ÂŞIK ECEVİT’İN YERİ

Seyyah oldum şu âlemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkârımla okuryazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Sinop… Diyojen’in bir fıçı içinde sığınıp da Büyük İskender’e “gölge etme başka ihsan istemez” diyebildiği güzel kent!

Sinop! Sabahattin Ali’ye “dışarıda deli dalgalar…” diye ağıtlar yaktıran ve Nazım Hikmet gibi bir devi on sene zapteden… Kimler gelip geçti Sinop kalesinden, Sinop kıyılarından… Kimlerin hikâyesine katık oldu Sinop ve yazıldı o hikâyeler, harf harf, kelime kelime…

Sosyal medyada gördüm “Âşık Ecevit’in Yeri” ni…

Sevdiği kızı alamayınca, onu uğurladığı son noktada, Ayancık Boyabat arasındaki, şimdilerde atıl bir kavşakta beklermiş Ecevit… Bir hikâyesi vardır elbette ve Ecevit’in hikâyesini ararken Sinop Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi akademisyenlerinden Doç. Dr. Ergün Acar’la kesişti yolumuz. Ergün hoca, dağ bayır, köy köy, tırnak tırnak dolaşarak bu hikâyeleri biriktiriyormuş… Her nesnenin bir sonu varsa şayet, bir de anlamı vardır. Âşık Ecevit’in de bir anlamı olmalıydı…

Âşık Ecevit’in adresi  “Ayancık Boyabat Yolu, 57200 Gökçeağaçsakızı/Boyabat/Sinop” şeklinde olup hikâyesi de dilim döndüğünce, elim yettiğince şöyledir.

1975 senesinde Sinop’un Boyabat ilçesine bağlı bir köyde, yoksul Ali’den olma, gariban Cemile’den doğma beş kardeşin en büyüğü olarak dünyaya gelir… O zamanlar ülkede Bülent Ecevit rüzgârı esmektedir. “Karaoğlan” namıyla “Kıbrıs Barış Hareketi” ne de zafer mührünü basan Bülent Ecevit’in soyadı o dönem doğan erkek çocuklara verilir. Büyüdüğünde “Karaoğlan “ yürekli olsun diye… O dönem “Karaoğlan” dağa taşa yazılır, yoksul evlerin badanasız duvarlarında Ecevit posterleri asılıydı hepten.

Çocukluğunda şiddetli bir ateşli hastalık geçirir Ecevit Öküzcü ve gözlerini kaybeder. Yokluk, yoksulluk elinden çekerken bir de âmâlık bela olur başlarına. Küçük Ecevit’in talihsizliği kaderi olsun istemez köylüleri ve tedavisi için destek olurlar. Bu tedaviden sonra az da olsa görebilmektedir Ecevit. Belki tüm renkleri, bulutları, gözüne baktıklarının göz rengini, ne bileyim işte çalıya konan kuşu, çiçeğe konan arıyı göremiyor ama bir ışık oyunundan ibarettir,  görüp de anlam yükledikleri… Zaten görüp de anlam yüklediklerini ifade edebilecek durumu da yok. Tutuk, kekeme, dağınık ve tek kelimeliktir konuşması… Ecevit, öyle uzun cümleler kurup, o cümleleri art arda koyup da meramını anlatabilme yetisinden çok uzaktır. Az gören Ecevit, gördüğü kadar konuşabiliyor;  her bir şeyi tam tekmil duyabiliyorken.

Okula gitmez Ecevit, ne okur ne de yazar… Görmez, konuşmaz, okumaz, yazmaz ama her bir sesi duyar. Sadece duyar…

Ecevit’in ikrarı ve rivayet o ki; bir kız sevmiş gariban Ecevit… İçinden içinden, uzaktan uzaktan, kimselere demeden, diyemeden, özünden yanarak sevmiş hem de… Bir insanı sevmek, sevebilmek… Amasız, fakatsız, lakinsiz ve çıkarsız, beklentisiz, bir insanı sevmek, bunu becerebilmek mühim şey! Bir insanı bu şekilde sevebilen herkesi sevebilir. Hani diyor ya Sait Faik Abasıyanık “bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diye… Ecevit’in mecnunluğu da bir insanı sevmekle başlar işte…

Ah Ecevit, sevmekten kim ölmüş ki sen de ölesin!

İki elim gitmez oldu yüzümden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Mecnun Ecevit kendi içinde için için yanarken,  herkes kendi kaderini yaşıyordu, felek ağlarını örüyordu elbette. Gariban Ecevit’e kız mı verirlerdi, sevdiği kızı istemeyi aklından bile geçirmez, öylesine umutsuz bir durum yani. “Herkes kaderine boyun eğmeli” liydi.

Dalda meyve, tarlada sebze, evde de sevdiği kız olgunlaşır. Bir nasibi çıkar kızın. “Hayırlı nasip” der ailesi ve Ecevit’in sevdiğini başkasına yar eder kahpe felek. Düğün dernek kurulur, al eline kınalar yakılır, sofralar kurulur ve düğün keşkeği kaşıklanır… Ecevit’in sevdiğini alıp götürürler ve Ecevit onu son kez Boyabat Ayancık arasındaki o kavşakta görür… Sevdiği kızla birlikte aklı da gider Ecevit’in ve artık mecnundan ziyade meczuptan sayma demleri başlar…

Ecevit, o kavşaktan ayrılmaz hâle gelir. Bir gün sevdiği kız çıkıp da o kavşağa gelecektir. Kendi dünyasında mutlak inanmıştır buna ve artık gece gündüz işi budur Ecevit’in. Beklemek… Ecevit, meczup hâlde, velilere taş çıkartacak bir sabırla bekler sevdiği kızı…

 Kızın haberi var mıydı Ecevit’in sevdasından?

Çok da olası değil… Ecevit, kendi iç dünyasından başka hiçbir yerde ve hiç kimseyle paylaşmamıştı ki! Belki hissetmiştir… Hepsi o kadar! Hiç kimse böyle bir sevmeyle sevilmemeli belki de…

Ecevit, o kavşakta gece demeden gündüz demeden beklerken üst baş da giderek perişanlaşır. Başına koyduğu külahı yaz kış çıkarmaz. İlgisi, dikkati dağılır gider ve çok kez araba çarpar Ecevit’e. Bunlar ölümcül ya da kalıcı sakatlıklar bırakacak kazalar değildir ancak bu anlamda bir hayati tehlikesi olduğu da açıktır.

Sosyolojik olarak birçok yönümüzle yerin dibini hak ediyor olsak da vicdanlı toplumuz. Toplumsal vicdan konusunda Ecevit’in tekrar görebilmesi adına köylülerin desteği en yakın örnektir. Bu defa da yurtdışında yaşayan bir iş insanı Ecevit’in yol kenarındaki bu perişan hâline dayanamaz ve bir durak yaptırır Ecevit için üzerine de “Âşık Ecevit’in Yeri” yazdırır. Artık araçların fark edeceği, icabında hız keseceği, dikkat edeceği bir durak ve o durakta da hiçbir yere gitmeyen bir yolcu vardır.

Bozuk şu dünyanın temeli bozuk
Tükendi daneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömre yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Mecnun olur Ecevit, sonra meczup, bundan sonrası veliliktir ya, Ecevit takılıp kalır meczuplukta… Gelip geçenler, duyup bilenler sadaka verir Ecevit’e, kimisi zekât, fitre, kimisi üst baş verir, kimisi kumanya… İnsanoğlu böylesine karşılıksız verilene çabuk alışıyor ve kendince bir konfor alanı yaratıyor ve o alanın, düzenin bozulmaması için kurguluyor bundan sonrasını. Mecnunluğundan meczuba dönen Ecevit’in kurduğu bu çıkar düzeni, onu velilikten alıkoyar ki, farkında bile olmaz.

Köylük yerde Ecevit hakkında pek de konuşmak istemezmiş muhtarı, eşi, dostu; Ecevit’in meczupluğa demirlemiş şu hâlinden mi çekinirler yoksa başka türden tedirginlikler mi vardır bilinmez.

Vicdanlı olduğumuzdan bahsettim ya, aynı vicdani karine vicdansızlığı da besler, habis ur misali. Ecevit’e mekân eylenen yerde, onun avucuna bırakılan birkaç kuruş geçim kapısı olmuş, yazık.

Asım Bezirci “Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yaratmış. Ona, sen insansın, hayvan değilsin demiş. Sana iki ayak verdim, insan olacaksın, ayaklarının üzerinde duracaksın, yerden yemeyeceksin... Lakin yarattığı bu şerefli mahlûkata bir de kör boğaz vermiş. İşte o gün bugündür insanın şerefi bir kemikle sınanır” demiş. Kim neyle sınanıyor bilmem ama şu kavanoz dipli dünyada Âşık Ecevit diye bir garip yaşayıp durur, Sinop’ta, Ayancık’la Boyabat arası bir kavşakta… Azıcık ışık, azıcık sözcük ve her bir şeyi  duyarak…

Yolun düşerse o taraflara, Aşık Ecevit’e bir selam vermeden geçmeyesin diye yazıldı tüm bu satırlar…

Kul Himmet üstadım ummana dalam
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum şal giyindim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Birol Öztürk - Mesaj Gönder

# haber

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Olay Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Olay Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Olay Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Olay Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.