Ordu
DOLAR18.8098
EURO20.5496
ALTIN1159.2

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (4-5)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (4-5)
Abone ol

 

1936 YILINDA VALA NURETTİN’İN GELİŞİNİN ÜÇÜNCÜ HAFTASINDA ÜNYE İNTİBALARI

28 Aralık 1936 Tarihli Haber Gazetesi Sayfa 3 de Vala Nurettin’in “Benim Görüşüm” adlı köşesinde bir yazısı neşredilmişti. “ Bir seyahat arkadaşımın düşüncesi” başlıklı yazıda Vala Nurettin ile beraber Ünye’ye gelen bir kişiyle yaptığı görüşmeden notlar bulunmaktadır. Mezkûr başlıklı yazının içinde o yıllardaki Ünye hakkında Vala Nurettin şunları yazmıştır:

“ Anadolu’ya birlikte göçtüğümüz yedi şahsiyetten biri, maruf bir ailenin beş dil bilen kızıdır. Ünye’ye gelişimizin üçüncü haftasında intibalarını sordum ki:   “ Anadolu’yu ilk defa olarak görüyorum. Şimdiye kadar memleketimizde İstanbul’dan başka yalnız Ankara ve civarını gezmiştim. Avrupa’nın ve Amerika’nın birçok meşhur yerlerini dolaştım.

Karadeniz sahillerinde gördüğüm kasaba ve köyler hakkında düşüncelerim şöyledir:

—Avrupa’da meşhur fakat ayrı ayrı yerde iki güzellik vardır. Biri Tirol dağları, öteki de İsviçre’nin Leman gölü... Ünye, bu iki güzelliğin bir araya getirilmişidir. Havası fevkalâde; suyu da harikulâde! Eminim ki burada istediğimiz gibi her şeyi yapacağız.  Ancak gayret, sebat, azıcık da himmet lâzım... Köylüler, munis, söz anlar insanlar… Yalnız daha cevval olmaları lâzım… Onlar da bizi görüp numune ittihaz ederlerse iki tarafa da ne mutlu!

Sıtma tehlikesi varmış, burada nasıl yerleşebileceksiniz?

— Ben bu güzel yerde sıtmanın yer etmiş olabildiğine inanamıyorum. Sade bu civarda çeltik ziraatına müsaade ediyorlar. Sözde bunun fenni olması lâzım geliyormuş. Hâlbuki asla kati surette fenni ziraat yapılmayacağından Fatsa gibi, Ünye de sıtmanın artması tehlikesi altındadır. İşte bunun önünü almalı. —Siz daha medeni memleketler gördüğünüze nazaran burada hangi şeylerin ön safta düzeltilmesini lâzım görüyorsunuz?

— Köy yolları... Bir de gözüme batan, burada ormanlık yok denecek derecede azalmış...

— Evlerin içindeki kusurlar?  Hamam, musluk ve apteshane teşkilatının iptidai olmasıdır. Bunun meselâ İstanbul’daki Terkos gibi bir suyu bulunmamasından ileri geldiğini söyleyenler var. Fakat İsviçre köy evlerinde de akarsu olmamasına rağmen, oralarda biraz daha himmetle su, teşkilâtları mükemmelleştirilmiştir. Her evin bir kuyusu ve deposu vardır. Tulumbayla çekmek, karları eritmek, fırıldaklar kullanmak suretiyle, geniş musluklardan bol bol su akıtmak yolunu bulmuşlardır. Orada çeşmeler de çoktur. Burada da ayni şey yapılır. Çünkü dağlarda akarsular pek fazladır.

— Kadınları nasıl buldunuz?

— Köylü kadınlardan bahsetmek isterim. Burada muayyen bir tip kıyafet yok. Her köylü kadın eline geçirdiği bir kumaşı başına dolamış. Kimi havlu, kimi peştamal… Halbuki, bence beyaz, temiz bir baş örtüsü sarmak ve önüne de büyük bir önlük takmak, Türk köylü kadının en makul kıyafeti olabilir. Kaç göç de burada maalesef pek müfrittir. Bu da içtimai hayatın geri kalmasına sebebiyet veriyor. Ama eminim ki, bunlar, zamanla düzelecek... Meselâ bugün, meşhur ananenin zıddına olarak, atta bir kadın gördüm. Erkeği de yanında yaya gidiyordu.

—Başkaca dikkatinizi celbeden nedir?

— Hayvanların çok bakımsız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Nesil bozulmuştur. Belli başlı uğraşılacak işlerden biri de bu olmak lâzımdır.

— Buraya yerleşmek üzere geldiniz. İlk kararınızda sebat ediyor musunuz?

— Tabii.. Düşündüğümden daha iyi neticeye varacağımdan da eminim (Va-Nu)

1936’DA ÜNYE’YE YERLEŞEN VALA NURETTİN “HAMAM MESELESİ” BAŞLIKLI BİR YAZI KALEME ALMIŞTI

29 Aralık 1936 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfasında “Benim Görüşüm” adlı köşede Vala Nurettin tarafından “Hamam Meselesi” başlıklı bir yazı neşredilmiştir. 1930’lu yıllarda bir süre ailesiyle birlikte Ünye ilçesinde ikamet eden ünlü yazar Vala Nurettin o dönemde kasabadaki evlerdeki yaşamı ve koşulları anlattığı mezkûr makalede şu şekilde kaleme alınmıştı:

“Hamam meselesi yazımda, kendimin de Anadolulu olduğumu, bunun için, intibah hasıl etmek maksadıyla bu seyahatimizde gözümüze fazlasıyla batan şeyleri yazmakta mahzur görmediğimi bildirmiştim. Bakınız size, temizlik meraklısı kayınvalidemin dediklerini nakledeyim:

“ Ünye’yi bana evvelce çok methettikleri için, havası güzel, suyu güzel, bahçelik, bağlık bir yer tasavvur etmiştim. Sürülerle inekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, kazlar, bol bol sütler, sepetler dolusu taze yumurtalar sanmıştım. Hâlbuki bunların için tahakkuk eden yalnız havasının, suyunun, manzarasının letafeti oldu.

Binalarına gelince, taş evler, her evin önünde çardaklı bahçeleri ve kuyuları, havuzları hasılı güzel bir kasabanın icap ettirdiği iptidai fakat şirin bir mamurluk var diye gözümün önüne| getirmiştim. Geldiğim zaman ilk intibam umduğumdan da iyi oldu. Çünkü sokaklar, İstanbul’unkinden bile düz, temiz... İlk ayak bastığımız iskele hayli muntazamdı. Bunları görür görmez "Ne güzel yere geldik!, diye beynimde bir sevinç uyandı. Misafir kaldığımız aileler nezdinde, gerek kasaba, gerek köyde fevkalâde ikramlar gördük. Bunları hiçbir vakit unutamam. Fakat ev aramağa çıkınca binaların harici kısmı mehmaemken (olabildiği kadar) iyi olmakla beraber, dahili taksimatın berbat olduğunu esefle gördüm.

En mühimi: maalesef İstanbul’un ekseri evlerinde olduğu gibi burada da tahtakurusu yuvaları yer etmiş, sonra hiçbir binada hamam tertibatı yok. En geri Türk evlerinde âdet olan gusülhaneler de, içine girip de yıkanılacak şeyler değil… Bunlar, o kadar dar, o kadar dar ki ne tas konabilecek bir yer var, ne de su konacak yer… İnsan, besili kaz gibi, bunların içinde mahpus kalıyor. Bir yandan öte yana kımıldanamıyor.

Ünyeliler hakkında “Hamam, su fikri kendilerine henüz gelmemiş iptidai insanlar!” demeğe imkân yoktur. Çünkü bu tarif ettiğim şekildeki evlerin etrafında büyük bir kubbeli bina var. “Nedir?” diye sordum. Son senelere kadar külhanı yanan büyük bir umumi hamamdı!” dediler. Çok mükemmel bir yapıymış. Fakat artık kullanılmıyor. Ünye’nin şimdi işleyen diğer bazı hamamlarını bana bir türlü tavsiye edemediler. Gene o civarda, küçük küçük bir harabe görüyorum. Kalın duvarları kısmen yıkılmış. İçine çörçöp atılmış. Bunun da eskiden hususi evlerin hamamları olduğunu öğrendim.

Yeni yapılan bazı zengin evlerinde banyo teşkilâtı yapılmış, Fakat bunlar, söylediğim gibi yalnız zenginlere mahsus... Hâlbuki temizlik, akarsu, hamam, iyi apteshane gibi şeyler bütün halk için olmalıdır. Sekiz on odalı ev yaptıranlar bile, temizlik tertibatını bu tasavvur ettiğim şekilde bırakmışlardır. Musluklar, apteshaneler de ona göre çok iptidai ve seviyemize yakışmaz bir şekildedir. Mutfaklar ha keza…

Ünye’ye altı ay sonra elektrik gelecekmiş. Şayet akarsu da getirilirse ki, civarda pek çok dereler olduğunu gördüm. O zaman temizlik hususunda da bir inkılap olacağını umuyorum. Biz şimdilik, evin gusülhanesini, odunluk haline getirdik. Odadan birine İstanbul’dan getirdiğimiz banyoyu koyduk Fakat akarsu, kuyu, tulumba olmadığından termosifon tertibatı kurmağa hacet yok. Altı saç soba, üzeri yüksek saçayaklara dayanan bir kazan şekli icat ettik. Gene hayalhanemizden çıkardığımız bir portatif “masa musluk” şeklini marangoza ısmarladık... Bir taraftan soğuk, diğer taraftan sıcak su akacak. Lâkin hepsi de, sokaktaki çeşmeden desti, desti taşınma sular... Bir adamın yarı mesaisi, su taşımaya sarf olunuyor. Bahsettiğim sobalı kazan henüz kurulmadığı için içimizden biri arkadaşlara şöyle bir mektup yazdı:

“— Şayet ansızın gelir de, kapımızın önünde bir kazan kaynadığını görürseniz, fenaya yormayın. Mutlaka o gün hamam günümüzdür. Yoksa lehül hamd (Allah'a hamd olsun!.) hepimiz sağız!”

 Eski Avrupalılar, yıkanması bilmezmiş. Meselâ, Fransa’da son asra kadar banyo yokmuş. Paris ve civarının meşhur saraylarında bile hamam tertibatı mevcut değildir. Son devrin orta Avrupası, vücut yıkamasını kısmen İngiliz ve Amerikalılardan, kısmen de şarktan (doğu) öğrendi. Hâlbuki “Türk hamamı”, dünyaca maruftur. Kasabalarımızda, bu güzel görenek ihya edilmelidir On odalı evlerde küçücük gusülhane, minimini musluk ve musluklu gaz tenekesine inhisar eden tertibat, yürekler acısıdır. (Va-Nu)”

1937DE HABER GAZETESİNDE ÜNYE’DEKİ SOSYAL HAYAT VE DOĞA HAKKINDA BİR YAZI VARDI…

2 Ocak 1937 Tarihli Haber Gazetesinin 3.sayfasında Vala Nurettin tarafından “Benim Görüşüm” adlı köşede “Tabiat cemiyetten çabuk hareket ediyor” başlıklı bir makale neşredilmişti. Mezkûr gazetede geçmiş yıllarda Ünye’deki sosyal hayat ve doğa hakkında görüşlerini kaleme aldığı yazdığı Vala Nurettin duygularını şu şekilde dile getirmişti:

“Tabiat ve cemiyet, ikisi de hareket eder. Fakat bizim bildiğimiz tabiat aheste beste tepreşir. Güneş. bulutlar, ay, yıldızlar, gözle görünmez yavaşlıkta kımıldanırlar.. Buna mukabil, insan cemiyetinin faaliyet temposu pek hızlıdır.. Nakliyat vasıtaları, caddelerde kalabalığın akışı, baş döndürücü bir sürattedir... Bu Anadolu kasabasında (Ünye’de) işler tamamıyla aksine... Haftada bir iki defa kamyon sesi işitiyoruz. Üç dört gün de bir, - o da geceleyin -bir geminin nurdan izleri denizin karanlığını birkaç yerinden altın iğnelerle deliyor.. Sokağın bir başından bir nal sesi beliriyor.. İşinizi bırakıp pencereye yaklaşıyorsunuz. Süvarinin uzaklaşmasını gözünüzle ve kulağınızla öteki dönemece kadar takip ediyorsunuz.. Sonra, kağnılar.. Pazar kurulduğu günler ortalığı tekerlek gıcırtılarıyla vaveylâya veriyorlar...

Daha?.. Ne var daha.. Kara lahana demetini yazma mendiline koyup evine dönen bir memur.. On ikiden önce (yani alaturka saatle güneş batmadan) aile damının altına sığınmak için acele eden başı havluyla örtülü, yalnız tek gözü açık bir kadın... Ve işte o kadar.

Ha… Sahi unuttum. Arada sırada, denizden de bir motorlu taka geçtiği olur.. Patpatı duyulur.. Ramazanda top yerine belediye bahçesinde bir fişek patlatılır. Başka ne kaldı?,.. Hiç... Bin iki yüz evli Ünye kasabasının en canlı haftalarda bile bütün hareketi bundan ibarettir, ...

Fakat tabiat... Burada, tabiat şayanı hayrettir!| Hiç bir yerde görülmemiş derecede süratle hareket ediyor.. Gökün kara bulutla örtülmesi, sonra bunların ansızın zücacileşmesi.. Yağmur tehlikesi derken sümbüli hava, sonra ansızın Atina’yı kıskandıracak derecede masmavi bir sema...

Bir Suriyeli dostum demişti ki:

 — Boğaziçi’nde hiç sıkılmam. Pencerede oturur, renklerin mütemadi değişmesini seyrederim. Fakat bilmem bu zat Ünye’ye gelseydi ne diyecekti? Çünkü tabiatın manzara oyunları cihetinden bu Karadeniz kasabası emsalsizdir. İstanbul, ziyanın anası olan güneşe yüzünü çevirmiş vaziyette olmasına mukabil, güneş, ekser zamanını, Ünye’nin arkaya doğru yasladığı dağların üzerinde dolaşmakla geçirir ve nihayet kaybolur.

Onun için burada, şua (ışın) değil, iltima (soluk) görünür.. Zenginlik o bakımdandır.. Bir koydayız ki, sağımızdaki ve solumuzdaki yakın ve uzak tepeler, sonra körfez ve engin, binbir renk ve ziya tahavvülüne sahne olmaktadır. Bu kadar çeşidin, bu kadar sık teakupla birbirini kovalaması, cemiyetin yavaş hareketiyle öyle büyük bir tezat teşkil ediyor ki, bir an pencerenin önünden ayrılmayarak mütemadiyen bakabilirsiniz, Hiç yorulmazsınız, bıkmazsınız...

Bir peyzaj ressamı için Ünye kadar bol mevzulu yer olmasa gerektir. Fakat d'apres nature'e (doğaya göre ) hiç de müsait değil. Çünkü ele avuca sığmıyor... Değişiyor, değişiyor... Benzeri bir daha dönmemek üzere.. Tablolarını sinema halinde yapan bir ressam tipi zuhur etse buyursun! Yalnız manzara cihetinden değil, sesler de öyle.. Çakalların haykırışmaları, denizin durmaksızın sahillerdeki azametli sayhalarına karışıyor. Ünye, içtimai hayatı uyuklayan, fakat tabiatı maceradan maceraya koşan şiir memleketi! (Va Nu)

1937’DE VALA NURETTİN ANADOLU’DA HAYATIN İSTANBUL’DAN PAHALI OLDUĞUNU ANLATIYOR..

5 Ocak 1937 Tarihli Haber Gazetesi Sayfa 3’de Vala Nurettin’in “Benim görüşüm” adlı köşesinde bir yazısı neşredilmişti. “Anadolu’da hayat İstanbul’dan pahalı” başlıklı yazıda Vala Nurettin Ünye ilçesiyle İstanbul’un arasındaki hayat pahalığı farklarına dair notlar bulunmaktadır. Mezkûr başlıklı yazının içinde o yıllardaki Ünye’deki hayat pahalılığı hakkında Vala Nurettin şunları kayıt altına almıştır:

“Evvelce de yazmıştım ki, Anadolu’da bulacağımızı umuyorduk. Fakat bunda inkisara (gücendik) uğradık. Evvela nakliyatın ateş pahasına olduğunu tekrar kaydedeyim. Haddin varsa bir yerden bir yere kımıldan. İki ayaktan gayri bir vasıta kullanacaksan, en ucuzu attır. Bu da hayvan başına günde bir lira… İyice bir at satın alacaksanız yüz lirayadır. Bakması da İstanbul’daki tramvay masrafından az değildir. “Hep birlikte şöyle biraz dolaşalım” âdeti olursa vay halimize!...

Mesken kiraları gerçi ucuz. Meselâ en pahalı ev on lira… Fakat tahtakurusu mücadelesi için mükerrer badanalar, yağlı boyalar lazım geliyor. Minicik ve üste su sıçratan musluğundan, taşı çarpık abdesthanesinden, mevcut olmayan hamamından basamakları kırık merdivenine kadar her yerde tadilat yapmaya, şehirlilik itiyatlarımız bizi sevk ediyor. Macunlanmamış camlar zıngırdıyor. Önümüzdeki deniz ne güzel, hâlbuki pencereler pek yüksek yapılmış, oturduğumuz yerden bir şey görünmüyor, bari oturma odamızdakileri alçaltalım!” diye düşünüyoruz. Sarnıç su dolmuyor, temizletilmeli, tamir koymalı… Bahçenin çöplüğü ayıklatmalı, onu oturabilecek bir hale sokmalı. Bu fikirler, birbiri peşinden bizi dürtüklüyor... Bugün çamaşır yıkandı. Çukur yok, çirkef su dış avluyu baştan başa kapladı. Çamaşırlık için ayrıca bir çukur açtırıp kirli suyu boru ile oraya akıtmalı…Akıtmamalı mı?.. Bütün bu saydıklarımı yapmamalı mı?.. Herkes nasıl oturuyorsa öyle mi oturmalı”. Temessül mü etmeli?.. O zaman, ev kirası cidden on lira olur... Fakat bütün bu göze buruna, batanları yaptırırsak…

Sokakları geziyoruz. Evlerin yanlarından mide bulandırıcı kokular geliyor. Karımla birlikte geri dönüyoruz, yolu değiştiriyoruz... Bunlar lağım teşkilatının noksanından, bulaşık sularının, muslukların hemen oracığa teklifsizce akıvermesinden... Bizim evimizin böyle olmasını istemiyoruz. Değil bizim, bütün Anadolu’nun bundan kurtulmasını temenni ediyoruz.

Öyleyse, ev kirası kaça gelecek? Daha hesabını tutamadık. Netice, şimdi işgal ettiğimiz binadan ayrılırken belli olur. Fakat ucuz olan yalnız ev kirasıdır. Ünye’nin içilecek suyu pek meşhurdur. Hatta Samsun’a, Ayancığa götürülüyormuş. Burada, tenekesi on iki buçuğa satılıyor. İstanbul’da Hamidiye suyu içerdik. Bekçi çift tenekesini on kuruşa getirirdi.

Vazifesi çamaşır yıkamak, her gün evin tahtalarını silmek (çünkü tavandan mütemadiyen bir şeyler dökülüyor) ve çeşmeden kullanma suyu taşımak üzere ayrıca bir kadın tuttuk. Boğazı, üstü başı bizden aylığı beş lira… Fakat biçare mahvoluyor. Hizmetin çokluğundan yakında kaçacağını Yahut da bir muavin isteyeceğini sanıyorum. “Altı ev halkı kadar su sarf ediyorsunuz” diyor.

İstanbul’dan getirdiğimiz ahçının burada iki misli emek sarf ettiği de muhakkak… Nerede terkos, havagazı, kapıya kadar gelen alışverişçiler, nerede buranın maltızı, mangalla yemek pişirme ve bulaşık yıkama iptidailiği... Hem sobaları yakmak da, onun vazifesi olduğu için, adam, her saat başı, merdivenleri çıkarak, üst kattaki çalışma odasına geliyor. Saç sobadan başka burada bir şey yok... O da, birden bire cehennem gibi ortalığı yakıyor, birden bire soğuyor...

Odun kömür tartıyla at, eşek, yahut kağnı yükü ile satılıyor. Sonra hepsinin cinsi ve kalınlığı da ayrı ayrı… Parmak gibi gürgen, bekçi sopası kadar kocayemişi, ondan biraz daha kalınca meşe ve dörde bölünmüş diğer yaş ve kuru odunlar karışık… Onun için mahrukat hesabı, ancak neticeyle anlaşılıyor. Bir haftada dört liralık odun, bir buçuk liralık kömür yaktık. Elektrik tenviratından (aydınlatma) petrol masrafı daha fazla. İstanbul’dan gelen her şey, tabiatıyla ateş pahasına... Yüz yerine yüz altmış... Yerli gıdaların fiyatlarını yazayım: Sadeyağ 70 (Trabzon yağı gibidir, fakat hafiftir, çok fire veriyor). Koyun eti 25 (buranın hayvanları ince kuyruklu ve kıvırcık tertibidir. En memnun kalınacak şey budur). Sığır eti 15 (fakat kötü, pösteki gibi). Şimdiye kadar ayrı ayrı zamanlarda üç nevi balık gördük. Hamsi 5, kefal 20, kalkan 20… Sebzelerden bol bol pırasa var. Fakat tartı ile değil demetle.. Bir tutamı yüz para, Ispanağı dört demeti 5 kuruş. Bunlardan başka, burada pancar denen bir kara lâhana var ki, Zonguldak amelesinin mancar dediği gıdadır. Bizim ev halkı “kokulu lâhana” diye İstemiyor. Bildiğimiz cins lâhana arada sırada Samsun’dan gelirmiş...

Kereviz, havuç, karnabahar, Kırmızıturp, burada hiç yok. Bostan yapmak fikri teessüs etmemiş. Bayır turpu şalgam lezzetinde. Yeşil salata İstanbul’daki fiyata… Fakat oranınkinden iyi… Yazın bakla olduğu halde kışın kurusunu hazırlayıp saklamıyorlar. Sütçü âdeti yok. Komsulardan birinin ineği var da süt satarsa alınacak, Fakat ineklere pırasa sapı yediriyorlar. Tavuk bulunmuyor dersem şaşmayınız Yalnız pazar kurulduğu günler, köylüler, birer ikişer horozları getirip 20 - 25 er kurusa satıyorlar. Tavuklar yumurtlar diye piyasaya çıkarılmıyor. Kaz, ördek hiç yok. Hindi keza yok. Bunlar beslenmiyor. Bir kere yaban ördeği vurup getirmişler, çifti kırka satılmış, Biz haber alıp adam koşturduk, bir lokantacıdan 5 kuruş ticaretle 25’e bir tane alabilmiş.

Karadeniz havalisinden İspanya’ya yumurta ihraç edildiği halde burada üç yumurta 5 kuruşa. Hele fındığı söylersem şaşarsınız:  Kabuklusu 40 a... “Fabrikasına gidilirse” kabuksuzu 80 e bulunurmuş. Beyaz ve kaşar peynirleri İstanbul’dan geldikleri için daha fena cins, hem yüzde yirmi daha pahalı.. Yerli Peynir de yiyemedik. Ekmek 11 kuruşa!

Yalnız biçare ceviz, her nedense 10 kuruşa satılıyor.. Esasen bunun tahtasına da itibar yok! Bildiklerimizden biri, odasının döşemesini gürgenle yaptırdığı halde abdesthanesinin tahtalarını ceviz yaptırmış. Havsalamız almadı!

Hulâsa, görülüyor ki, hiç de ucuz bir yerde değiliz Gerçi burada mevcut gıdalarla yaşamak lâzım. Fakat,! biz bütün kış pırasa, kara lâhana ve ıspanakla iktifa edemeyiz. İnsanın iki günlük ömrü var, Samsun’a giden bir motorcu ile anlaşıp bir hafta oradan sebze getirteceğiz. İstanbul’daki bir dosta da yazıp iyi cins Zeytinyağı, sabun, kuru bakla ve saire ısmarladık. Diyeceksiniz ki, “Ünye’yi Paris yaptın… İstanbul’dan pahalıya çıkardın!”, Fakat sebebini de anlattım: Mahrumiyete katlanır, medeni ihtiyaçlardan vazgeçersen Londra’da da yok pahasına geçinirsin.. Mesele, her şeyi ucuza istihlâk edebilmektir. Bulamadığımdan dolayı kullanamazsan, buna da ucuzluk denir mi? Bu sebeple, Anadolu’nun İstanbul’dan pahalı olduğuna hükmetmek lazım gelmez mi? Yok mu? Yapılabilir... Tabiat müsait.. Ucuzlatılamaz mı? Ucuzlatılır! Hep bilgisizlikten, becerisizlikten! (Va-Nu)”

 “MİSAFİRPERVERLİK VE ANAFOR SEYAHAT

6 Ocak 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfasında Vala Nurettin tarafından “Benim görüşüm” isimli köşesinde fıkra türü yazılar kaleme almaya devam etmektedir. O dönem bir sene kadar Ünye’de ikamet eden Vala Nurettin’in yörenin konukseverliği hakkında edindiği intibalarını paylaştığı “Misafirperverlik ve Anafor seyahat” adlı yazısında şunları ifade etmişti:

“Anadolu’da dikkati celbeden evsaftan biri de, şüphesiz, misafirperverliktir. Hani derler ki: “Evine konduğunuz adamın bir tek öküzü olsa keser... İnanın ki bazı ahvalde doğrudur. Mesela son günlerde buralarda böyle bir vaka olmuş. Yüz yirmi kişilik amele kafilesiyle birlikte yol yaptırmaya giden bir müteahhit, köylerden birinin çınarı altında durmuş. Safa geldinize çıkan bir adama, şaka olsun diye:

—E tabi karnımızı doyurursun! – demiş.

Birkaç saat kadar istirahatten sonra tam kalkacaklar; köylü, kaşlarını çatmış:

 —Nereye? Yemek yiyecektiniz hani? Hazırlattım..

Öküzünü sahiden kestirmiş. Bir kazan da bulgur pilavı yaptırmış.120 kişiyi bedavadan doyurup yola öyle salıvermiş.

Dünyanın Arabistan gibi, Rusya gibi birçok misafirperver memleketlerini gezdim, gördüm. Bu, oralarda bile parmak ısırtacak parlak (ve hakiki) bir misaldir. Hele orta Avrupalı milletlerin havsalasına sığmayacak, onlarca delilik sayılacak adetlerdendir.

Misafirperverlik hissi… Nereden geliyor bu? Milli bir seciyemidir? Faraza, İstanbul’da niçin nispeten azdır? Bahusus, hislerimizi aksettiriyor dediğimiz Cemal Nadir’in karikatürlerinde niçin o derece misafir düşmanlığı vardır?

Ben, kendi hesabıma, bu hasletin bazen neden hâsıl olmadığını tayin edecek bir ölçü buldum; Nüfus kesafeti? Nerede ki nüfus seyrek, orada bu güzel itiyat, toprağını müsait bulmuş bir nebat gibi filizlenir. Neredeki nüfus kesiftir. Aynı nebat kavruk kalır derken kurur. Alınız meselâ, Anadolu’yu! İşlek şoselerin kenarlarındaki köyler, gelip geçen anaforculardan o derece bizardırlar ki, bedavadan ağırlama âdetini kaldırmışlar, yolculara para çekilecek bir turist nazarıyla bakmaya başlamışlardır.

Fakat gerilerdeki bahusus kuş uçmaz kervan geçmez yerlerdeki köylüler? Onalar misafiri nimet diyerek beklerler… Hangisinin evine konsanız başlarıyla beraber… Şeref verirsiniz, fayda temin edersiniz. Çünkü bu adamlarında manevi muhite ihtiyaçları vardır. Orada, o izbe yerlerde tıkanıp kalmışlardır. Gelen yabancılar onlara başka âlemlerin havasını, haberinin getiriyor demektir. O, seyyar gazete gibi, harici, dâhili siyaseti, mühim vakaları anlatır. Çok yaşayanlardan bile ççok bilir. Çünkü gezmiştir! Bu sebeple köylü dayılar, onu, kapış kapış paylaşamazlar, Neleri var, neleri yoksa önlerine koyarlar... Bu da onların fantezisidir, manevi bir aksatasıdır!

Öyle değil mi ya? Hangimiz bütçemizin en büyük kısmını kendimize manevi bir muhit temin için sarf etmiyoruz? Ailemize, dostlarımıza, sinemaya, tiyatroya, kahvehaneye, seyahate, gazete ve kitaba verdiğimiz paraların hepsi, manevi bir muhit edinmek içindir. Yoksa kör boğazımıza giden lokmalar, devede kulak kadar azdır. İşte, nüfusu seyrek olan yerlerin halkı, başka türlü temin edemedikleri bu manevi muhiti, bir yolcu görür görmez ikramlara boğmak suretiyle temin ederler…

-İngiliz ne demiş? Alman harp edecek mi? Gazi Atatürk Paşamız bu işlere ne diyor? İstanbul’da neler yapılıyor? Kara pampuru buralara da gelecek mi? Tekmil bu haberleri almak için, birkaç kilo bulgurla iki üç baş soğanın lafı mı olurmuş?

Eskiden seyyar dervişler, cer hocaları, köylünün bu iptidai hissini istismar için; bütün ömürlerini dolaşmakla geçirip, bedava yaşarlarmış. Pek de bedava denemez! Çünkü onlar da, kendilerine göre bir içtimai vazife görmekteymişler: Manevi münakalesi (iletişimi) temin ederlermiş. Köyden köye dolaşarak, bütün ömrünce bir pul sarf etmeden yaşamak hala da mümkündür. Biraz hoş sohbet olursanız, diş kirası bile verirler!.. Ama artık eski bir çarık mı olur, yolda yemeniz için biraz bazlama mı, Allah kerim.

Buralı biri anlattı: Vaktiyle, rekabet yüzünden, Ünye’den güverte yolcusunu İstanbul’a yarım liraya taşımağa başlamışlar. Delikanlılardan biri, fırsattan istifade İstanbul’u göreyim diye, cebine bir kâğıt, heybesine azıcık yiyecek koyarak binmiş vapura. Lâkin İstanbul’u görüp de avdet etmeğe kalkınca, birde ne bakmış? Rekabet nihayete ermiş, Yol parası dört lira olmuş. Cebinde yarım liradan başka parası! yok!

— Hazır önümüz yaz, ben de yürüyerek giderim! - diye tutturmuş, söylediğin gibi köyden köye seyahat sistemini uygulamış… Ünye’ye vardığı zaman, yarım lirası cebinde yine duruyormuş. İsterseniz siz de bir haritaya bakın! (Va-Nu)” Devam edecek...


  • 0
    SEVDİM
  • 1
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
ORDUSPOR 1967 GALİBİYETİ KORUYAMADIÖnceki Haber

ORDUSPOR 1967 GALİBİYETİ KORUYAMADI

FİSKOBİRLİK'TE 2007’DEN İTİBAREN BAYRAKTARSonraki Haber

FİSKOBİRLİK'TE 2007’DEN İTİBAREN BAYRAKT...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar