Ordu
DOLAR13.2388
EURO15.0216
ALTIN760.12

TÜRKÜ HİKAYELERİNDEKİ YOZLAŞMAYA DİKKAT!

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
TÜRKÜ HİKAYELERİNDEKİ YOZLAŞMAYA DİKKAT!
Abone ol
“Gerçek hikayesi olan türkülerimiz var tabi ki. Şu an hatırlamasam da benim de notaya aldığım hikayesi olan türküler var. Ancak, türkülerde yozlaşma olduğu gibi türkü hikayelerinde de yozlaşma oluyor. Türkünün sözlerinden hikaye üretenler var. Dolayısıyla ben türkü hikayelerine temkinli yaklaşıyorum"

TRT’nin Yurttan Sesler Korosu’nun usta sazı ve koro şefi Tuncer İnan, söyleşimizin bu bölümünde Muzaffer Sarısözen’in sınav sırasında kendisinin önemli bir hatasını nasıl düzelttiğini, çok önemli jüri üyelerini ve aldığı ödülleri anlatıyor. İnan, türkülerde yozlaşma olduğu gibi türkü hikayelerinde de yozlaşma olduğu görüşünde.

Hocam konservatuvar çalışmalarınız da oldu mu?

Evet oldu. 1960 yılında radyoya başladıktan bir yıl sonra İstanbul Belediye Konservatuvarına da saz sanatçısı olarak başladım. Daha sonra şef yardımcısı oldum. Konservatuvar çalışmaları öğleden önce, radyo çalışmalarımız da öğleden sonraydı. İstanbul Belediye Konservatuvarı daha sonra, İstanbul Üniversitesi’ne devredildi, “İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı” oldu. Burada da sanatçı öğretim elemanı olarak 1989 yılına kadar çalıştım. 1989 yılında kendi isteğimle ayrılarak yalnızca Radyo’da Yurttan Sesler Koro Şefi ve saz sanatçısı olarak görevimi sürdürdüm.

SARISÖZEN İLE ANILAR

Muzaffer Sarısözen hocamızla ilgili anınızı var mı, anlatır mısınız?

Evet var. Anlatayım. 1960 yılında İstanbul Radyosu’nda girdiğimiz sınav, “Yetişmiş sanatçı” sınavı idi. İki aşamalıydı ve çok çetin geçiyordu. Özellikle ikinci eleme çok zordu. İkinci elemeyi geçen, Radyo Sanatçısı olacak ve hemen yayınlara katılacaktı. Onun için jüri heyeti ince eleyip sık dokuyordu. Sınavlar B stüdyosunda yapılıyordu. Çeşitli, düzenleri akort edilmiş sazlar, nota yazılı kara tahtalar ve muhteşem jüri heyeti vardı. Bir de heyecan veren sessizlik. Soruları genellikle Muzaffer Sarısözen hocamız soruyordu. Kendi sazımla birkaç türkü, oyun havası ve kara tahtalardaki notaları çaldırdıktan sonra stüdyodaki sazlardan bir tanesini işaret ederek almamı istedi. Sazın önce hangi düzene akortlanmış olduğunu sordu. Sazı kontrol ettim, saz “bağlama düzeni-aşık düzeni” dediğimiz, üst tel “Mi” orta tel “Re”, alt tel “la” akortluydu. Garip “hicaz” dizisinde açış yapmamı istedi. Dizide üst teldeki “do diyez” perdesine baş parmağımı basıyordum. Çalmamı durdurdu, üst teldeki “do diyez” perdesine yüzük parmağını basacaksın dedi. Muzaffer Sarısözen hocamızı sınavda önemli bir hatamı düzelten bu olay belleğimde bir anı olarak kaldı.

MUHTEŞEM JÜRİ

Jüride kimler vardı, hatırlıyor musunuz?

Jüri heyeti şöyleydi; Muzaffer Sarısözen, Halil Bedii Yönetken, Yesari Asım Ersoy, Ercüment Berker, Cevdet Çağla, Refik Fersan, Saadettin Heper, Ruşen Kam, Cevdet Kozanoğlu, Refik Ahmet Sevengil, Münir Nurettin Selçuk, Kemal Niyazi Seyhun ve Şerif Muhittin Targan. Çok önemli ve karma jüri heyeti.

Çok genç kaybettik hocamızı.

Evet Muzaffer Sarısözen hocamızı 4 Ocak 1963 yılında kaybettik. Vefat haberi geldiğinde plak stüdyosundaydık.

İbrahim Can: O dönemde hücum kayıt kullanılıyordu değil mi hocam? Kanal kaydı yoktu.

Kanal kaydı, sizin döneminizde çıktı. Bizim dönemde yoktu. Canlı, hep beraber çalıp söylerdik.

İbrahim Can: Onun da çok güzel lezzeti var. Ben ondan aldığım lezzeti diğer kayıtlarda bulamıyorum. Çünkü et ayrı pişiyor, patates ayrı pişiyor. Türlü olur mu?

Mümkün değil o zevki vermez. Kanal kaydı kanala giriyor ve ses daralıyor.

Sarısözen sizin öğretmeniniz oldu mu?

Birebir beni karşısına alarak olmasa da yönettiği “Yurttan Sesler Korosu”nu dinleyerek çok şeyler öğrendim. Yani dolaylı olarak yine öğretmenim sayılır. Bir de zamanın ünlü bölge sanatçısı Refik Başaran’ın plaklarını severek dinliyordum.

İbrahim Can sizin hocamızla bir anınızı anlatır mısınız?

1988 yılında, İstanbul radyosundan bana televizyonda bir solo programı gelmiş. Önce radyoda çalınacak, denetimden geçecek, aynı ekip televizyondan pleybek yapacağız. Şefim de Tuncer Hocam. Ben de “Ayşe’min yeşil sandığı” diye Refik Başaran’dan bir türkü söyleyeceğim. Hocam, benim Refik Başaran ile bağlantımı bilmiyor. Babam askere gidiyor. İkinci Dünya Savaşı çıkıyor ve beş yıl memleketine dönemiyorlar, siperde bekliyorlar. Alman saldırısını karşılayacaklar Edirne’de. Refik Başaran ile ranzaları yan yana. Beş yıl kardeş kardeş yaşamışlar. Babam da inanılmaz derecede Orta Anadolu türkülerini seviyor. Refik Başaran’ın türkülerini ezbere okuyor. Sınava girerken benim hazırladığım bütün türküleri çizdi. Başaran’ın türkülerini yazdı. “Bunları çalış” dedi. Babam da aynı onun gibi okuyor ve biz de babamdan öğrenmişiz. Orkestra muhteşem. Ben okuyorum. Tuncer hocam bir yandan çalıyor bir yandan da gözlerinden yaş akıyor. Ve bant bitti. Takdir etmesini çok iyi bilir hocam. Keskin hatları var. Takdir edecekse çok takdir eder, etmezse eleştirmez, susar ama yüzünden anlarsınız. Seni asla rencide etmez. Bitti, ayağa kalktı aynen şöyle dedi: “Evladım gel seni anlından öpeyim.”. Ve anlımdan öptü. Yanında Mehmet Erenler de var. “Taş plak okudun evladım” dedi.

TÜRKÜ: BEŞİKTEN MEZAR İNSANIN HİKAYESİ

Türküyü nasıl tarif edersiniz?

Türküler, doğumdan ölüme kadar, kısaca beşikten mezara kadar insan hayatını müzikal olarak anlatan kültürel değerlerdir.

Notaya aldığınız türküler arasında hikayesini bildiğiniz türküler var mı?

Gerçek hikayesi olan türkülerimiz var tabi ki. Şu an hatırlamasam da benim de notaya aldığım hikayesi olan türküler var. Ancak, türkülerde yozlaşma olduğu gibi türkü hikayelerinde de yozlaşma oluyor. Türkünün sözlerinden hikaye üretenler var. Dolayısıyla ben türkü hikayelerine temkinli yaklaşıyorum.

 Fransa’nın Dijon şehrinde düzenlenen Uluslararası Halk Müzik Festivalinde birincilikle aldığı altın kolye (Colie d’or) ödülü.

Hocam meslek hayatınızda aldığınız ödüller olmuştur, anlatır mısınız?

Evet oldu. Ödül almak güzel bir olay ama, bunların en önemlisi festival için müzik grubunu çalıştırdığım ve şefliğini yaptığım Türk Folklor Kurumu ile 1978 yılında Fransa’nın Dijon şehrinde düzenlenen Uluslararası Halk Müzik Festivalinde birincilik ödülü olarak aldığım altın kolye (Colie d’or) ödülüdür. Diğerleri ise şöyle; TRT Onur Belgesi 2003, Folklor Kurumunca verilen Türk Halk Müziğine Hizmet Ödülü 2007, Ordu Belediyesi Yöre Kültürüne Hizmet Ödülü 2007, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Türk Halk Müziği Kültür Ödülü 2008, Ordu Üniversitesi Ordu’nun Değerleri Ödülü 2009.

“GİRESUN ÜSTÜNDE VAPUR BAĞIRIYOR” TÜRKÜSÜ ‘EŞREF BEY’ İN HİKAYESİ

Eşref Gedikali 1905 yılında o zamanki adıyla Abdal diye bilinen Piraziz ilçesinde dünyaya gelir. Dönemin sayılı ailelerinden Gedikalizadelere mensup imiş. Ağabeyi Murat Gedikali ile babasından kalan fındık fabrikasını işletir.

Kişilik olarak son derece sosyal, yardımsever, cömert, yakışıklı, iyi giyimli, halk tarafından sevilen Eşref Bey, 1933 yılında fabrikasında muhasebeci olarak çalıştırmak için Hakkı isimli bir kişiyi işe alır. Hakkı'yı geniş yetkiyle donatır. Ancak, bir süre sonra fabrikada çalışan bayan işçiler Hakkı'yı Eşref Bey'e şikayet ederler. Hakkı'nın kendilerini rahatsız ettiğini ve kendi çalıştıkları bölüme gelmemesini talep ederler. Eşref Bey, Hakkı'ya kadın işçilerin çalıştığı bölüme girmemesini sıkı sıkı tembih eder. Ancak, kısa bir sonra Hakkı'nın, yine o bölümde dolaştığını görerek kendisini sert bir dille uyarır.

İzleyen gün, Giresun'da adet olduğu üzere, Giresun Limanı'ndan sezonun ilk fındık nakliyesi için tören düzenlenmiştir. O yıl ilk seferi düzenleyen Eşref Bey'in fabrikasının ürünüdür. Tören bittikten sonra Eşref Bey, Hakkı'yı da yanına alarak lokantaya gider, yemek yerler, ardından fabrikaya dönerler. Ofiste sohbet esnasında Hakkı, Eşref Bey'den tabancasını beğendiğini, görmek istediğini söyler. Eşref Bey de tabancasını verir, fakat Hakkı orada Eşref Bey'i kendi silahıyla vurur.

Eşref Bey vurulduktan sonra Camlı Sokak’ta yer alan fabrikasından çıkar, geçmekte olan otel sahibi Talat Bey'e, "Hakkı beni vurdu Talat!" der. Hemen ardından çevredeki eşrafla birlikte Eşref Bey hastaneye kaldırılır. Ancak iki saat geçmeden vefat eder. Hakkı yakalanır, cezaevine götürülür. Ancak Hakkı, daha hapishaneye varmadan Eşref Bey'in vurulduğunun haberi cezaevinde duyulur. İçeri girdikten birkaç dakika sonra bir mahkum, mangal demirini Hakkı'nın sırtına saplayarak yaralar. Cezaevinde iki ay yatan Hakkı, Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle çıkarılan af kanunundan yararlanarak serbest kalır ve izini kaybettirir. Eşref Bey'in vefatından çok kısa bir süre sonra kendisini sevenlerin önce maniler şeklinde yazdığı ve söylediği dizeler, yine kısa bir süre sonra yakılan Eşref Bey türküye dönüşür. Hikayenin günümüze ulaşmasını sağlayan Eşref’in ağabeyi Murat Gedikali’nin kızı 1927 doğumlu Ruhniyaz Karaibrahim’dir. Bu türküyü kemençeyle ilk kez söyleyen kişi ise türkünün kaynak kişisi Picoğlu Osman Gökçe’dir.

https://cdn.aydinlik.com.tr/file/aydinlik-bucket/raw/2021/10/23/1d4598a9-a489-479e-ab04-37bbf735e6fe.jpeg


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
HAMSİ 20 TL OLDU Önceki Haber

HAMSİ 20 TL OLDU 

KISA FİLM FESTİVALİ ZUHAL OLCAY’LA GÜZELDİSonraki Haber

KISA FİLM FESTİVALİ ZUHAL OLCAY’LA GÜZEL...

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar