisiyim. Hem de o derece noksanı duyulan Anadolu intibalarını bir Anadolulu gibi yazan sabık bir İstanbullu muharrir...

Demek ki yazılarım, mütezayit (artan) bir rağbetle bura matbuatında intişara (yayınlanmaya) devam edecek, asıl hayatım ve daimi yerim yurdum orada olacaktır. Yoksa değil İstanbul’a, zaman zaman dünyanın dört bucağına seyahat edeceğim. Onun için, kendimi manevi bir uçurum başında görmüyorum.

Hem, cumhuriyet rejiminin başlangıcından beri, Anadolu’ya rağbet ve himmet eden yalnız bu devlettir. Fert, bu hususta hiçbir adım atmadı dense doğrudur: Orada kazanıp burada yemek! Prensip bu olmuştur. Ben, bunun aksini yapmakla da ayrıca bir zevk duyuyorum. Benim gibi yapanların misali çoğalmalıdır. Zira belki ben muvaffak olamazsam onlar olurlar ve şehirden köye göçenlerin de aramızda bulunması behemehâl lâzımdır. Ben, daha ziyade Mustafa Güler'in “Bir kere alışınca ayrılamayacaksınız!” diyen sözlerindeki nikbinliği (iyimserliği)  sempatik buluyorum.. Bugünkü haleti ruhiyeme bu muvafık geliyor. Belki mektupta tarif edilen manevi bir hezimete uğrarım, fakat,

doğrusunu isterseniz, şimdi, oradaki zamanımın buradakinden çok daha iyi, çok daha heyecanlı geçeceği kanaatini besliyorum. Bu hisleri kalbinde taşıyarak iki üç sene yaşamak ve sonra muzmahilâne (perişan) İstanbul’a dönmek bile, Babıâli ile Kabataş arasında mekik dokumaktan ve ittırat (saat gibi düzenli) içinde tenebbüt (gelişmek) etmekten hayırlıdır. Ben, muharrirlik mesleğimi çok memleket ve mütenevvi (çeşitli), mütenakız (seçkin) hayat şekilleri görmüş olmaya medyunum (borçluyum). Kendi köylümü, kendi kasabalımı içinden tanıdıktan, hatta kanıksayıp “Artık öğrenilecek bir şey kalmadı” kanaatiyle İstanbul’a - farzımuhal (varsayalım ki) - döndükten sonra bile, bu avdetim(geri dönüşüm), “Hüsranlı” olmayacaktır. Bir hayat üniversitesi bitirmiş kadar manen mahmul (dolu olarak) döneceğim.(Va-Nu)


  • 0
    SEVDİM
  • 2
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
KİRAZLİMANI LİDERİ DEVRDİ 3-1Önceki Haber

KİRAZLİMANI LİDERİ DEVRDİ 3-1

TRABZON'DA DÜNYA FINDIK BAHÇESİ OLUŞTURULACAKSonraki Haber

TRABZON'DA DÜNYA FINDIK BAHÇESİ OLUŞTURU...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar