Ordu
DOLAR13.6551
EURO15.5186
ALTIN783.56

SİNOP’UN 12 EYLÜL’Ü

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
SİNOP’UN 12 EYLÜL’Ü
Abone ol
Gazetemiz yazarlarından , kent tarihçisi , belgesel fotoğrafçı Volkan Atılgan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 12 Eylül 1980 Askeri Darbe öncesinde ki “ halkçı belediyecilik uygulamalarını” Sinop üzerinden örnekleriyle kaleme aldı

Hasan Kaya’nın hayatı kitaplaştırıldı

Ayancık’ın halkçı belediye başkanı Hasan Kaya’nın hayatı kitaplaştırıldı. Belgesel fotoğrafçı Volkan Atılgan’ın hazırladığı “Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra Ayancık” kitabı hem 12 Eylül öncesini hem de Kaya’nın “kamucu belediyecilik” anlayışına mercek tutuyor.

Aralık 1977 yerel seçimleri ile göreve gelen Sinop Ayancık Belediye Başkanı Hasan Kayanın hayatı kitaplaştırıldı. Belgesel fotoğrafçı Volkan Atılgan’ın hazırladığı ve Pel Yayınları’ndan çıkan Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra Ayancık’’  isimli nehir söyleşi kitabı okurla buluştu. Kitap, DİSKin Ayancık Belediyesinde örgütlenmesinden belediyenin bir ekmek fabrikası açmasına, belediye başkanının çalışan işçilerden daha düşük maaş almasından toplu taşımanın yaygınlaştırılmasına kamucu belediyecilik” anlayışına mercek tutuyor. 12 Eylül faşist darbesi sonrası, Sinop’un Ayancık ilçesinde ilk gözaltı ve tutuklanmayı yaşayan, oğlu ile birlikte işkenceye maruz bırakılan belediye başkanın hikayesi oldukça çarpıcı.

ÖNSÖZ AZİZ KONUKMAN’DAN

Kitabın önsözünü Prof. Dr. Aziz Konukman yazdı. Prof. Dr. Konukman, kitabın önsözü için kaleme aldığı yazıda, şunları dile getiriyor: Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullar, dayanışmacı, katılımcı ve eşitlikçi bir belediyecilik anlayışının artık kaçınılmaz hale geldiğini göstermektedir. Küreselleşmeyle 80'li yıllarda giderek yaygınlaşan Dünya Bankası patentli, günümüz sosyal belediyecilik anlayışının yarattığı tahribat Türkiye dahil birçok ülkede büyük bir boyuta ulaşmıştır. Bilindiği üzere bu uygulamayla, ranta ve tüketime dayalı bir kentleşme yaratılmış ve kent yoksulları yardım yoluyla belediyeye bağımlı insanlar haline getirilmiştir. İnsan, kendine ve kentine yabancılaştırılmış, doğa acımasızca katledilmiştir. Belediye piyasanın hizmetine girmiş; insan ise tüketim çarkının dişlisi haline getirilmiştir. Bu yeni seçeneğin inşasında, geçmiş toplumcu belediyecilik deneyimimiz ilham verici ve yol gösterici olabilir. Bu perspektiften bakıldığında, Volkan Atılgan'ın hazırladığı Hasan Kaya beyefendinin ortaya koyduğu kamucu belediyecilik örneği geçmişi hatırlatmakla kalmıyor aynı zamanda yeni bir belediyecilik anlayışının inşa edilmesine küçük bir ilçe deneyiminden hiç de mütevazi sayılamayacak bir katkı sunuyor.”

Dönemin Belediye Başkanı Hasan Kaya, kitapta özetle şu ifadelere yer veriyor:

BELEDİYEDE EN DÜŞÜK MAAŞ BAŞKANIN

11 Aralık 1977 ile 12 Eylül 1980 yılları arasındaki görev sürem içerisinde, tek bir yapıya, yasalara aykırı yapı ruhsatı verilmemiştir. Tek bir rüşvet olayından da söz edilemez. İsteyerek ve bilerek Belediye Meclisi kararına karşı çıkarak, en düşük maaş alan belediye çalışanından daha az ücret almayı ilke edinen ve bu ilkeyi hayata geçiren bir belediye başkanına hiç kimse rüşvet teklif etme cesaretini gösteremedi. Rüşveti bir yana bırakırsak, başkanın aldığı ücret konusuyla ilgili ilk uygulamadır bu.”

TEHDİTLER BAŞLIYOR

Zaman zaman küçük tehditler aldım, hiç önemsemedim. Polise yansıtmadım. Örneğin, aldığım bir imzasız mektupta, Hasan başkan, oradan defol git. Çok yakında öldürülen falanca başkan gibi olacaksın. Bu sana son uyarıdır” deniliyordu. Almanyada çalışan bir kişinin, inşaatını yapan bir başkası, yaptırmakta olduğu bina inşaatını, kaçak yapım nedeniyle mühürlediğimiz için seni o binanın temeline gömerim, yolumdan çekil” gibi bir tehditte bulunmuştu. Geçmişinde, silahlı bir olaya katıldığı için, kendisinden korku ile söz edilen, seçim konuşmalarımda eleştirdiğim bir başkası, sinema toplantısında söylediklerimin tümünü banda alıp, sıkıyönetim komutanlığına ulaştırmıştı. Daha sonraki bir karşılaşmamızda, ulusal bir görevi yerine getirmiş olmanın gururu ile olayı bana kendisi anlatmıştı.

 

DEMİREL’İN GELİŞİNİ ANLATTI

 

O günlerde, muhalefette olan Demirelin Ayancık ziyaretinde, koruma polislerinin silahlı ve sopalı saldırısına uğramıştım. Olay gazetelere, belediye başkanı, vatandaşlar tarafından dövüldü şeklinde yansıdı. Hürriyet Gazetesi haberi sekiz sütun üzerinden verdi. Demirel o gün, örgütlerin yol boyunca engellemesiyle, Türkeli ilçesinden Ayancıka üç dört saatte gelebilmişti. Cumhuriyet Meydanı’nda halkın büyük tepkisiyle karşılandı. O kadar şaşkındı ki, belediye meydanındaki konuşmasına; Muhterem Boyabatlılar” diye başlıyordu. Ben de toplantıyı, belediyenin tam karşısındaki kahvenin önünden izliyordum. Protestolar şiddetle devam ediyordu. Yanımdaki partililerden biri, ilçe emniyet amirinin Demirelin koruma polislerine, beni işaret ettiğini söyledi, önemsememiştim. Polise göre olayın tertipçisi ve suçlusu Belediye Başkanı Hasan Kayaydı. Oysa Türkeli ilçesinden itibaren, yol boyunca yoğun olarak sürdürülen ve Ayancık Cumhuriyet Meydanı’nda da devam eden olayların planlayıcısının devrimci, sol örgütler olduğunu herkes biliyordu. Olayla benim ilişkim Demirelin Ayancıka gelişine muhalif olmam, gelişle ilgili olarak, belediyeden istenen yardımları ve karşılama isteğini reddetmemdi. Demirelin o günkü tavırlarına bakarak, siyasetinin muhalifi olarak, onu konuk gibi karşılamayı içime sindirememiştim. Protestoları önlemek gibi bir gücünde sahibi değildim. Kargaşa devam ederken, protestolar olanca gücüyle sürerken, Demirelin polisleri ilçe emniyet amirinin ve belediye muhalifi bazı militanların işaretini iyi değerlendirmişler, yanıma sokulmuşlardı. Coplar kafama inmeye başladıktan sonra durumun farkına varabildim, yere yıkılmıştım. Polis tabancaları, ağzıma ve kafama dayanmıştı. Parmaklar tabancaların tetiklerindeydi. İçlerinden birisi, zemin kattaki meydana açılan, küçük bir odayı göstererek, “şu izbeye sokalım, orada işini bitiririz” diyordu. O sırada, önünde bulunduğumuz binanın balkonundan polislerin üzerine sandalyeler düşmeye başladı. Balkonda toplanıp, olayları izlemeye çalışan Ayancıklı kadınlar sandalye fırlatarak beni kurtarmaya çalışıyorlardı. Polisin şaşkınlığından yararlanarak kendimi kurtarabildim. Aradan kırk yıl geçtikten sonra Ayancıklı yoldaş kadınlara bir kere daha minnet duygularımı dile getiriyorum.

KARABORSANIN PEŞİNDE

Ben sık sık belediye araçlarının birisinin içinde, piyasada bulunmayan malların peşine düşüyor, bulabildiklerimi, getirebildiklerimi, adil ölçülerle halka dağıtmaya çalışıyordum. Belediyelerin birer devlet kuruluşu olarak, güncel ihtiyaçların karşılanması için fonlar oluşturması gerektiğini düşünüyor, bunun, sol görüşün gereği olduğuna inanıyordum.

 

BİR ARAÇ ALMAK BİLE SORUN

Deniz Baykal, enerji ve tabii kaynaklar bakanıydı. Ziyaretine gittiğimde bakanlıkta yoktu. Başka bir yetkiliye ihtiyaçlarımızı anlattım. Baykala ileteceğini, ayrıca bilgilendireceğini söyledi. Ayrıca Enerji Bakanlığı depolarında araştırma yapabilmek için ilgilileri telefonla uyardı. Araştırmalarım bir kaç gün sürdü. Uygun bir araç bulamadık. Hurdaya çıkmış, büyük tamire ihtiyacı olan bir aracı Ayancıka taşımak işlerimizi daha da zorlaştırabilirdi. Kendi elimizdeki araçlar ve parasal olanaklarımızla neler yapabilirdik?  İlçeye otobüs alımı, ihtiyaç olarak görülüyordu. Kıyı semtlerden, özellikle Cevizli civarından gelen, hemşerilerimize, öğrencilerimize, köylülerimize yardımcı olabiliriz diye düşündük. Belediye meclisimiz de önerimi olumlu karşıladı, alımı karara bağladık.  İşe bakın ki, kasamız alıma müsait görünmüyordu. İller Bankası ile iletişim kurup bankanın kefaletinde alımı gerçekleştirebildik. Bir belediye şoförünü de yanıma alıp İstanbula gittim. Orada alımı gerçekleştirdim.  Otobüs Ayancıkta sevinçle karşılandı.

 

AYANCIK BELEDİYESİNDE İLK

 

Ayancık Belediye işçileri, Türkiyede ilk kez haftada kırk saat çalışma hakkına kavuşan işçiler arasındadır. Kırk saatten fazla çalışan işçilerimize sözleşme gereği, saat başına üç yevmiye ödüyorduk. Bu da ülkemizdeki ilkler arasındadır.

 

12 EYLÜL VE TUTUKLANMA

 

Dışarıdan ayak sesleri geliyor, kapılarımız vuruluyordu. Gelen, kuşkusuz mehdi değildi. Fakat sözleri, Kuran ayetleri kadar emrediciydi. Gücünü, elinde tuttuğu devlet silahının tetiğinden ayrılmayan parmağından alıyordu. Anlaşılan oydu ki, faşizmin ta kendisiydi bu. Ülkemizin kanla kirletilmiş sokaklarını, yine can alarak, kan dökerek yıkamaya geliyordu.  Yarın Devrimdiyen, bütün solun elleri havadaydı. Canlarını kurtarmak için hiç zamanları ve sığınabilecekleri bir yuvaları yoktu. Birer birer teslim alınıyorlardı. Çağrı üzerine Belediyeye gittim. İşlerine gitmek için sokağa çıkanlar, belediye önündeki meydanda şaşkın şaşkın dolanıyor, birbirlerine sorular yönelterek meraklarını gidermeye çalışıyorlardı. İki saat kadar odamda kalarak görevlilere, temizlik ve düzenleme ile ilgili talimatlar verdim. Önemli evrakları kasaya kilitledim. Saat 9.30 civarında, ilçe kaymakamı, belediye önündeydi. Neler olduğunu sordum, Çok üzgünüm başkanım” dedi. Askerler tarafından bir askeri jipe bindirilerek sıkıyönetim komutanlığına götürüldüm, tutuklanmıştım. Götürülürken, askeri aracın içinde, son derece sakin ve korkusuzdum. Belediyedeki görevimle ilgili olarak kimse beni suçlayamazdı. Parasal konularla ilgili veremeyeceğim hiçbir hesabım yoktu. Ancak faşizm için önemli olan bunlar değildi. Bütün solcular, faşizm için affedilmez suçlulardı. Solcular, ülkede ihaneti temsil ediyorlardı. Birer birer toplanmaları ve cezalandırılmaları, memleketin sahiplerinin asıl görevleri arasındaydı. Öyle yapıyorlardı. Ellerim kelepçesiz olarak, Sıkıyönetim Komutanı Işıl Ayman’ın odasına bırakıldım. Yalnızdı, telaş içindeydi. Kendisini tanıyordum. Bayramlarda, kutlama ve anma toplantılarında belediyenin meclis toplantı salonunda buluşup, ülke sorunları üzerinde söyleşirdik. Mutabık olduğumuz birçok nokta vardı. Atatürk devrimcisi bir tavır sergiliyordu. Dinci çevrelere karşı bir hayli öfkeliydi, ülkenin geleceği konusunda endişeleri vardı. Odanın ortasında ayakta bekledim. Elimi sıkacak mıydı? Gelişimin farkında değilmiş gibiydi. Hiç sesini çıkarmadı, yanıma yaklaşmadı. Otur demedi, oturamazsın da demedi. Sık sık telefonla konuşuyor, birilerine emirler veriyordu. Odada kaldığım birkaç saat içinde, iki dilsiz gibiydik. Bulaşıcı bir hastalıktan kaçar gibi benden kaçıyordu. Faşizmin emrinde ilk saatleri yaşamanın sıkıntısı, buram buram terlemesinden anlaşılıyordu. Kendince haklı olduğunu kabul etmek gerekirdi. Genel söylemlere göre, Ayancıktaki devrimci fraksiyonu ben yönetiyordum. Böyle bir adamın elini sıkmak, merhaba demek, rütbelerinin sökülmesine neden olabilirdi. Böylece, Ayancıkta ilk tutuklanan ben oluyordum. Sanırım bu tutuklamayla yılanın başını ezmiş oluyorlardı.

 

VE İŞKENCE…

Kapının gözetleme penceresinden adım okundu. Koğuşun en genci on beş yaşındaki çocuğun götürülüşünden sonra kırk iki yaşında olan bana sıra gelmişti. Koğuşun en yaşlısıydım. Kırk iki yaşında olmak, geldiğim günden beri bana kolaylık sağlıyordu. Koğuşun saygın kişisiydim. Bana düşen pek çok görevi öğrencilerim veya onlar yaşındaki gençler yerine getiriyor; Aman hocam, siz oturun” diyerek, beni ellerinden geldiği kadar korumaya çalışıyorlardı. Acaba tezgâh görevlileri de yaşıma başıma bakarak farklı tavır içinde olacaklar mıydı? Çabucak giyindim, soluğu kapının önünde aldım. Omuzlarıma kadar inen torba, ilk iş olarak başıma geçirildi. Ellerim arkadan hoyratça kelepçelendi. Yürü!” emri verildi. Yürü emrini gözlerim kapalı olduğundan hemen yerine getiremedim.

Birdenbire oturduğum sandalyeden havalanır gibi oldum. Kemiklerimin takırdadığını hissettim. Bağırtı, yalnız ağzımın, gırtlağımın, akciğerlerimin bağırtısı değildi. Bütün bedenim, kemiklerim, adalelerim aynı anda bağırmıştı. Birkaç saniye kendimden geçtim. Bilincimi yitirdim. Kendime geldiğimde, arkamda bağlı olan ellerimin kavrulduğunu hissettim. Ellerim yanıyor” diye bağırdım. Ellerim yanmıştı ama korkum geçmişti. Demek hayalimde büyüttüğüm şok, buymuş. Capcanlıydım ve yaşıyordum. Şoklamayı birkaç kere daha tekrarladılar. Dişlerimi iyice sıktım, bağırmamalıydım. Ne kadar dayanıklı olduğumu görmeliydiler. Ama olmadı. Sıkılan dişlerim açıldı. Sesim böğürtüye dönüştü. Kapalı olan gözlerim nedeniyle yüzlerini görmüyordum ama gülümsediklerini, seyrettikleri manzara karşısında kendilerinden geçtiklerini, tatmin duygularını zirveye taşıdıklarını düşünüyordum. Kapitalizmin kurduğu yapay ve hastalıklı düzen gibi, bu adamlar da onlara emir verenler de, onulmaz bir hastalığın pençesindelerdi. Yeni bir emirle irkildim. Güçlü bir ses, Yatırın” dedi. Falaka faslına başlayacak olmalıydılar. Falakaya yatırmalarını beklerken, kısa bir sessizlik oldu. Fısıldaştıklarını duydum. Bir ses götürün“ dedi. Koluma giren bir kişi, başımdaki çuvalı çıkarmadan ve kelepçeyi çözmeden, indirip çıkararak, beni bir kapının önüne götürdü. Orada başımdan çuvalı çıkardı, kelepçelerimi çözdü, kapı gıcırtıyla açıldı, götürüldüğüm koğuşa itiverdi. Birkaç gün sonra da, elime suçsuzluğumu gösteren bir kâğıt tutuşturup tahliye ettiler.” 


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
EFİRLİ’DEKİ MALİYE KAMPI SATIŞA ÇIKIYOR Önceki Haber

EFİRLİ’DEKİ MALİYE KAMPI SATIŞA ÇIKIYOR 

ESNAF YİNE ALİ ŞAHİN DEDİSonraki Haber

ESNAF YİNE ALİ ŞAHİN DEDİ

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar