Ordu
DOLAR18.8383
EURO20.3282
ALTIN1128.4

GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (8)

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
GAZETECİ VALA NURETTİN’İN KALEMİNDEN ORDU MEKTUPLARI… (8)
Abone ol

dünden devam

 “SAYVAN” DA YAŞAYAN BİR AİLE

14 Şubat 1937 tarihli Haber Gazetesi Sayfa 3 de “Sayvan” da bir aile” başlıklı bir fıkra yayınlanmıştı. 1930’lu yılların iptidai şartlarında zorluklarla süren yaşamdan küçük bir örneği kaleme alan Vala Nurettin yazısında şunları anlatıyordu:

“Şimdiki kara kış şeraiti içinde köyleri dolaşmak için en iyi usulün avcılık olduğuna kanaat getirdim. Ünye Mal Müdürümüz Bay Sedat ile Cüri deresi içerlerinde dün bütün gün yaban ördeği avlama peşinde gezdik. Avcılar kırk gün yaban eti, bir gün av eti yerlermiş. Biz de ne o, ne öteki… Her ne kadar bir şey vuramadıksa da torbamıza bir iki tane karatavuk düştü. Fakat manevi şikârlarım(avlarım) epeyce oldu. Dikkat ediyordum. Bir köylü yarım saatten beri uzaktan uzağa arkamda dolaşıyor. Bana yanaşmak için tecrübe yapıyor. Sanki avım onu pek alakadar etmiş gibi:

--Şimdi şuradan bir tavuk seğirtse bey, onu nasıl vurur, heyt…-diyor. Bu müdahaleye niçin lüzum gördüğünü hayli müddet anlayamadım. Nihayet bir saatlik meşrebimce çene çalma mesaisi dolduktan sonra ücretini sorduk:

-Bir cigara var mı? Ne olursun bey… İki tane uzattım. Biri ona biri bana sandı. Fakat:

- Öteki de yedek…Kulağının ardına tak…Birazdan içersin!-deyinde gözleri memnuniyetle parladı; dua etti…

-Haydi bakalım…yakması da senden -dedim.

-Çakmağa pek meraklısın galiba!

-Kibritin yok mu?

“Alay mı ediyorsun?” manasında gözlerime baktı:

-Bende ne gezer?

-Hani çakmağın?

Kuşağından kirli bir çıkın çıkardı. Düğümü aheste aheste çözmeye başladı. Ben de kaçak çakmak taşı mı çıkaracak diye bekliyordum. Fakat hayır. Bir kutu çıktı. Hani saatlerini, kıymetli çakılarını bir torba içinde saklayan meraklı adamlar vardır. Meğer bu kirli çıkında, o kıymet verdiği teneke kutuyu muhafaza içinmiş. Açtı. İçinden iptidai şekilde bir çakmak taşı, demir parçası ve kav malzemesi çıktı. Artık iş başlamıştı. Bağdaş kurup “ateş yaratmaya” uğraşacaktı.

-Anlaşıldı… Galiba bende kibrit var… Unuttum!-diyerek bu eziyetli faaliyete mani oldum. Ayrıldık. Bizim nasıl avlanacağımızı merak edip yanımıza fahri yaver olarak katılan Selçuk ismindeki zeki bir mektepli çocukla birlikte bir müddet daha dolaştıktan sonra ayrılıyoruz. Tesadüfen deminki köylünün ormanın ortasındaki küçük evini görüyoruz.

“Ev” de sözüm ona ev… Köylü yanındaki ihtiyar kadına bir şeyler fısıldadı. O da bana;

-Ah merhametli efendim. Bende yıllardan beri sigaraya alıştım. Çoktandır içemedim. Ne olur bir sigara da bana ver!-dedi.

Onunda gönlünü yaptık. Fakat bende evin içini görmek arzusu uyandı. Laf açtım..

-Buyurun, gezin! –dediler… Burada mısır ve pirinç tarlalarını beklemek içim “Sayfan” denilen kulübeler yapıyorlar. Onlar geçici ikametgâh olduğu için iptidailiği bir dereceye kadar mazur görülebilir. Bu şimdi anlatacağım ise nice nice emsali gibi artık daimi ikametgâh haline getirilmiş. Malzemesi fındık dallarından ve pirinç saplarından yapılmış.  Duvarları da ince ve elastiki dallardan örülmüş. Tabii aralıkları birer parmak

açık olduğu için rüzgar bir tarafından girip öte tarafından çıkar. Sözde buna mani olmak üzere sayfanın duvarları içerden çamurla sıvanmış ama bu bütün duvarların üçte birini kaplıyor. İçeri girildiği vakit dışarısı aralıklardan mükemmel görünüyor. Sayfanlar genellikle küçük ve müstakil bir odacık şeklindedir. Alçak kapısından başınızı eğmeden girilemez. Doğrulduğunuz vakit burasının iki bölümden ibaret olduğunu görüyorsunuz. Birinde at, inek gibi hayvan barınabiliyor ve bir çit duvarla ayrılmış. Diğer oda ise insanlara mahsus…

— Burada kaç kişi yatıyorsunuz?                                                                                                                                                            — Anam, karım, ben, çocuğum...                                                                                                                                                  İşte, “yataklarını” derleyip toplayıp kenara koymuşlar, Yere serdikleri zaman, bütün zemin işgal edilir. Ve zemin, dövülmüş topraktır. Hariçte, binanın dört tarafında hendekler var.

Bunlar, suyun akıp gitmesini temin ettikleri için, rutubete mâni olurlarmış. En garibi ocak” tır... Sade ateş yanacak bir yer var. İsli taşlar üst üste duruyorlar. Fakat baca namına bir şey yok. Duman, sayvanı doldurduktan sonra, tepedeki delikten uçup gidiyor. Ocağın yanında bir iki kap kacak duruyor. Açtırıp baktım: kart fasulyelerden turşu yapmışlar. 

— Ye, beyim.. iyidir! - diye ikram ettiler. Öteki kapta da mısır çorbasının bakiyesi… Yanında da bir mısır ekmeği... İşte size bir hayat: toprağı eşeliyorlar, mısır, fasulye ekiyorlar. Bunlarında yarısını toprağın sahibine veriyor. Üstte yok, başta yok... Kulübeyi civarda dolu olan iptidai maddelerken elindeki baltayla, çekiçle azıcık oturulur hale solmak için en ufak bir bilgi yok, Çocuklar bu soğuk havada yalınayak. sırtta sade bir gömlek.. Öksürüyorlar, ölüyorlar… Dereden şakır şakır su akıyor, fakat kadın birkaç senedir yüzünü yıkamamış... “Yaşıyorlar”... (Va - Nü)

“BİR İP FABRİKASINDA

17 Şubat 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfasında; Vala Nurettin tarafından neşredilen ”Benim Görüşüm” adlı köşede, Ünye’de bulunan bir ip fabrikası hususunda izlenimlerini paylaşmıştı. “Bir ip fabrikasında” başlıklı fıkrada Vala Nurettin şunları kaleme almıştı:

“Önünden geçiyorduk. -Fabrikayı gezmez misiniz? Dediler. İp imalathanesiymiş, girdik. ”Babadan kalma bir meslek!, diye düşündüm. Çünkü Ünye, eskiden gemicilik merkeziymiş. Kaptanlar buradan yetişirmiş, gemiler burada yapılırmış. Fakat vapurculuğun asri şekilde inkişafı (gelişimi) üzerine, burası mukavemet edememiş. Hâlbuki eskiden koskoca bir mahallede bahriyeliler otururmuş. Sefineler (denizciler) ta Mısır’a kadar gider gelirmiş, avdetlerinde (geri dönüşünde) Çaltı burnunu açıklardan görüldükleri vakit, hala mevcut olan tabyalardan top atılır, bütün alakadarlara haber verilirmiş.

Demek ki o koskoca gemicilik sanayinden kala kala bu ip fabrikası kalmış.

-Niçin yeni şekillere temessül (özümseyemedik) edemedik?-diye üzülüyorum. Mesela burası, Türkiye’nin Sivastopol’ü olamazıydı?  Hiç değilse bir Kasım paşa halini muhafaza edemez miydi? Bir ip imalathanesini ilk defa olarak görüyorum. Burası gayet uzunlamasına müstakil toprak zeminli bir barakaydı. İki uçlara çıkırıklar kurulmuş, yapılan ipler, buralara sarılıyor. İşçilerden bir kısmı, üzerinden okkalarla kendir sarkan bir kocaman sopayı yüklenmişler, burulan ipin ucuna bu kendirden azar azar ilave ederek ipi imal ediyorlar… Fabrikasyon bundan ibaret… Hiç de mürekkep (bir araya getirilen)  bir sanayi değil. Fakat ansızın bir mantıksızlık gözüme çarptığı için dedim ki:

-Peki, ama bu işçiler, niçin bu kendir yüklü ağır sopaları sırtlayarak bir hattı müstakim (doru çizgi) üzerinde aşağı yukarı mütemadiyen taşıyorlar? Yazık değil mi? Şu alçacık tavana bir tel gerseniz, kendirli sopayı bir makara ile ona assanız. Kolayca getirip götürseler imalat daha kolaylaşmaz mı?

İşçilerden birkaçı:

-Ha. Evet…Çarşamba kasabasındaki fabrikada öyle yapıyorlar..-dedi.

-Peki siz?

-Biz… Ne bilelim? Öyle işte… Ne olacak… Alışığız… Taşıyoruz… Öyle gördük…

İşte bir zihniyet ki burasının niçin Sivastopol olmadığını, Kasımpaşa halinde kalmadığını gösteriyor…”Öyle gördük zihniyeti”

Muhafazakâr zihniyet… Köylümüze hala kara sabanı terk ettirmeyen zihniyet… Yere batasıca…Bizi batırmadan kendi batasıca…(Va-Nu)

 

1937 SENESİNDE VALA NURETTİN  “FATSA'NIN SAMİMİ MUHİTİ” BAŞLIKLI BİR YAZI KALEME ALMIŞTI.

26 Mart 1937 tarihli Haber Gazetesinin 3. Sayfasında Vala Nurettin tarafından “kendi görüşüm” adlı köşede Fatsa kazasıyla ilgili bir yazı neşredilmiştir. “Fatsa'nın Samimi Muhiti” başlıklı yazıda Vala Nurettin düşüncelerini şu şekilde kaleme almıştır:

“Halkevlerinin, mühim bir teşekkülü olduğunu anlamak için bir Anadolu seyahati yapınız. Bilhassa bu meyanda Fatsa’ya da uğramayı ihmal etmeyiniz. Bu kasabayı ziyaret ettiğim zaman yeni açılan Halkevinin hevesle faaliyete geçtiğini öğrenerek, geceleyin, bir uğradım. Elektriksizliğe rağmen pırıl pırıl ışıldayan yeni binanın içinde gençler, harıl harıl çalışıyorlar:

Gösteri (temsil) kolu, yeni bir piyesin depetsyonile meşgul; Köycülük kolu, 18 Martta, Büyük Millet Meclisinin köy kanununu kabul etmesi sebebi Ordu vilâyeti köylülerinin kaza dâhilinde kutlayacağı köy bayramı dâhilinde hazırlamakla uğraşıyor; Ar (güzel sanatlar) kolu,  milli bir havayı çalıyor ve seviliyor. Spor ve Kitapsaray kolları da ayrıca çalışıyorlar… Yüzden fazla genç aynı çatının altında toplanmış. Halkevi Fatsa’da ekseri memur olmayan insanlardan oluşuyor.…

—Herhalde bu kasabada Halkevi kahveleri mağlup etmiş. Lâkin bu, yeni ve gelip geçici bir heves olmasın? diye sordum.

—Hayır. Evvelce de bir Gençlerbirliği vardı; sonra, Halkevine katıldı.  Onun zamanında, Fatsa da içtimai (toplumsal) hayat yine uyanıktı.

“Sizin Ünye’de” bir bayanın sahneye çıkması yeni bir meseleymiş. Fakat bizim burada, beş altı seneden beri bayanlar sahneye çıkıyor. Hatta son bir temsilde, bir bayan erkek rolünü aldı. Kendisiyle görüştüm: Darülmuallimat mezunesi olan Bayan Muvahhide Ağrı on beş seneden beri Fatsa’da öğretmenmiş. Şimdi kültür işyarıdır. Onun “Çalı Kuşu”na yakın bir hayatı olduğunu öğrendim. Reşat Nuri’nin kahramanından pek daha macerasız fakat pek daha kahramanca bir hayatı var. Darülmuallimattan çıkınca, evvela kendisini başka bir kasabaya vermişler. Lakin orası daha mutaassıpmış; evvelki muallimeyi fena tahkir etmişler. Maarif nezaretinin yüksek memuru, son dakikada vapurda, emri değiştirmişler:

Bayan; Muvahhide ‘ye:

— Kızım! Demiş. Sen yalnızsın. Diğer muallimeler aileleriyle beraber gidiyorlar. Onun için seni esnafı çok iyi, ahalisi çok munis olan bir yere yollayalım. Fatsa daha muvafıktır. İşte geliş o geliş!...Bayan Muvahhide anlatıyor: Nezaret, mütemadiyen, “Sıkı örtününüz! Kimseyle temasta bulunmayınız. Üst üste üç peçeyle tesettür ediniz!” emrini veriyordu. Bizde sırf tedrisat vazifemizi yapabilelim diye bunlara itaat ediyorduk! Nihayet inkılâp oldu, emirler değişti. “Bu sefer, kendimiz açıldık ve açtık. İşte bugün, Halkevinin bütün faaliyetine, kadın ve erkek arkadaşlarımızla birlikte iştirak ediyoruz..

Kendisi Fatsa'dan ve Fatsalılar kendisinden o kadar hoşlanmış ki, ayrılamamışlar ve gıyabında söylenen sözlere nazaran bu faal, iyi ahlaklı ve mesleğini aşkla telâkki eden Fatsa kadınlığına pek büyük tesirleri olmuş. Civar kasabalarda olduğu gibi burada peştamal ve havlu ile tesettürün devam etmemesine amillerden biri, kendisi imiş. Hülasa, on beş seneden beri tek başına didinen bir kahraman kadın…

Esasen, ekser yerlerde halk ve memurlar, birbirine pek yabancı kaldığı, bazı esnafların memurların mütevazı maaşlarına adeta pusu kurduğu halde, Fatsa’da bu kötü adet yokmuş. Her memur buraya kısa zamanda alışır, samimi bir muhit içinde pek memnun kalır, Fatsa’dan adeta ağlayarak ayrılırmış. İdareyi Hususiye ’den aylarca maaş alınamadığı sıkıntılı devrelerde Fatsalılar, maaş erbabına müzaheret etmiş, Bakkallar krediyi kesmemiş, memur da maaşını alınca müterakim borçlarını namuskârane ödemişler. Hep bir aile olarak geçinmişler. Şimdi CHP başkanı olan Ziya Yücel gibi zenginlerde, karşılığında menfaat beklemeksizin yardımlar etmiş. Fatsa'da sanırım ki, en genç kaymakama sahip olmak rekoru da var: Bay Kemal Taş bu derece gençlik hareketi olan bir yerin üslubuna uygun geliyor.

Fakat Fatsa son günlerde büyük bir matem içindedir. Limanın iki gemisinden biri, on bir yolcuyla batmıştır. Telgrafla da bildirdiğim gibi, saatlerce ölümle pençeleştikten sonra, ancak üç kişi kurtulabilmiş. Hasan ve Fikri reislerin çift direklisi, içindeki tüccar paralarıyla birlikte batmıştır. Halkın ekseriya konuştuğu hep bu mevzudur. Mucize kabilinden kurtulanları gördüm. Anlattıkları evvelce yazdıklarımdan başka bir şey değildir. Ancak gemide 14 şişe rakı bulunduğu doğru değilmiş. Yalnız bir buçuk kile şarap varmış diyorlar. (Vâ - Nü)”

devam edecek


  • 0
    SEVDİM
  • 1
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
İLK HEDEF MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİÖnceki Haber

İLK HEDEF MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ

OTOPARKLAR ÜNYE 1957 SPOR’ASonraki Haber

OTOPARKLAR ÜNYE 1957 SPOR’A

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar