Ordu
DOLAR18.6465
EURO19.5435
ALTIN1077.6
reader

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (3)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (3)
Abone ol

 

Dünden devam

1936’DA VALA NURETTİN ÜNYE’DEN GAZETESİNE “İLK MEKTUP” BAŞLIKLI BİR MAKALE YAZMIŞTI.

11 Aralık 1936 tarihli Haber Gazetesi 3.Sayfasında “Benim görüşüm” adlı köşede Vala Nurettin tarafından “Ünye’den ilk mektup” başlıklı bir makale neşredilmişti. İstanbul’dan Ünye’ye ulaştıktan sonra gazetesine Ünye’den yolladığı ilk mektup olma özelliğini taşıyan bu yazıda Vala Nurettin duygu ve düşüncelerini şu şekilde kaleme almış:

“Anadolu’nun uzak bir kıyısında yerleşmeğe gittiğimi evvelce bildirmiştim. Dördü kadın, üçü erkek olmak üzere yedi kişi, günlerden beri Ünye’deyiz, Gerek şehir, gerek civarı köyleri hakkında, şöyle bir, kuşbakışı fikir sahibi olduk. Türk, Alevi ve Gürcü köylerini ve köylülerini de gördük. Onların gece misafiri olduk; yemeklerini yedik; dertlerini dinledik. Müstakbel hayatımızın nasıl! Olabileceğini uzaktan görmüş gibiyiz. Evimizi kurabileceğimiz yerleri gezdik. Pek çok müşkülâtla yüz yüze geldik. Bunlarla sonuna kadar mücadele edebilecek miyiz? Programımızda değişiklik olacak mı? Henüz bilemiyorum Fakat vaat ettiğim gibi, hiçbir şeyi değiştirmeden, okuyucularıma bildireceğim. Ta ki, bu yazılar Anadolu hayatını, sadakatle, samimiyetle aksettirmesi sayesinde kıymet bulsun.  Yola çıktığımız günden başlıyayım: Vapur rıhtımda dururken hayli kalabalık vardı. Bunların ekserisinin yolcu olmadığını üçüncü çan çalıp da bizimle gelenlerin karaya çıktıkları zaman anladık... Kimi nikbinine (iyimser) olan bu dostlarımızın dedikleri hâlâ kulaklarımızda... Meselâ, Hakkı Tarık Us, her şeyi yapabileceğimizden o kadar emin ki, şöyle demişti:

 Fındık dikmek için, evvelâ, fenni usulü tatbik etmeniz lâzımdır. Bu bahsi hükümet tetkik ettirdi: Bazı rüzgârlara nazır tepelere ekecek olursanız mahsul yanabiliyor. Bu şeraiti iyice öğreniniz. Ankara’ya yazarsanız, size mükemmel izahat verirler... Fındık vatanı olan Giresun'un muhterem Mebusu, bize, daha birçok tavsiyelerde bulunmuştu:

-Tasarruf ediniz... Bilhassa, değil kendinizin oyuna dalmanız, gezeceğiniz birçok sahalardaki kumar salgınıyla mücadele etmeniz lâzımdır.

Sonra çok eski dostum Ş. nın ihtiyatlı sözlerini hatırlıyorum:

-Gazetelerdeki ve mecmualardaki m? okudum, Valâ… Bunlarda efkârıumumiyeye karşı fazla taahhüt altına girdiğini gördüm. Hemen hemen  bir hatta ric'at bırakmamışsın.. Anadolu’da  “yerleşeceğini” değil de “bir seyahat yapacağını”, yazsaydın bir müşkülat karşısında geri döndüğün vakit, sana hiç kimse bir şey söylenmezdi. Hâlbuki şimdi, sen dayansan bile ailen efradı arasında panik de bulunursa ne yapacaksın?. Bundan sonraki yazılarında ifadeni değiştirmelisin...

Bu sözler üzerine ona şöyle bir izahat veriyorum: Ben, esasen romantik harekete girişmiş değilim. Oradaki hayati güzelleştirme yollarını arayacağız… Bunu bulamazsak başka şekillere geçeceğiz... Ve nihayet şerait bizi mağlup ederse de, bunların ne olduğunu yazacağım. Böylece bizden sonra ayni teşebbüse girişmiş olanlar, ne gibi vaziyetlerle karşılaşabileceklerini göz önüne alıp ona göre davransınlar... Benim bu hareketin gayesi, şahsen ve ailece mukavemet rekoru kırmak değildir. Neşriyat alemimizde zaruri olan bir çeşidi benimsetmek, mesleki bir hamle yapmak, aynı zamanda ailemin tasarruf kudretini yükseltmek istiyorum.

Filânca sahil olmazsa, filânca yaylaya giderim. İhtiyatlı dostum kaşlarını çatıyor:

— Ev eşyanızın nakliyesi yüz elli lirayı bulduğunu söylüyordun galiba diyor. Bir de en bedbin, en muhalif dostumuz ve karımın akrabasından Fahri Çürüksulu’nun dedikleri aklıma geliyor:

— Siz, çılgınsınız... Delisiniz.. Bir hafta duramazsınız orada.. Belki kışın sonuna kadar inat edeceksiniz, fakat baharda buradasınız...

— Neden canım?.. Evimizin içini tanzim edecek olduktan sonra ne eksiğimiz olacak?... Zaten bizim hayatımız, İstanbul’da da dört duvarımızın dışında değildi ki...                                                                               — Evinizi tanzim edemezsiniz... Sobanızı doğru dürüst kuracak, banyonuzu yerine yerleştirecek usta bile yoktur... Ben o sahillerde, senelerce gemilerde çalıştım... Hiçbir şey yoktur orada... Haftanın birkaç gününde bacağı kırık bir iki hayvan kesilir... Onun da eti kapışanın elinde kalır... Tavuk canın istedi mi, filânca kocakarının evine giderek “bana sat!” diye yalvarman lâzımdır. Balık, kırk yılda bir çıkar. 

 —Hamsi yeriz!

Fahri tiz perdeden bağırıyor:

— Oda yoktur be adamlar!... Oda yok! 

— Artık fazlaya varıyorsun... Çünkü Karadeniz’in Sinop’tan öteki sahillerinde, hamsi o kadar çokmuş ki, tonlarla çıkan bu balığı gübre diye ağaçların altına ve tarlalara dökerlermiş...                                                   — Göreceksiniz... Ucuzluk hülyalarınız da boşa çıkacaktır... Çünkü faraza bile etseniz, ihtiyaçlarınızın sanayi merkezlerinden gelecek olanları o de derece pahalıdır ki, bu, ötekini imha edecektir... Peynirin, sütün, tereyağının bile İstanbul’daki nefasette olanını bulamayacaksınız...

— Kendimiz yaptırırız...

— Kullanacağınız adamların bilgisizliği, tembelliği sizi yıldıracaktır! Asabınız bozulacak... Dayanamayacaksınız...  Görüyorsunuz ki, birbirine zıt mütalaalar beyan eden dostlarımız var. Ve bunların ekserini, işte şu rıhtımı dolduruyor... Kimi de gelememiş. Mektup yollamış. Onları da düşünüyorum., Meselâ, Raif Necdet Meto, nikbinler arasındadır: “Büyük ecnebi gazeteler bile senin bu teşebbüsünle alâkadar olarak intibalarını yazmanı, Türk köylüsünü anlatmanı daha şimdiden istediler, muvaffak olursan, seni, beynelmilel bir şöhret bile bekliyor!” diyor, Diğer reybi dostlardan H. M. ve O. bana bir yol hediyesi getirdiler.

— Vapur açılmadan bakma! dediler. “Gittiğin yerde senin en fazla imdadına yetişecek, susuzluğunu dindirecek olan bunlardır.”

İşte, vapur açıldı. Zarfı yırtıyorum. İçinden İstanbul manzarası kart postalları çıkıyor... Zıt noktainazar sahibi olan bu dostlardan hangi cenah hak kazanacak?...  Şu satırları yazdığım sırada -ileriki mektuplarımda mahiyetlerini anlatacağım - pek esaslı mânialar karşısındayım. Fakat bedbinlerin haklı çıkacağını henüz zannetmemekteyim. (Vâ-Nü)

1936’DA VALA NURETTİN’İN TARI VAPURUYLA YAPTIĞI ÜNYE SEYAHATİNDEN İZLENİMLERİ…

Yazar Ahmet Valâ Nurettin 1936 yılında İstanbul’dan Ünye’ye doğru giderken deniz yoluyla yaptığı seyahatle ilgili ilk düşüncelerini 1937 yılının Ocak ayında neşredilen Yedigün Dergisinin 200. sayısında kaleme almıştır. Tarı Vapuruyla yaptığı seyahat sonunda Valâ Nurettin ve eşi Ünye’ye gece karanlığında varmıştır.  Vala Nurettin Yedigün Gazetesine “ Ne umdum ne buldum?” başlıklı yazısında o anlarda hissettiği ilk izlenimlerini özetle şöyle ifade etmiştir:

“…Yedigün okuyucularına bir vadim vardı: Anadolu’da ailemle ve dostlarımla bir­likte yerleşmeye çalışırken nelere maruz kaldığımızı ne derece muvaffak olup ne cihetlerde in­kisara uğradığımızı, bütün tafsilât ile ve bahusus bütün samimiyetle anlatacak­tım.

İşte, başlıyorum: Haftalardan beri, Ünye’deyim! Yedi kişilik ve üç aileden mürekkep kafilemiz içinde, ilk günler hayli sarsılanlar, hatta: «Ah buraya ni­çin geldik?» diyenler oldu. Fakat ya­vaş yavaş, ilk müşkülâtı yeniyoruz. Nikbinlik (İyimserlik) rüzgârı değilse bile melte­mi esiyor! Bayanlar:                       — Sebat edeceğiz! - diyorlar... Ben, değil yalnız onların metanetini arttırmak, hatta İstanbul’dan yeni kafi­leler getirmek emelindeyim.

Ünye’yi evvelce hiç bilmediğimi, fa­kat buraya varır varmaz nelerle karşı­laşacağımı tahmin ettiğimi yazmış, hatta - o sıralarda «müstakbel» olan - ha­yatımız hakkında tafsilât da vermiştim. Şimdi hayalle hakikatin birbirine ne kadar tetabuk ettiğini (uygun düşmek) ve evdeki paza­rın ne dereceye kadar çarşıya uyduğu­nu anlatayım:

* **

Karadeniz’de mevsim icabı sarsılaca­ğımızı ve hurdahaş bir vaziyette men­zilimize ulaşacağımızı yazmıştım. Hâlbuki büyük fırtınalar biz İstanbul’da iken koptu. Boğaziçi’nden vapurlar çı­kamadı. Bizim Tarı'ya (Tarı vapuru) bindiğimiz ak­şam ise, kıpkızıl bir grup gördük ve bundan Karadeniz’e hiç de tesir etmeyen lâtif bir lodos havası içinde seya­hat edeceğimiz manasını çıkardık.

Hükmümüzde yanılmamışız. Zira yazın bile nadir bulunur çarşaf gibi bir denizde ilerledik, güvertede paltosuz dolaşarak, sağ salim Ünye’ye vardık. Keyfimize payan (sınır) yoktu. Gemi halkı arasında bulunup da Anadolu’da me­muriyet aldıkları için eseflenen İstanbullular, bize «mesut insanlar» dediler… Sanki biz Paris’e gidiyormuşuz gibi...

Yol üzerindeki birçok limanlara uğ­radık. Bunlardan Zonguldak’ın ve Koz­lu’nun bendeki intibaları pek derin ol­du. Oradan birçok resimler ve malû­mat elde ettim. Henüz hiç bir gazetede intişar etmemiş olan bu vesikaları da, bir röportaj halinde Yedigün de neşre­deceğiz. Zonguldak’ta en fazla satılan gazete ve mecmuaların en başında «hem de hayli mühim bir farkla» Yedigün geldiği için, bu yazılarımın tam yerin­de olacağını umuyorum.. Fakat bu si­yah elmas Havzamıza dair yazacakla­rım yalnız ora karilerini (okurlarını) değil, - bir amele meselesinin halline doğru ciddî adımlar atıldığı için, - bütün Türkiye’yi alâkadar edecektir.

* * *

Anlattığım gibi, mükemmel ve neş­eli bir seyahatten sonra, Ünye feneri uzaktan göründü. Çift çakıyor, sonra duruyor; derken yine çift çakıyor... Hepimiz güvertede sıralandık, bakıyoruz... Görünen yalnız o fener var… Başka hiç bir ışık seçemiyoruz.

Birimiz: “Tabii değil mi ya?.. Elektrik yok... Petrol lâmbaları millerce öteden seçilemez ya...”                      Bu kasvetli kara parçasında bütün bir ömrü geçirmek, daha şimdiden ba­zılarımıza gıran gelmeye başladı. Yaptıklarından o derece ürkmüş gibi bakıyorlar ve ses çıkarmıyorlar ki... “Gazeteler yazdı... Okumadınız mı?.. Elektrik gelecekmiş! “ diye teselli etmeye mecbur kaldım.

Fakat burnu dönüyoruz. Ansızın? “Hop” bir parlak ışık... A… Bu da ne? Bir daha... Bir daha... Elektrik yahu... Bu kadar beyaz, bu kadar net ne olabi­lir? Bir müddet şuna kail (aklı yatmak) olduk: Gayyur belediye elektriği almış bile... Fakat anî bir inkisar (karşı çıkma):  “Yahu! Amma da yaptınız ha... Bugün Ünye’den İstanbul’a posta yok mu?.. İşte o gördüğünüz Gülcemal'in elektrikleri.”

Kendi kendimizle alay ediyoruz... Lâkin bu da olmadı... Yine yanılmışız!... Çünkü ayni parlak ışıklar ve aralarında daha sönükleri, daha ortan­caları belirdi... Işıl ışıl bir belde... Birçok defalar bu saatte Kalamış’a, Moda’­ya gece motorla gelmiştim. Orası, bu­radan kat kat karanlıktı…   (Devam edecek)                                    


  • 0
    SEVDİM
  • 2
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
AYDIN’DAN GÜNDOĞDU’YA AÇIK MEKTUPÖnceki Haber

AYDIN’DAN GÜNDOĞDU’YA AÇIK MEKTUP

ORDU CEZAEVİ MÜDÜRLÜĞÜ GIDA ÜRÜNLERİ SATIN ALINACAKTIRSonraki Haber

ORDU CEZAEVİ MÜDÜRLÜĞÜ GIDA ÜRÜNLERİ SAT...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar