Ordu
DOLAR15.5059
EURO16.1597
ALTIN901.86
reader

MÜHENDİS KAPTAN REFİK AKDOĞAN 1930'LU YILLARIN ORDU KENTİNİ NE GÜZEL ANLATIYOR

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
MÜHENDİS KAPTAN REFİK AKDOĞAN 1930'LU YILLARIN ORDU KENTİNİ NE GÜZEL ANLATIYOR
Abone ol

Alper Güray hazırladı

 Mühendis Kaptan Refik Akdoğan uzak yol kaptanı olup 1926 yılında Ordu'da doğmuştur. İlkokulu Ordu'da, orta ve liseyi Trabzon'da bitirdikten sonra 1948 yılında Yüksek Denizcilik Okulu'ndan mezun oldu. 25 yıl deniz ve karada çalıştıktan sonra 1974 yılında Gemi Kurtarma İşletmesi'nde Baş Uzman iken kendi isteği ile emekli oldu. Emekli olduktan sonra yine denizcilik sektöründe danışman olarak çalıştığı günlerde ayrıca İTÜ Denizcilik Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak da çalıştı. Evli ve iki kız babası olan Kaptan Refik Akdoğan tarafından babası merhum Muharrem Sıtkı Bey’i ve 1930’lu yıllardaki Ordu’yu anlattığı “Akdoğanlar” başlıklı yazısını sizlere özetle takdim etmek istiyorum. Aslından iktibas ettiğim bu harika yazıyı herkesin okumasını tavsiye ediyorum. İşte Refik Akdoğan eski Ordu’yu ve babasını şöyle anlatıyor:

 

“… Aslen Burhanettin köyünden olan Güzelordu İlk Mektebinin Müdürü Muharrem Sıtkı Bey Trabzon Muallim (öğretmen) Mektebini, kardeşi İbrahim ise Trabzon İdadisini (lise) bitirmiş. Her iki kardeş de Sarıkamış Savaşı’na katılmışlar. İbrahim amcamın bacağı donunca topal kalmış. Babam Muharrem, İstiklal Savaşı’na da katılarak Batı Cephesinde savaşmış. Trabzon’da babamla beraber denize girdiğimde babamın vücudunda savaş yaralarını gördüğümü anımsıyorum. Babamın vücudunda düz yer yok gibiydi. Vücudu delik deşikti. Savaş sonrası babama İstiklal Madalyası verilmiştir. Rütbesi teğmendir.

 

Muharrem ile İbrahim herhalde akrabalarının Ordu’da olması nedeniyle Ordu’da öğretmenliğe başlamışlardır diye düşünüyorum. Benim anımsadığım (1932 yılı gibi) babam Güzel Ordu İlkokulu’nun başmuallimi (baş öğretmen), İbrahim amcam da Ordu Ortaokulu’nun müdürüydü. O yıllarda yani 1930’larda babamla amcam okullarının müdürleri olmaları nedeniyle Ordu’nun kültür hayatında çok önemli roller oynamışlardır. Yaşamları, okullarında öğrenci yetiştirmeleri, sosyal hayatları, giyimleri, bayramlarda en önde olmuşlardır.

 

O YILLARDA BAYRAMLAR

 

Babam bayramlarda smokin elbise ve roleve şapka giyer, öğrencileri ile çeşitli İstiklal Savaşı gösterileri yapardı. Cumhuriyet kızı gösterisi çok popülerdi. İki ineğin çektiği kağnının üstünde beyaz tuvalet giymiş boylu boslu güzel bir kızın omzundan aşağı çaprazlama büyük harflerle CUMHURİYET yazılıydı. Cumhuriyet bayramında ayrıca kadınların sırtlarında, cephane taşınır ve özellikle Atatürk ilke ve inkılaplarını uygulamaları halka anlatılmaya çalışılırdı.

 

Bayramlarda bazen Türk askerlerinin düşman askerleriyle çarpışması temsili olarak yapılır ve tabii Türk askerleri düşman askerlerini yenerlerdi. Geceleri fener alayları yapılırdı. Amcamın müdürlük yaptığı ortaokul üniversite gibiydi. Ortaokulu bitirenlerin lise ya da yüksek okula gitmesi gereği duyulmazdı. Ortaokul mezunları kolayca devlet memurları olurdu. Köy öğretmenleri ilkokul mezunlarından kurs gibi bir eğitime tabi tutularak köy öğretmen ihtiyacı karşılanırdı. Ayrıca açılan Millet Mekteplerinde halka okuma yazma öğretilirdi. Öğrencilerin tek amacı ders çalışıp sınıflarını geçmekti. Dersler çok basitti. Öğrenciler başka işlerle uğraşmazdı.

 

MEMURUN CANLISI DA PARA ÖLÜSÜ DE PARA

 

Babalar çocuklarıyla pek ilgilenmezlerdi. Çok az konuşurlardı, suratları hep asıktı, çocukları terbiye etmek için babalar hiç gülmezlerdi çocuklar yüz almasın diye. “Su küçüğün söz büyüğün“ özdeyişine uygun olarak çocuklara konuşma hakkı tanınmamıştı. Çocuk konuşacağım diye tutturursa ağzına bir iki şaplak atılarak susturulurdu.

Böyle susturulan ve korkan çocuklar konuşmayı beceremediklerinden ve sınıfta da öğretmenden korktuklarından çocuklar derslerinde de başarılı olamazdı. Öğretmen, sorduğu soruya doğru cevap veremeyen öğrenciyi elinden bulundurduğu cetvelin ince tarafıyla ellerine vurarak ya da kulak üstündeki saçları çekerek onları cezalandırılırlardı. Bu cezayı yemeyeyim diye düşünen öğrenci öğretmenin sorduğu soruyu bilse de parmağını kaldırmaz, öğretmen onu görmesin diye önündeki arkadaşının arkasına sığınırdı.

 

 

Böylece korkak olarak yetişen öğrenci hayata atılınca da korkak olduğundan hiçbir girişimde bulunamazdı. En iyi iş: Devlet memuru olmaktı. “Salla başını al maaşını” ya da “memurun canlısı da para ölüsü de para” olarak görülürdü. Çocukların ne ihtiyaçları varsa annelere söylenir; onlar babalarla konuşarak halledilirdi.

 

 

‘BABAMIN BANA PARA VERDİĞİNİ HİÇ HATIRLAMAM’

 

Babamın bana para verdiğini hiç hatırlamam. Liseyi bitirdikten sonra babamdan gece sinemaya gitmek için izin istediğimde çok düşünmüş ve sonra git dedikten sonra sinema parası vermeyince, “baba neyle sinemaya gideceğim para versene,” deyince babam şaşırmıştı. Oğluna şimdiye kadar hiç para vermeyen babam; karşısına geçmiş olan oğlu ondan utanmadan para istemesi babamı çok şaşırtmıştı. Zorla yeleğinin cebinden bir lira çıkarıp verdikten sonra “geç kalma, “ demişti. Sinemadan gece yarısından sonra eve dönünce babamın pencereden bana baktığını gördüm. Liseyi bitirtmiş, askere gitse yedek subay olacak oğlunun eve dönmesini görmeden babam yatmamıştı. O zamanki babalar çocuklarını severler ama belli etmezlerdi; çocuklarını sever ama açıkça sevemezlerdi. Çünkü çocuklarını açıkça seven babalar toplumda iyi karşılanmazdı.

 

 

EVLERDE SU BULUNMAZDI

 

Babam bahçe işlerini çok severdi. Trabzon’da kira ile tutuğumuz evler hep bahçeli olurdu. Bahçede başta kara lahana olmak üzere çeşitli sebzeler yetiştirilirdi. Bu sebzelerin sulanması bana aitti. Evde su olmadığından (doğru okudunuz evde su yoktu, evin su ihtiyacını da ben çeşmeden su taşıyarak karşılardım) yakındaki çeşmeden su taşıyarak sebzeleri ben sulardım. Babam akşamüstü okuldan dönünce sebzeleri teftiş ederken ben arkasında durur onun bahçe için verdiği emirleri dinler ve uygulardım.

 

Bütün sosyal faaliyetlerinin merkezi Halk Evleri idi. Şehircilik ve köycülük çalışmaları buradan idare edilirdi. Kamyonla Ulubey köyüne giderek orada temsiller verildiğini anımsıyorum. Tabii öğretmenler bu çalışmaların hep içindeydi. Babam daima öndeydi.

CUMHURİYET BAYRAMLARI NASIL OLURDU?

Cumhuriyet Bayramlarında Ordu Halk Evi’nde balo düzenlenirdi. Yukarıda belirttiğim gibi babam smokin, siyah papyon kravat; annem de tuvalet giyerdi. Annemin ailesi tuvalet giyerek baloya gitmesinin günah olup olmadığını müftüye sorduklarında müftü günahı kocasına aittir fetvasını alınca annemin balolara biraz da dekolte kıyafetlerle gittiğini anımsıyorum. Annem makyajında Tokalan marka pudra, kaşlara rastık, gözlere sürme ve kırmızı krapon kâğıdını da allık ve ruj olarak kullanırdı. Saçlar doğal ya da kınalı ve sadece taranır, alına da bukle düşürülürdü. Sanırım Ordu’da kuaför de yoktu o tarihlerde. Annem babam baloya gidince biz evde okul hademesi olan hanım beklerdi. Babam annemi baloya götürdüğü, tuvalet giydirdiği halde annemin okuma yazması yoktu.

 

23 NİSAN ÇOCUK BAYRAMLARI NASIL OLURDU?

 

23 Nisan Çocuk Bayramında da gene Halk Evi’nde balo yapılırdı. Çok güzel giyinirdik. Halk evinde yapılan baloda ilk dansı rahmetli ablam Kadriye ile ben yapardık. Babam evde bize nasıl edileceği öğretmişti. Tasarruf haftasında gene Halk Evi’nde biz öğrencileri toplarlar, yerli malların yabancı mallardan çok iyi olduğu anlatılır ve bize bol bol fındık, kuru incir ve kuru üzüm kuruları yedirilirdi. Öğrenci kıyafetleri siyah/gri önlük ve beyaz yakaydı.

 

ÖĞRETMENLER FINDIK DEĞNEĞİ İLE GEZERDİ

 

Okullarda çok sert disiplin vardı. Babam müdür olduğu okulda elinde fındık değneği ile dolaşırdı. Yaramazlık yapmak hemen hemen mümkün değildi. Yaramaz olanları öğretmenler dövdüğü gibi akşama da öğrencinin babası döverdi. Kızlar için ilkokul bitirme yeterli görülürdü. Gelir az olduğundan öğrencilerin çoğu eski, püskü yamalı elbiselerle gelirlerdi.

Ayakkabıların üstü yamalı, altı pençe yapılarak bir ayakkabı dört beş sene giyilirdi. Fakirlere devlet yardım ederdi. Böyle b ir yemekhane olduğunu ve onu da babamın idare ettiğini anımsıyorum. Bütün ilkokul süresince kalın bir okul defterimiz vardı. Kitap olarak okuma kitabımız vardı.

 

Öğretmen dersi karatahtaya yazar, biz de defterlerimize yazarak onları çalışırdık. Okuma kitabında alfabeden sonra ünlü yazarların hikâyeleri vardı. Sınıfta, okula gitmekte geç kalmış bizlerden dört, beş yaş büyük ağabeyler de vardı. Öğrencilerin tek amacı sınıfları geçip ilkokul diplomasını bir an evvel almaktı. İlkokul diploması çok değerli idi. Bu diplomaya sahip olanlar devlet dairelerinde iş bulma olanağına sahip olurdu. O yıllarda sanırım ülkemizde okuma yazma bilenler yüzde yirmi kadardı.

 

SIRALARI ANNEMLE BABAM YAPMIŞTI 

 

Babam Güzel Ordu Okulu’nun başmuallimi iken okulun bahçesinde Ordu’nu en güzel çiçek parkını yapmıştı. Bazı çiçeklerin tohumlarını İtalya’dan getirttiğini anımsıyorum. Belediyenin bile böyle bir parkı olmadığı için Ordu’ya gelen devlet büyüklerine çiçek bizim okuldan giderdi. Parkın çimenlerini Bülbül Deresi’nin Giresun tarafında sahilde olan Ömer Ağanın düzlüğünden kesilerek sırtımızda taşıyıp okul parkının yeşilliğini sağlamıştık. Devlet para vermediğinden okulun sıralarını babamla annem tahtaları rendeleyerek sınıf sıralarını yaptıkları hâlâ gözümün önündedir. Kemalist rejimde öyle para gelmedi, bu nedenle sıramız yok demek mümkün değildi.

 

Mustafa Kemal’in öğretmenleri devrimleri uygulamanın yanında böyle eksiklikleri de gidermek zorundaydılar. Kereste Ordu tüccarlarından alınarak tahtalar okul öğretmenleri tarafından kesilip biçilip sıralar yapılmıştı. Annem baloya gittiği gibi sıraların rendelenmesinde de çalışmıştır. Babamla annem üst üste konulmuş tahtaların üstüne oturup karşılıklı rende yaptıklarını ve kara tahtaları babamın boyadığını anımsıyorum. Öğretmenler devrimleri uygularken bazen aylarca maaş alamadıkları olurken şikâyet etmezlerdi. Bakkala çakkala borçla, harçla görevlerine devam ederlerdi.

 

ORDU’DA ÇARŞAF YOKTU

 

Ordu’da sosyal yaşam o tarihlerde iyiydi. Çarşaf yoktu, şehirliler manto, başlarında şapka ya da başörtüsü olurdu. Başörtüsüz hanımlar da görülürdü, kimsenin karışmak haddi değildi. Köylüler peştemal giyerlerdi. Geceleri eş dost ve akraba ziyaretine gidilirdi. Babam güzel ut çalardı. Öğretmenler arasında bazen bizim evde ya da diğer tanıdık evlerde saz âlemleri yapılırdı. İçki yoktu, sadece meyveler yenir, şarkılar söylenirdi.

 

FINDIKLAR SATILINCA İÇKİLİ LOKANTALAR DOLARDI

 

 

Biz çocuklar da bu aile toplantılarında bulunurduk. Kaçgöç yoktu. Yerli halk ile öğretmenler grubunun birbirine kaynaştığı söylemek pek mümkün değildir. Yerli halkın dans öğrenmesi için İstanbul’dan getirilen bar kızları yerli erkeklerle fazla samimi olunca barlara giden yerli erkeklerin eşleri valiye şikayette bulununca barlar kapatıldılar. Fındıklar satılınca içkili lokantalar dolar taşardı.

 

 

ORDU’DAN ÜLKE ÇAPINDA BİR TÜCCAR ÇIKMADI

 

 

Düğünler yapıldıktan sonra elde avuçta bir şey kalmadığından fındık üreticisi tefeciye tekrar borçlanırdı. Orduluların bütün hayatı fındığa endekslenmişti. Başka ürün yoktu. Üzülerek belirtmeliyim ki Ordu’dan hiçbir zaman fındık tüccarları dışında ülke çapında bir tüccar çıkmamıştır. Fındık paraları rakı sofralarında yenilmiştir. Fındığın fiyatını da yabancılar belirlerdi. İsviçre, Hamburg ne diyor, onların ağızlarına bakılırdı… Güzel Ordu’ma ve Ordululara sonsuz güzellikler dileği ile saygı ve sevgilerimi sunarım…”

 

Kaptan Refik Akdoğan’ın gözünden eski Ordu’yu her yönüyle anlattığı anıları aslında çok daha tafsilatlı ve uzun şekilde devam edip sürüyor… Ben daha fazla ayrıntıya girmeden şimdilik burada yazıyı kesiyorum. İnşallah Kaptan Refik Beyin müsaadesiyle devamını yine bir gün paylaşırız. Şimdilik hoş çakalın.


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
CEVAT KARAGÖL’DEN ALTIN MADALYAÖnceki Haber

CEVAT KARAGÖL’DEN ALTIN MADALYA

RANT ÇEVRELERİ KAZANDI ALTINORDU KAYBETTİSonraki Haber

RANT ÇEVRELERİ KAZANDI ALTINORDU KAYBETT...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar