Ordu
DOLAR18.8028
EURO20.5564
ALTIN1159.0

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI…

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI…
Abone ol

 

ÖNSÖZ

Değerli Okuyucular… Ordu yerel tarihi üzerine araştırmalar yapmaya başladığım yıllardan beri kentimize ait yayınlanmış kaynakları biriktirmeye ve onlardan istifade etmeye tarihsever bir kişi olarak çok önem verdim. Akademisyen bir tarihçi olmamama rağmen, bu tip araştırmalar yapmaya sağlığım elverdiği müddetçe kendi çabalarımla devam ediyorum.

Şükürler olsun, kütüphanelerimizin ihdas ettiği kent arşivlerine ailelerce bırakılan belgelerin yanında artık üyesi olduğunuz internet sitelerinde birçok belgenin taranmış görsel nüshalarına da ulaşabiliyoruz. Mesela geçmişe ait yayınlanmış yüzbinlerce nüshası bulunan siyah beyaz gazete arşivleri var. Bu arşivleri taramak, oldukça zahmetli ve fedakârlık isteyen bir iştir. Ama bu işin en çok keyif veren yanı nedir bilir misiniz? Şüphesiz bu soruma herkes farklı cevaplar verecektir. Bana göre de; arşivlerde Ordu’yla ilgili mühim bir belgeye ulaşmak işin en zevkli yanıdır.

Bu niyetle gece gündüz demeden arşivleri taramaya devam ederken; 1936- 1937 yıllarına ait Ordu şehriyle alakalı dönemin ulusal gazetelerinde yazılmış, onlarca fıkra türü yazıya ulaştım. Bu yazılarda; Ordu vilayet merkezi başta olmak üzere, Ünye, Fatsa; Çamaş ve Vona gibi ilçelerle, çevre köylerde yaşayan insanların yaşam koşullarının, “Haber”  adlı ulusal gazeteye periyodik biçimde yazıldığını gördüm. Bu yazılı belgelerde; Ordu, Fatsa ve Ünye’de yaşayan gençler ve aydınlar tarafından ifa edilen Halkevi faaliyetlerine, dönemin ünlü Valisi Bekir Baran’ın ısrarla kurdurduğu yol birlikleriyle kentin dört bir yanında yaptığı nafıa çalışmalarına ait haberlere şahit oldum. Yine aynı dönemin gayretli Valisi olarak zikredilen Bekir Baran tarafından zabıta gücüyle halkın modernleşmesi adına, kılık ve kıyafet inkılaplarını yerleştirme çabalarına rast geldim. Bizim yöremizde tabutla taşınan hastalar, samanlık gibi basit evlerde yaşayan garibanlar, hamamsız tuvaletsiz evler gibi daha önceleri okumadığınız birçok sosyal ve toplumsal gerçek vardı. İşte o günün yaşam koşullarını gazetelerin o satırlarda tüm çıplaklığıyla görebiliyorsunuz?

Peki, tüm bu yazılanlar, hangi usta muharririn elinden çıkmıştı? Bu akıcı fıkra türü yazıları kim oturup yazıvermişti? Bu da çok mühimdi… O dönemin ünlü ve parlak muharrirlerinden Nazım Hikmet’le adı bütünleşmiş Vala Nurettin’den başkası değildi. Bir dönem Türkiye’de ulusal basın dünyasına ve edebiyat camiasına damgasını vurmuş olan Vala Nurettin 1930’larda İstanbul Cağaloğlu’nda yazılar yazan ünlü bir muharrirdi. İstanbul’daki günlük hayat kargaşasından sıkılan Vala Nurettin yeni bir fikirle Anadolu’ya gitmek, orada sakin ve doğayla içiçe bir hayat kurmak, Anadolu insanlarını daha iyi tanımak, onların yaşam koşullarını tatmak, yerleştiği yerler hakkında izlenimlerini İstanbul’daki, dergi ve gazetelere ilk ağızdan yazıp yollamayı kafasına koymuştu. Bunun için on beş gün içinde apar topar hizmetçisi, aşçısıyla ve ailesiyle birlikte İstanbul’da yaşadığı boğaza nazır yalısını bırakıp yollara düşmüştü.

1936 yılı sonlarında Tarı vapuruyla Ünye’ye giden Vala Nurettin, yaklaşık bir sene civarında burada ikamet etmişti. Yörede kaldığı sürede Ünye’den Fatsa’ya, Vona’ya ,Ordu’ya ve Giresun’a hatta Sivas ve Tokat’a geziler düzenleyen Vala Nurettin, Haber Gazetesinin 3. Sayfasındaki “Benim Görüşüm” adlı köşesine sürekli yazılar yollamatya devam eder. Deneyimli Muharrir Vala Nurettin bir İstanbullu Gazeteci olarak, 1936-1937 yıllarında ikamet ettiği Ünye ilçesinde yaşadığı konaktan doğru, yöremizde yaşayan kadınımızın, köylümüzün, esnafımızın, insanımızın toplumsal ve kültürel yaşantısının, harika yeşil doğasının, coğrafi şartların yoksun bıraktığı yol’suzluğun adeta röntgenini çekmiştir.

Usta Gazeteci Vala Nurettin o yılların mahalli yaşam şartlarını kaleme aldığı ibretlik yazılarıyla adeta bir manzumeler dizisini yerel tarihçilerimize miras bırakmıştır. O dönemin toplumsal yaşantısının beraberinde getirdiği müşkülatları ikamet ettiği Ünye’den İstanbul’da ki Gazete okuyucularına aktardığı günlük yazılarını bugüne taşıyarak kayıt altına almak suretiyle geleceğe miras bırakmak işi yine bize düşmüştür. Yazdığı yazılarda (Va-Nu) mahlasını kullanan Vala Nurettin’in köşesinde kullandığı birçok Osmanlıca kelimenin yanına günümüz Türkçesiyle anlamı yazılarak cümlenin içeriği de aydınlatmaya çabalanmıştır. Bu yazılarda isimi geçen kişilerle ilgili görüşler, aktarılan yöresel bilgiler ve hikâyeler tamamen Vala Nurettin’in kendi izlenimleri ve düşünceleridir.

Bizim görevimiz; Vala Nurettin gibi dönemin mühim bir muharririn gözünden 1937’de Cumhuriyetin 15. yılına dayanmış olan Ordu kentinin ulusal basına yansıyan izlenimlerini, size tarafsız bir bakış açısıyla aktarmaktan ibarettir. Şimdi hep beraber 1930’lara dönmeye hazırsanız…Buyurun…

ÖNCE ÜNLÜ ŞAİR NAZIM HİKMET’İN YOLDAŞI OLAN GAZETECİ VÂLÂ NUREDDİN’İ KISACA TANIYALIM…

Bu yazı dizisinin müsebbibi olan Vala Nurettin’in kim olduğunu bilmeyen günümüz nesli için öncelikle onun yaşamı hakkında bilgi verdikten sonra, ünlü muharririn yöremizde yaşadığı dönemde kaleme aldığı kişisel intibalarını tek tek okumaya başlayacağız… Erken Cumhuriyet döneminde Türk gazeteci ve yazarlar arasında kısa adıyla Vâ-Nû olarak çok dikkat çeken bir isimdi.  25 Nisan 1997 tarihinde Hasan Pulur Milliyet Gazetesindeki köşesinde “…Soranlar oldu, hem de kendi meslektaşlarımızdan bile, " Vâ-Nû kim?" diye... Vâ-Nû gazeteci ve yazardır, gazetelerin köşelerini üslup sahibi muharrirler, edipler "fıkra muharriri" unvanı ile doldururken, Vala Nurettin " Vâ-Nû " imzasıyla bugünkü köşe yazarı gazetecilerin öncülerinden biridir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Bolu Lisesi'nde öğretmenken, Nazım Hikmet'le Rusya'ya geçmiş, Sovyet devriminin ilk yıllarında orada, Moskova'da Doğu Üniversitesi'ni bitirmiş, ünlü yazar Şevket Süreyya Aydemir'le birlikte bulunmuştur. Türkiye'ye döndükten sonra Cumhuriyet, Akşam, Vakit gazetelerinde köşe yazıları, röportajlar yazmış, siyasi yorumlar yapmıştır” Diye açıklıyordu.

Gerçekten Ahmet Vâlâ Nureddin çocukluk ve gençlik yıllarında ünlü şair Nâzım Hikmet'in yakın dostu ve yoldaşıydı. 1936’da ailesiyle Ünye’ye yerleşen ve bir sene civarında burada yaşayan Vâlâ Nureddin bu süreçte Fatsa ve Ordu’ya doğru seyahatler yapmış, halkevi faaliyetlerine aktif olarak katılmış, Vali Bekir Baran ile buluşup, köylerde toplantılarda yer almıştır. Vâlâ Nureddin yöremizde yaptığı bu gezileri ve gözlemleriyle birlikte, Ünye’deki yaşamını zaman zaman dönemin ulusal gazetelerinden Haber Gazetesine, Yedigün dergisine görüşlerini makaleler ve fıkralar şeklinde yollamıştır.

Bugüne kadar yaptığımız arşiv taramaları sırasında büyük bir kısmı ilk defa ortaya çıkartılan bu yazılar ünlü yazar Vâlâ Nureddin kalemiyle o dönemin Ordu şartlarını yansıtması açısından çok mühim belge niteliğini taşımaktadır.  Ordu yerel tarih araştırmaları yapan araştırmacılar için de o dönemi yansıttığı için çok önemli bir kaynak niteliğinde olan bu yazılar tarafımdan bir araya derlenip, toparlanarak, ileride bir kitap içinde neşredilecektir. Şimdi Vala Nurettin ile Nazım Hikmet’in mütarekeyle başlayan ve milli mücadeleyle devam eden gençlik yıllarına dönelim.

İstanbul’un işgal edildiği yıllarda Nazım 1921’in ilk günü henüz 18 yaşındayken Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Vâlâ Nureddin adlı üç şair arkadaşıyla birlikte Anadolu’ya geçmişlerdi.. Dört genç şair Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuru ile İnebolu’ya inerler.

Şairler, İnebolu'da Ankara'dan gelecek izni beklerken, Almanya'dan gelen “Türk Spartakistleri” ile tanıştılar. Onlardan daha çok Sadık Ahi (Mehmet Eti)'den etkilenerek, hayatı boyunca taşıyacağı sosyalist dünya görüşünün ilk bilgilerini aldılar.  Vala Nurettin ise İnebolu’dan kendilerini Ankara’ya götürecek olan treni beklemeden İstanbul’dan Mustafa Kemal’e iltihak etmek üzere kaçmış bir grup eski subayla beraber üç gün üç gece hep yürür.

Milli Mücadeleye çağıran şiirlerinin yankıları büyük olunca Nazım ile Vala Nurettin Ankara’da Meclis'e çağırılarak Mustafa Kemal Paşaya takdim edilir. Vâlâ Nureddin o anları “Mustafa Kemal: Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız” sözleriyle anılarında aktarmaktadır.

Daha sonra Vala Nurettin Ankara’dan Bolu'ya öğretmen olarak Nâzım Hikmet'le birlikte gönderilir.. Ancak Bolu'daki Ağır Ceza Reisi'nin Sovyetler Birliği'ndeki değişiklikleri büyük övgülerle anlatması, oradaki irtica baskısı onları Moskova'ya yöneltir.

Tarih Öğretmeni Aynur Tan, Dördüncü Ünye Kurultayı’nda yaptığı bir açıklamaya göre Nazım Hikmet’in Batum’a giderken Vâlâ Nureddin ile birlikte Ünye’ye uğradığını iddia etmektedir. Nazım Hikmet ve Vala Nureddin, Batum’ a geçtiklerinde tarih 30 Eylül 1921’dir. Zonguldak’tan hareket eden Alman bandıralı Kornilov vapuru 1921 Ağustos’unda Ünye açıklarına demirlemiştir.

Ünye belediye eski başkanı ve CHP Ordu eski milletvekili rahmetli Hüsrev Yürür, Tarih Öğretmeni Aynur Tan’a vefatından önce anılarını anlatmıştır. Hüsrev Yürür’ün babası Sabri Bey o yıllarda hem Ünye Milis Taburu komutanı hem de Karadeniz Seyr-ü Sefain Dairesi’nin Ünye temsilcisidir. Gelip geçen hatırlı kişiler Sabri Yürür Bey’in bugün hala duran taş konağında misafir edilmektedir.

Hüsrev Bey babası ile Sabri Bey ilgili anılarını anlattığı bölümlerde Nazım Hikmet ve Vala Nurettin ile ilgili Tarih Öğretmeni Aynur Tan’a şunları aktarmıştır:

“…Yıllar sonra otuzlu yıllarda deniz yolları acentesini devraldığımda eski evrakları düzenlerken babam Sabri Bey şöyle anlatmıştı. “Bu acenteden kimler geldi kimler geçti? Rus generalleri, İngiliz ve Fransız subayları, Topal Osman Ağa ve milisleri Trabzon’a giden vapurlar su ve yiyecek için Ünye’de mola verirlerdi.  Bir gün tuz vapurundan karaya çıkan üç kişiyi bana getirdiler, “Trabzon’a gidiyoruz, oradan Kazım Karabekir’e gideceğiz, öğretmeniz” dediler. Çok tedirgin bir halleri vardı, inanmadım, Rum mülteci zannettim. İsimlerini sordum. Yıllar sonra öğrendim ki önemli bir yazarmış. Birinin gözleri masmavi idi. Çok gençtiler. Ankara’dan geldiklerini söylediler. Onları eve götürdüm, bahçede silahlı atlıları gördüklerinde çok şaşırmışlardı, yemek yedik ve sohbet ettik yanlarına sepetlerde meyve vererek akşama hareket edecek vapura yolcu ettik. Yıllar sonra bunlardan birinin Vala Nurettin, birinin de Nazım Hikmet olduğunu öğrendim.”

Nazım ve arkadaşları bu esnada kanunla aralarında herhangi bir sorun yoktu, kaçak değildiler, ancak ülkenin içinde bulunduğu nazik durum nedeniyle tedirgindirler. Daha sonra geldikleri vapurla Batum’a doğru seyahatlerine devam ederler. Ve sonunda Batum üzerinden Moskova'ya giderler. Vala Nurettin de Nâzım Hikmet gibi, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde (KUTV) öğrenim görür. 1925’te Türkiye’ye döndükten sonra gazetelere yazmaya ve çeviriler yapmaya başladı. 1926'da Vakit gazetesine giren Vala Nurettin Akşam gazetesinde (1927-1938) uzun yıllar fıkra yazarlığı yapmıştır. Sonra Haber, Cumhuriyet, Tercüman, Havadis ve Köroğlu gazetelerinde on binlerce yazı yazmış, yüzlerce metni Türkçeye çevirmiş ve röportajları yayımlamıştır. 1942’de yazdığı bir yazı nedeniyle er rütbesiyle Konya’ya sürgün edilen Vala Nurettin, 1945’te uzun zamandır haberleşmediği Nâzım Hikmet’i Bursa Cezaevi’nde ziyaret etmiştir. 1951’de Nazım’ın Rusya’ya kaçışına kadar mektuplaşarak görüşmeyi sürdürdü.

1960'lı yıllarda Türkiye'de Nazım Hikmet fırtınası "Kuvayı Milliye Destanı"yla esmeye başlarken, Vala Nurettin'in, Nazım Hikmet'le ortak anılarını anlatan kitabı "Bu Dünyadan Nazım Geçti" 1965'te yayınlandı. Kitap, Nazım Hikmet'i, katı bir ideolog değil, bir insan olduğunu anlatması bakımından önemliydi, Nazım Hikmet de bir insandı, aşkıyla, sevgisiyle, hata ve sevaplarıyla... Nazım Hikmet ile Vala Nurettin arasındaki geçmişe dayanan o kadim dostluğu, Üstat Şevket Süreyya Aydemir “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabın ön sözünde özetle şöyle betimlemiştir:

“…Vâ-Nû, Nâzım’ı bütün cepheleriyle en iyi tanıyan, en iyi değerlendirebilen insan olarak önem taşır. Nâzım'ın sadece hayat hikâyesini değil, onun ruh ve sanat aşamalarını da en doğru olarak canlandıran kişi Vâ-Nû’dür. Nâzım Hikmet'in yalnız hayat boyunca en yakın arkadaşı olarak değil, Nâzım'ın kendini verdiği eğilimi ve dünya görüşlerini de onunla beraber izleyen ve bunları Nâzım'ın hayat hikâyesinde yerli yerine koyabilen insan Vâ-Nü dur. Bütün suçlamalara, cezalara ve hükümlere rağmen Nâzım, başından sonuna kadar, daima bu toprağın çocuğu olarak kaldı. İşte Vâ-Nû onun bu cephesini de en iyi değerlendirebilen bir yol arkadaşıydı.

Nâzım'ın gençlik hayatının 17 yılı hapishanelerde geçmişti. Suçlu muydu? Bu cezalara müstahak mıydı? Ciddi araştırıcılar bu soruların cevaplarını elbette ki ileride aydınlatacaklardır. Ben ona inanıyorum ki, bu toprağın yetiştirdiği büyük bir sanatkâr olan Nâzım Hikmet, dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, kendi yurdunda da bir gün, layık olduğu yeri alacaktır. Fikirlerine gelince, sanatkârın elbette ki kendine özgü fikirleri olacak. Sanatkâr, standart vatandaş demek değildir.

Nâzım'dan son dinlediğim şiirlerini hatırlıyorum. Vâ-Nû 'nun evindeydik. Geceydi. Yıllar yılı süren kapalı kapılar ardında yazdığı en güçlü şiirlerini okuyordu. O günlerde Nâzım, 48 yaşının içindeydi. Ve bu 48 yılın, 17 yılını hapislere vermişti... Biz bu yıllara ne ümitler bağlamıştık, bu kaybolan yıllara... Vâ-Nü ve ben, onu, 19 yaşındayken de yine böyle dinlemiştik. Dalga dalga altın saçlı ve güneş yüzlü bir çocuktu. Yazdığı ve okuduğu şiirler, bu güzel baştan güneş ışınları gibi dalga dalga hayata yayılıyordu. İşte yine onu dinliyorduk. Ve onu dinlediğimiz nice yılları yeniden yaşıyor gibiydik. Nâzım'ın, hani şu taşmış, kabarmış ama artık durulmuş, yatağına yerleşmiş, azametli nehrin akışına dalmıştık. Bu Nâzım artık o 19 yaşlarındaki Nâzım değildi. Bu başka bir insandı. Çilenin, sabrın ve ıstırapların potasında hem kendisiyle hem dünya değerleriyle hesaplaşmış olgun bir insandı.

Birden elektrikler söndü. Karanlıkta kaldık. Ama Nazım susmadı. Nazım için karanlıklarla aydınlıklar birdi. Şiirini okumaya devam ediyordu.  Karanlıkta sesi, daha tok, daha gür ve daha tesirliydi. Nurettin’in eşi Müzehher o sırada bir şamdan getirdi. Masanın ortasına koydu. Mum yanmış çerağ (ışık veren)uyanmıştı. Yine hiç kimse tek kelime konuşmuyordu. Ve Nâzım, yine kâğıtlarını eline aldı. Şiirlerine daldı. Artık Nâzım serbest bırakılmıştı, aramızdaydı. Ama:

Bir ağaç gibi tek ve hür,

Ve bir orman gibi kardeşçesine

Yaşayabilecek miydi? Onu böyle yaşatacaklar mıydı? Hayır! Kale kapıları şimdi onun çevresinde yavaş yavaş yine kapanıyor gibiydi. Kinler, garezler, kıskançlıklar ve hepsinin üstünde birtakım tertipler, her gün biraz daha harekete geliyordu. İstemeyerek, yüreği kan ağlayarak toprağından ayrıldı. Ve bu yolculuk onun, bizim için son yolculuğu oldu. Ondan sonra Nâzım'dan ancak hasret şiirlerinin sesi geldi:

“Sen esirliğim ve hürriyetimsin:

Çıplak bir yaz geçesi gibi yanan elimsin.

Sen memleketimsin.

Sen, ela gözlerinde yeşil hareler

Sen, büyük, güzel ve muzaffer

Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan

Hasretimsin...” Bu son ayrılışından sonra Nâzım'ı bir daha görmedim. Ve bir gün onun ruhuyla ancak, onun mezarı başında konuştuk. Nâzım'ın mezarı Moskova'daki, Novideviçi mezarlığındadır.

Nâzım'ın mezarı tam meydanın cephesinde ve mezarlığa dalan ara yollardan birinin tam başında ve köşesindeydi. Bütün mezarlık siyah mermerler ve çiçek bahçesi halindeydi. Daha tören alanını geçerken Nâzım'ın mezarını tanıdım. Çok kıymetli, yüksek bir siyah mermer blokun üzerine onun ayakta ve dinamik silueti oyulmuştu. Üzerine Türkçe imzasını işlemişlerdi. Cephe taşından, burada “Türk Şairi Nâzım Hikmet”in gömülü olduğunu anlıyordunuz.

Başucuna dikili bu anıt taşının altında mezar yerine, aralarından çimler, çiçekler fışkıran dört köşe küçük taşlar fasılalarla döşenmişti. Etrafına çiçekler ve bodur çam fidanları dikilmişti. Mezarın üzeri, uzaktan ve yakından her gün ona gelen ziyaretçilerin taşıdığı henüz taze buketler, çiçek demetleriyle örtülüydü. Nâzım, burada yatıyordu.

Onu İstanbul'da, Vâ-Nü'nun evinde ve bir mum ışığında şiir okurken ve son defa gördüğüm geceyle bugünün arasında şimdi tam 18 yıl vardı. Bu mezarın başından ayrılırken ondan birkaç avuç toprakla bir demet çiçek topladım. İstanbul’da Vala Nurettin’in mezarına serpmek için Moskova'dan ayrılırken getirdiğim tek armağan budur. Şevket Süreyya Aydemir…”

Bir imparatorluğun içine doğan, birçok savaşı çocukluk ve ilk gençlik yıllarında idrak eden ve ardından Milli Mücadele’ye şahit olan, komünist bir ülkede eğitim gören ve  eğitimi  sırasında  daima  “yarı  aç”  kalan  Vâlâ  Nurettin’in  tüm  bu  anlatılanlardan hiçbirinin  romanlarında  yansımasının  olmadığı görülür. 1932 yılında Meziyet Çürüksu ile evlenen Vâlâ Nûreddin, 1939’da eşinin ölümünden sonra 1942’de Müzehher Hanım ile evlenmiştir. 9 Mart 1967'de İstanbul'da vefat eden Vala Nurettin, Edirnekapı mezarlığında toprağa verilmiştir.

1936 KASIM DA VALA NURETTİN OKUYUCULARINA İSTANBUL ŞEHRİNDEN AYRILACAĞINI DUYURUYORDU.

10 Kasım 1936 tarihli Haber gazetesinin 3. Sayfasında “Benim görüşüm” adlı köşesinde Vala Nurettin “ Yakında İstanbul şehrinden ayrılıyorum. Anadolu’ya yerleşmeğe gidiyorum oradan, Haber’e pek başka çeşit ve yepyeni bir ruhta yazılar göndermeği umuyorum” başlığıyla okuyucularına sesleniyordu. Vala Nurettin’in Ordu’nun Ünye ilçesine yerleşmeden ve yola çıkmadan önce gazetesinden duygu ve düşüncelerini şu şekilde kaleme almıştı:

“Bu son haftalar içinde bir karar verdim; büyük bir mani çıkmazsa, on beş gün içinde de kararımı tatbik edeceğim: Artık, İstanbul hemşerisi olmaktan çıkıyorum. Evimizin büyük eşyalarını haraç mezat sattık. Ailemle beraber, Anadolu’nun hiç görmediğimiz bir köşesine gidiyoruz. Evimizi barkımızı orada kuracağız. Ben muharrirlikte devam ederek gene, eskisi gibi, Kendi gazetem olan Haber'e ve dostum Sedat Simavi’nin “Yedi gün”ü nev’inden mecmualara yazılar yazacağım. Şehir Tiyatrosuna Piyesler hazırlayacağım. Bir ailenin Anadolu’daki masrafı, tabiatıyla İstanbul’dakinden az olacağı için, aradaki farkı, oradaki tesisatıma hasredeceğim. Meselâ, otomobile binip Park Otele giderek orada bir viski içecek yerde, bir dana alıp büyüteceğim, yahut on beş yirmi tane iyi cins yemiş ağacı dikeceğim...

Damlaya damlıya göl olur. Eğer başıma tasavvurlarımı kuvveden fiile mâni olacak bir felâket gelmezse, İhtiyarlığıma kadar, küçük bir çiftlik sahibi olacağım. Böylelikle birçok gayeleri birden istihdaf (amaçlıyorum) ediyorum. Bunların kimi içtimai(toplumsal), kimi ferdidir.

İçtimailer; Bütün muharrirler, şehirlere bahusus İstanbul’a toplanmışız. Ayni mevzuları geveler dururuz. Meselâ benim bu sütunumdaki tarz fıkraları bundan beş altı sene evvel yazan ancak iki üç kişiyken, şimdi on beş yirmi tane genç ihtiyar meslektaş ayni çorba kasesinin başına üşüştü.. Habire ha... Şöyle bir etrafıma bakıyorum: Acaba yazacağımız ne kaldı? Belediye, tramvay şirketi, adliyenin enkazı, tayyare piyangosu, satan gişelerin çokluğu, Mecidiyeköy’deki sineklerin bolluğu…, Hele sonuncu bahis, bizzat sineklerden daha müz'iç (sıkıcı) bir şekle girdi. Gına verdi. Gık dedirtti.

Çok şükür, ben, kolaylıkla mevzu bulan bir muharririm. On küsur seneden beri inkıtasız (ara vermeden) devam eden gazetecilik hayatımda, on küsur müstear (takma) isimle - üst üste - üç beş sütun yazı yazdım. Bunların ancak üçte biri tercüme, geri kalanı kafadandır. Telif- adaptasyon karışıklığının önüne geçmek için son aylar içinde (Vâ- Nu) imzasını hiçbir adapte mevzuun altında kullanmamaya karar verdim. Buna rağmen neşriyatımın seyrekleşmediğini bilakis sıklaştığı görülüyor. Fakat itiraf edeyim: Hayatlarını Beyoğlu - Köprü - Babiâli Beyazıt tramvay yolu üzerinde geçiren ve ayni maddelere dair kronikler yazmak isteyen fıkracı, edebiyatçı zümresi için daimi ve normal bir neşir hayatına imkân yoktur.

Bu, memleket hesabına, gayrı tabii bir vaziyettir. Bir şehrin bir tramvay güzergâhı üzerinde matbuatımızın bütün enfüsi (şahsi) sütunlarını işgal eden muharrirler toplansınlar ve boyuna bu dar muhitten ilham alıp Türk hayatını (?) gazetelere aksettirsinler... Unutmayalım ki, Türklüğün yüzde doksanını köylü, kalan yüzde onunun da büyük bir kısmı kasabalıdır. Bütün diğer memleketlerdeki muharrirlerin de yaptığı gibi, bizde de elbette, bazılarımızın, bu İstanbul’un dar muhiti çerçevesini parçalamamız, kasabaya, köye gitmemiz, orada senelerce kalmamız, Anadolu’nun her veçhesini, her ihtiyacını- İstanbul belediyesinin her teferruatından bahsederek cümle ahvalini âleme malum ettiğimiz gibi yazmamız, çizmemiz icap eder. Kim gidecek? Herkes birbirine “buyur” ediyor! Hatta dahası da var: “Bir gün Anadolu’yu yazan bir muharrir zuhur edince…” diyorlar… Bu Anka kuşu kimdir? Hangi anadan doğacak? Gökten zembille mi inecek?

Hatta biz muharrirler, bu husustaki küllü ayıbımızla, meselâ doktorları: — Ne demeye uzak vilâyetlerimize, hatta oralarda daha fazla kazanç olduğu halde, gitmiyorlar? - diye tenkit etmişizdir. Ele verir talkını... Kendi yutar salkımı!... Bari yutulan salkım da bir salkım olsa... Ben İstanbul’u canım gibi severim amma, derhal söyleyeyim ki, onun mistiğini severim: Yani abidelerini, manzaralarını, hatıralarını... Fakat asla bugünkü berbat, sönük, kasvetli hayatımı değil... Burada ne var?. Bütün ömrüm, kendi üç beş dostumun arasında geçiyor...

Ve işte ayni dostlar, benimle anlaşarak, işlerini benimki gibi tanzim ediyorlar ve aşağı yukarı hep birlikte ayni ideallerle Anadolu’ya gidiyoruz... Bunun bir fedakârlık olduğuna kani değiliz.. Biraz gayretle ve biraz nikbinlikle (İyimserlikle) ve biraz da zevkiselim ilâvesiyle, oradaki hayatımız buradakinden çok daha güzel olabilir... (devem edecek)


  • 0
    SEVDİM
  • 3
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
ORDU 1.AMATÖR KÜMEDE 4.HAFTA GERİDE KALDIÖnceki Haber

ORDU 1.AMATÖR KÜMEDE 4.HAFTA GERİDE KALD...

KUMRU’DA ‘TARIMSAL ÜRÜNLER İŞLETME TESİSİ’ KURULACAKSonraki Haber

KUMRU’DA ‘TARIMSAL ÜRÜNLER İŞLETME TESİS...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar