ORDU'DA ESKİ RAMAZANLAR 2

Eski Ramazanlar bir bolluk ve bereket simgesiydi… Kilerler dolu, mutfaklar dolu, sofralar doluydu… Her şeyden önce insanların gönülleri insan sevgisiyle doluydu… Ramazan aylarında bu sevgi doruğa çıkardı… Hali vakti yerinde olan zengin aileler, fakir komşularını iftar sofralarına buyur ederlerdi… Onlara Ramazan’ın bereketini tattırmayı bir insanlık ve dini görev olarak yerine getirirlerdi… Bayramlarda çocukları hediyelerle sevindirirlerdi…

Ya şimdi?... Kapılar fakirlere açılmıyor… Hatta davulculara bile…eski Ramazanların geleneksel özellikleri artık unutulmuş, gitmiş…Neden?... Bir huzursuzluk var millette… İnsanların yüzleri asıldı… Enflasyon hayat pahalılığı orta direği vurdu, gitti… 450 gramlık bir pide bile 1 liranın üzerinde… Paranın kıymeti olmadığı bu dönemde nasıl gülsün insanlar? Ramazan onlar için bir şey ifade etmiyor artık…

“… Ramazan ayının peşinden bayramı iple çekerdik… Bu bereket ayında bizlere de piyango vururdu... Bayramda yeni ayakkabı ve elbise giymek talih işiydi. Ama ne var ki; bayram için ayakkabımızı Hamdi Sezgin ustadan, elbisemizi de Adil Bayraktar ustada zamanında alabilmek büyük bir şanstı… Arife günlerinin yaklaştığı son akşamlarda Sırrı Paşa Caddesi üzerinde hemen hemen karşı karşıya olan bu iki dükkân arasında geçirirdik. Ayakkabı ve elbisemizi bayram olmadan alınca büyük bir sevinç içerisinde eve uçarak gelirdik… Bayram elbisemizi annemiz hemen dolaba asardı… Ayakkabımızı ise biz yastığımızın yanına koyardık… Ne de güzel kokardı ayakkabımız… Zaman zaman yatakta uyanır, ayakkabımıza bakar, üzerindeki tozları silerdik…

Bayramın birinci günü Camiden bayram namazından dönen Dedemin, Babamın sonra da gidip Büyükannemin, Annemin ellerini öperek, bayram protokolünü başlatırdık… Her el öpüşte 25 kuruşlar elimize toka edilirdi… Bizim evin hasılatı 100 kuruşu bulurdu…

Bayram harçlıklarımız toplayınca doğru Düz Mahalle önündeki Kumluktaki bayram yerine koşardık… Köfteciler oradaydı…”Cız-Bız” köftelerin kokusuna yürekler dayanmazdı… Köfte kuyruğuna girerdik. Yüz paraya dörtte bir ekmek 10 kuruşa da 5 tane tükürük köftesi alırdık… Ye babam ye… Dünya bizim olurdu… Annemizin evde yaptığı o nefis köftelerden daha fazla haz verirdi bu köfteler… Karnımızı doyurduktan sonra Kumluktaki Kavaklar önünde kurulu salıncaklara koşardık… Hepimizin gözdesi “Yavuz” salıncağıydı… Yavuz zırhlısı, gözlerimizde, dillerimizde bir kahramanlık anıtıydı… Yavuz salıncağına binerken kendimizi de bir kahraman sayardık… Çocukluk işte buydu… Ama neden öyle düşünüyorsunuz? O yıllarda dillerden düşmeyen Yavuz zırhlısının şarkısı bile vardı… “Yavuz geliyor Yavuz… Denizi yara yara… Kız ben seni alırım… Başına vura vura…” Dönme dolaplar, Atlı Karıncalar, Salıncaklar hep biz çocuklar içindi… Ve bu oyuncaklar Ordu’ya her bayramda renk katarlardı…

Bayram günleri akrabaların, komşuların evlerine giderdik. Büyüklerimizin ellerinden öper, hayır dualarını alırdık… Önce bize zeytinyağlı pancar sarma, su böreği ve tatlı ikram ederlerdi… Sonra da Bayram harçlığı ve mendil verirlerdi… Çocukluk bu ya… Bayram harçlıklarımız için az iddiaya girmezdik… “Ben, senden fazla harçlık topladım” diyerek…

Rahmetli Bican Orhon abinin, Bakırcı Kavur’un bisikletlerine bayılırdık… Onlar bisikletlerine Kumlukta binerlerdi… Bizde peşinden koşardık… O yıllarda Ordu’da bisiklet yarışları da olurdu… Çoğunda Bican Orhon kazanırdı… Hatta bir birinciliğinde ona ödül olarak Karpit Lambası verilmişti… Biz çocuklar onlara çok özenirdik… İçimizden hep bizimde bir bisikletimiz olsaydı, diye geçirirdik… Bisiklet derdimizi babama kolay açmadık. Ancak ortaokula geçince bisiklet isteğimizi söyleyebildik. Bir bayram günü 40 liraya bize bir Göring marka bisiklet aldılar… Tüm sevgimizi bisiklete veriyor, dersleri bile asıyorduk… Bisikletim Alman malıydı… Mareşal Göring’in adını taşıyordu… Balon lastikti… Dengeli bir bisikletti… Mahallede arkadaşlarımıza bu bisikletimizle çok hava atıyorduk…

Özellikle kış mevsiminde geçen Ramazan ayı sosyal açıdan daha sıcak geçerdi… Çünkü o soğuk ramazan günlerinin, geceleri insanların sevgi sıcaklığı meltem rüzgârına dönüşürdü… Ordu o yıllarda Kirazlimanı mahallesinden Köprübaşına kadar 5-10 bin nüfuslu küçük bir şehirdi… Hemen herkes birbirini tanırdı… Yolda geçerken insanlar birbirleriyle muhakkak selamlaşır, hal hatır sorarlar, iyi günler dilerlerdi… Herkes herkesin sevincini ve acısını paylaşırdı… İnsanlar ramazan sofralarında bitmek bilmeyen bereket misali kadar bol, insanlık ruhlarındaki sevgi, saygı, asalet gibi zengindi… Onun için o eski mutlu günleri Diyojen gibi fenerle arıyor, duruyoruz… Ve ne yazık ki, bulamıyoruz…

Artık bir rant savaşıdır gidiyor… Herkesin gözü birbirinin üzerinde… Bir kıskançlıktır, bir göz açlığı, bir doyumsuzluk, sürüp gidiyor… Onun içinde ne Ramazanın ne de bayramın hiçbir tadı tuzu olmuyor… Bayramlar gelince birçok aile şehirden kaçıp gidiyor… Medeniyet ilerledikçe, teknoloji geliştikçe, her halde o eski sıcacık sevgilerimiz azalıyor… Ve her geçen gün azalan insanlık sevgisi; bu kalabalık dünyada bile bizi yalnız kalmamıza ve mutsuz olmamıza neden oluyor… Çok yakında önümüze bir bayram daha geliyor…Şarkılardaki gibi mi kutlayacağız bu güzel bayramları… Yoksa bir garip gibi sevgisiz ve mutsuz mu kalacağız?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar H. Naim Güney - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Olay Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Olay Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Olay Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Olay Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.