Ordu
DOLAR18.8383
EURO20.3282
ALTIN1128.4

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (4)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (4)
Abone ol

Esasen, Ünye’yi, daha sonradan da boyuna Kalamış’a benzettim durdum... Hâlâ da o fikirdeyim... Çaktığını söylediğim fe­ner, Fenerbahçe vaziyetinde denize uzanıyor... Bir de Moda kısmı var. O kısmın arkasından Fatsa ile Ordu’ya gi­den sahiller,  İstanbul’a Zeytinburnu’na uzanışı gibi, sisli mavi bir şerit ha­linde...

Yalnız, Moda’da ışıklar henüz yok... Bizim tasavvurumuz, evlerimizi orada kurmaktır... Bilmem muvaffak olabile­cek miyiz?... Karadeniz’in Modasını ışık­lara boğabilecek miyiz?  Bizimle birlikte seyahat eden di­yeli dostum «N.», orasını parmağıyla gösteriyor... “İşte Cevizdere... Ta ötede de Fatsa feneri...”  Fakat bu havali, zifiri... Simsiyah... Gözlerimiz, mütemadiyen çoğalan Ünye ışıklarına pervanelerin nura bak­mak aşkıyla bakıyor...

“Ne şirin yer?.. Değil mi?.. “ diye artık birbirimize güzel telkinlerde bulu­nuyoruz. Gördüğümüz öteki Karade­niz kasabalarının hemen arkalarında dağlar var... Bunlar, şehirlerin üzerine yıkılacakmış ve onlara nefes aldırmayacakmış gibi yakın... Hâlbuki Ünye’nin ardındaki dağlar, hem alçak, hem de hayli geriden başlıyor…

Dostum “N” diyor ki:

“ Bütün bu gördüğümüz sahil, baştan başa ince ve tertemiz kumdur… Kilyos ve Altınkum müstesna, İstanbul’da böyle plaj yoktur…” Nitekim bu sığlık yüzünden, vapur, hayli uzakta durdu. İşte motorlar geliyor… İçine halılar konmuş… Bir kalabalık ki, biz mi diye hayrete düşüyoruz… Buraya çıkacak bizden başka yolcu yok ve bizim 72 parça büyüklüğü küçüklü eşyamız da tahliye edilecek yegâne hamule… Motorlardan sesler… Bunlar eskiden tanıdığımız dostlar ve karımın Ünye’deki akrabaları…

Ünye Liman reisi, büyük bir nezaketle, bizi vapurdan karşılamaya gelmiş. Belediye reisinin de selamını getirdi. Birkaç çarşaflı bayan… Misafir kalacağımız evin sahibeleri imiş… Ne ise efendim, cümbür cemaat bizi kayığa aldılar… Yine Kalamış iskelesine benzeyen bir iskeleye yaklaştık ki, bir de ne görelim?  İğne atsanız yere düşmeyecek… İstanbul’dan buraya gönül rızasıyla göç edenleri kimi takdirle, kimi de taaccüple görmeye gelmiş… Kasabanın muhterem Belediye Reisi Bay Rahmi, bizi istikbal için, iskeleye kadar yorulmuş. Elini uzatarak, karaya ayak basmamıza bizzat yardım etti ve bizi evimizin kapısına kadar teşyi etti… (Vâla Nurettin)”

* * *

-Yedigün’de yazılarınız okuduk. Nasıl? Gözgözü görmez bir vaziyet var mı? Sokaklarımız çamurlu mu? İstanbul utansın… Bu küçük şirin kasabanın Adalar’daki şirin sahil yollarını hatırlatan iptidai tarzda, fakat hiçbir yeri bozulmamış bir yolu var… Yola kısa aralıklarla lüks ışıkları asılmış… Bunların ışığında koskoca çınarlı bir meydana doğru yürüyoruz… Kolumdaki Ünye Belediye reisi:                                                - Elektriğimiz altı aya kadar gelecek… Münakaşaya koyuyoruz… Herşeyimizi hazırladık! Diye müjdeliyor.

Dışarıdan kâgir gibi görünen muhteşem binaların önünden geçerek büyük ve ahşap bir konak kapısından, tıpkı tasavvur ettiğim gibi bir bahçeye girdik. Fakat avlusu toprak değil, geniş geniş taşlar… Merdivenleri gıcırdıyorsa d, aynasının yanında kartpostallar yok… “Makat” denilen alaturka duvar minderli ve bütün örtüleri, bütün çamaşırları sakız gibi tertemiz olan bu ev, vaktiyle Hazinedarzadelerin sarayının bina edildiği muhteşem ve yüksek bir sahil parçası üzerine kurulmuş.

O gece, tamamıyla iyi intibalarıyla yattım. Fakat ertesi gün inkisarlar birer birer başladı: Birkaç aylığına kiralayabileceğimiz ve eşyamızı sığıştıracağımız  evin bulunmaması bunların en başında geliyordu. Bizim bayanların tabiri veçhile, buranın (Ünye) binaları “dışı seni yakar, içi beni yakar” kabilinden… Evler muhteşem kargir görünüyorlar… Hepsi de fena malzeme ile yapıldığı için zemin tahtaları çarpılmış… Camların kenarına macun sürmek adeti olmadığı için de, bütün pencereler tıngır tıngır… Yeni ve iyi binaların sahipleri de içinde oturuyor. Kiraya verilecek nevinden olanların duvar çatlaklarında ve tahta kısımlarındaki tahta kurusu yuvaları müthiş kaşıntılı bir yaz geçirmemiz tehlikesini şimdiden haber veriyor.

Müteakip günlerin fena haberleri arasında şunlar da var: Ünye tasavvur ettiğimiz gibi ucuz değil. Yiyecek malzeme aramızdan birçoğunun yiyemeyeceği cinslerden… Yerleşeceğimiz mahallede ve hemen bütün sahillerinde sıtma tehlikesi olduğunu söylüyorlar. Toprak tedarikinde de müşkülatla karşılaşmamız muhtemel… Bir şey yaptırmak istediğiniz zaman muvafık işçi bulamıyorsunuz…. Bu sebeple “ne umut ne bulduğumu” şimdilik burada kesiyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki, ben ve arkadaşlarımdan birçokları, bu ilk müşkülattan hiç de yılmış değiliz… Eğer hakikaten sıtma tehlikesi varsa, bize cidden büyük kolaylık gösteren Ordu Valisi Bay Bekir Baran’la, Ünye Kaymakamı Bay Mahmut Hiver’in yardımları sayesinde, sivrisinek mücadelesine girişmeyi umuyoruz. Büyük bir saha içinde, “İmece” denilen elbirliği usulle, bu tehlikenin önüne geçmek kolay değilse de lüzumlu bir iştir.

Şimdi “Başına ne işler açtın oturup oturduğun yerde…” diyeceksiniz… Fakat Anadolu’ya yerleşmenin mak­sadı keyif çatmak değildir. Biraz fay­dalı olmaktır. Bilmem ki, bu gibi teşeb­büslerde muvaffak olabilecek miyim? Buna hususî ve içtimaî engeller çıka­cak mı? Bunları da birer birer Yedigün'e yazacağım...

Şimdilik kasabada, duvarlarım kat kat badana ettirdiğimiz ve tahtalarım gacır gucur yıkattığımız bir sahil bina­sında oturuyoruz... Önümüzdeki kum­luğu, mükemmel bir deniz durmaksızın haşır huşur yıkıyor... Ve onun sinirlere sükûn veren gürültüsü, İstanbul’un tramvay ve otomobil patırtısını aratmı­yor...

Derhal köye nakletmek istedik. Ha­nımlarımız:

— İyi bir kârgir ahır bulsak, geniş pencereler, kapılar açtırarak burasını salon haline getirir ve üstündeki oda­lara da tamir koyarak yatarız!» dedi­ler. Malûm ya, köy evlerinin altı ahır ve üstü ev olur...

Fakat yol olmadığı için eşya nakli­yatı imkânsız... Buralarda dört teker­lekli muhacir arabaları, lüks otomobil gibi geçiyor ve köylere gitmiyor. Kağ­nılarla nakliyat ise, imkânsız ve pahalı.. Çünkü. 72 parçamızın meselâ Tepe kö­yüne nakli için, kırk elli sefer gidip gel­mesi lâzım... Hem eşya hurdahaş olur, hem de belki yansı nakledilmişken, di­ğer yansı gelmeden kar yağar, kış ba­sıp yollar kapanır… Hulâsa vaziyet böyle... Bakalım, ayineyi devran ne suret gös­terecek?           (Vâla Nurettin)

 “SITMA TEHLİKESİ

25 Aralık 1936 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfada Vala Nurettin’in “Benim Görüşüm” adlı köşesinde “Sıtma tehlikesi” başlıklı bir makalesi neşredilmişti. Mezkûr gazetede geçmiş yıllarda Karadeniz kıyılarında yoğun biçimde yaşanan sağlık sorunlarının başında gelen Sıtma hastalığının ve beraberinde yöreye getirdiği sorunları Vala Nurettin köşesinde şu şekilde ifade etmişti:

“ Üç haftadan beri Ünye ve civarını gezdim. Her şey hakkında aşağı yukarı bir fikir edindim. Gönül rızasıyla İstanbul’dan ayrılıp Anadolu’ya yerleşmek üzere gelen kafilemizi yeni hemşerilerimiz, büyük bir alakayla, iskelede karşıladılar. Liman idaresi, bazı muallimler ve diğer münevverler vapura kadar gelmişti. Belediye reisi Bay Rahmi, iskeleden elimizi tutarak bizi sahile çıkarmak suretiyle şereflendirdi. Ünye kaymakamı Mahmut Hiver, bize bütün sühuletleri gösterdi. Bahusus tâbi olduğumuz Ordu Vilayetinin Valisi Bay Bekir Baran'a, hakkımızda gösterdiği cemilekârlıktan dolayı çok medyunuz. Kurduğumuz planın ne olduğunu hareketimizden evvel de kısaca anlattım. Kışı kasabada geçirmek, bu arada civar köylere gitmek, sonra da yavaş yavaş asıl yerimize yerleşmek… Hala da bunu tatbik etmek fikrindeyiz. Ünye’nin havası, suyu, manzarası gayet iyidir. Burası, Kalamış gibi bir koydur.  Sabahları insan, pek hafif uyanıyor. Mandarine ağaçlarının bahçelerde yetişmesi ve çok iri meyveler vermesi hararetin İstanbul’dan pek yüksek olduğuna baslı başına bir değildir.. Şimdiye kadar bir gün bile soğuk olmadı. Hep günlük güneşlik içindeyiz.  Kasabamızın suyuna gelince, İstanbul’dakileri hiç aratmıyor. Meselâ Hamidiye’nin hayli fevkinde…

Samsun’a ve diğer civar kasabalara Ünye’nin suyu tenekelerle nakloluyor. O şehirlerden buralara tebdili hava için geliyorlar. Kasabanın ana yolu da iptidai şekilde yapılmış olmasına rağmen muntazamdır. Şehir temizdir. Binaları haricen şatafatlı görünmekle beraber, maalesef, malzeme bütün Türkiye evleri gibi fena, her ahşap aksamı yaş tahtayla yapıldığından zemin döşemeleri çarpık, pencere çerçeveleri aralıktır. Camlara macun sürmek âdeti de olmadığından rüzgâr ekser binalarda bir taraftan girip diğer taraftan çıkıyor. Bereket versin ki hava söylediğim gibi nefis!

Mamafih, bu inşaat noksanları da Ünye’ye has kusurlardan değildir. Biz Türklerin hususi ebniye (özel bina) yapmakta diğer milletlerden geri kaldığımızı muhtelif fırsatlarla mevzubahis etmiş, yanıp yakılmıştım. Ünye, gördüğüm bütün kasabalarımızdan (ki yüzlercesini görmüşümdür) yüksektir; nice şehirlerimizden faiktır(üstündür). Beyoğlusunu, yeni mahallelerini, maruf zengin semtlerini ve tarihi ebniyesini (binalarını) hazfederseniz (çıkartırsanız) fakir ve vasat halkın yaşadığı İstanbul’la mukayese etseniz, müsabakayı yine burası (Ünye) kazanır.

Hülasa, ben şahsen, hiçbir esaslı inhisara uğramış değilim Yalnız “ufak şeyler” gözümü yıldırıyor: Tahtakurusu ve sivrisinek gibi! Birincisinin eşyamıza sirayet etmemesi için duvarlara ve kapılara bol bol badana ve yağ sürerek mücadele ediyoruz. Fakat ikincisi daha mühimdir. Çünkü kasabamızda sıtmaya yakınanlar olduğu gibi, civarda da durgun sulu havalide sıtmalı göller mevcut. Meselâ, kasabanın Fatsa istikametinde İki üç kilometre ötede bir Cevizdere var ki, burada, pirinç ziraatı yapılacakmış. Esasen bu köyde sıtma o dereceyi bulmuş ki gezinirken rastladığınız birçok yerlinin ne bet kalmış. ne beniz.. İhtimal Ünye’nin içindeki hastalıklılar da, halka - musap olmuşlar.

Bizim evimizi yapacağımız sahilde sıtma bulunur mu? diye öte berikine danışmak istiyoruz. Herkes bir şey söylüyor. Bütün fikirler birbirini cerh ediyor. Kat'i bir şey öğrenmeye imkân yoktur. O yer Cevizdere’den geçtikten sonra iki metrelik mesafede... Fatsa’da da aynı olduğuna göre, çoluğu çocuğu tehlikeli bir yere yerleştirmekten “Burası uzun müddet için benim mekânım olacak” demekten insan korkuyor…

Lakin diğer bir fikir insanın bu korkusuyla mücadele etmekte:  — A efendim, bir münevver zümrenin Anadolu’ya yerleşmesi demek, Nis sahillerine yerleşmesi demek değildir ki... Biraz da mevcudiyet göstermek lâzım. Vali Bekir Baran bu sene, bütün köylüleri yol seferberliğine davet ediyor. El birliğiyle muazzam bir şose yapacağız. Elbette ondan sonra, bir sıtma mücadelesine başlamak sırası gelecek. Bunda bizim grubun da karınca kaderince maddi manevi hizmeti olur... Mücadele etmek, fakat yakalanmamak... Bunları telif edebilecek miyiz?

Esasen, kurutulması lâzım gelen muazzam bataklıklar filân yoktur. Pek seyrek, pek küçük ve bahusus bayır üzerinde, dere deniz kenarında su birikintileri vardır. Birçok köylülerle görüştüm, Onlar da sıtmadan yaka silkiyorlar.

Vali ve kaymakamın rehberliğiyle, hep birlikte çalışırlarsa, salgının önüne bir iki mevsimde geçilir. Biz kendi hesabımıza köylü gibi elimizde kazma bu umumi sıhhat seferberliğin de çalışacağımızı ilân ettik. Hulâsa, Anadolu’ya geldiğimize hiç pişman değiliz. Hissiyatımızın günden güne nikbinliğe doğru inkişaf edeceğine de kanaatim vardır. Çünkü şimdi kış, en fena mevsim.. Buranın baharı, bir tiyatro perdesi gibi açılacaktır. “Tanıyamayacaksınız!-diyorlar. Zaten şimdiden de, ağaçlı dağlarıyla iki adımda bir şarıl şarıl akan sularıyla, baştanbaşa kumlu plâj olan sığ sahilleriyle, asırlık çınarlarıyla, Ünye cennet gibi Karadeniz sahillerinin incilerindendir. Burada kolonimizi çoğaltıp kuracağımızı umuyorum. (Va Nu)


  • 0
    SEVDİM
  • 2
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
OKUL SPORLARI TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYORÖnceki Haber

OKUL SPORLARI TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR

UKRAYNA ÖNCE FINDIK ÜRETİMİNİ ARTIRMAK SONRA FINDIKTAN MARKA ÇIKARMAK İSTİYORSonraki Haber

UKRAYNA ÖNCE FINDIK ÜRETİMİNİ ARTIRMAK S...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar