Marşların Ruhundaki Cumhuriyet

75. yıl marşını hatırlayan var mı? Pek sanmam. Geldik 100. yıla. Cumhuriyet yine cumhuriyet ama, bırakın kuruluş yıllarını ve 10. yılın heyecanını, 50. yılın "müjdeleri" de kalmadı

Cumhuriyet, 1923'ten bugüne darbeler, seçimler, anayasalar gibi başlıklar açılıp farklı yönleriyle değerlendirilebilir. Ancak bunlar siyasal ve hatta teknik meselelerdir. Bir de ruhu vardır Cumhuriyet'in. Bu ruh onun için bestelenmiş marşlarda, o marşların anlattıklarında ve kamuoyuna hissettirdiklerinde kendini gösterir. Bu izi sürmek, yüz yıllık Cumhuriyet serüvenimizin serencamını da görmemize olanak sağlar.

Aslında, her ne kadar yeni rejimin kuruluşundan önce olsa da İstiklal Marşı'na o ruh açısından değinmek gerekir. Kurtuluş Savaşı koşullarının hissiyatını taşıyan ulusal marşımız, o zaman da tartışılmış ve eleştirilmişti. Temel itiraz, ısmarlama bir şiirin milli marş olamayacağı yönündeydi. Kâzım Karabekir de Akif'in şiirinin ulusal marş olmasına şiddetle karşı çıkanlardandı. Hatta 1925'te değiştirilmesi girişiminde de bulundu. Marşta bir kez olsun "Türk" sözcüğünün geçmemesi eleştiriliyordu. İstiklal Marşı'nın ruhuna da itiraz vardı. Güftesi savaş döneminde gereken motivasyonu sağlamakta başarılı olabilirdi ama "çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak" mücadelesinin gerektirdiği ruhun gerisinde kalmıştı. Sonraki yıllarda Nurullah Ataç da marşı "taşıdığı ruh" açısından eleştirecekti. Bestesi de zaten alaturka müzik formuna yakındı. O yıllarda tartışma alevlendikçe yeni marş yarışmaları da açıldı. Hatta Necip Fazıl Kısakürek'e yeni marş siparişi verildi; o da Akif'in yolunu izleyerek yarışma olmaması koşuluyla yeni bir marş yazmayı kabul etti; bu olmadı tabii. İstiklal Marşı'nın sonradan bestesi değiştirildi, daha bir marş formu kazandırıldı ve günümüze kadar geldi, artık tartışmaların uzağında, genel kabul görmüş durumda.

Cumhuriyetin 10. yıldönümü kutlamaları, yeni rejimin berkitilmesi, geçen on yıldaki işlerin tartışmasız bir başarı öyküsü olarak vurgulanıp gelecekteki on yıllara kaynaklık etmesi için iyi bir olanaktı ve doğrusu başarıyla kullanıldı. "Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak" ruhunu bu alanda yakalayan da 10. Yıl Marşı oldu. Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel'in sözleri, Cemal Reşit Rey'in bestesiyle anlam bulan marş, ruhu açısından değil ama küçük siyasal çekişmelere malzeme yapılarak eleştirilmişti. Örneğin, marştaki "cumhuriyet" sözcüğünde minör tona geçilmesi cumhuriyeti küçültmek anlamına mı geliyordu?! Neyse ki "Göğsü cumhuriyetin tunç siperi olan on beş milyon genç", on yılda açık alınla çıkmıştı her savaştan, öyle minörlere filan takılacak zaman değildi! Bu marş öylesine dalga dalga yayıldı ki neredeyse ulusal marş etkisi yarattı; halen erken dönem cumhuriyetin nostaljisini taşımasının yanında motivasyon işlevini de sürdürüyor, başka bir deyişle hiç eskimedi.

Marşların Ruhundaki Cumhuriyet

Cumhuriyetin 50. yılı, iki darbe görmüş, son darbenin etkilerini henüz üzerinden atamamış, asker siluetlerinin gölgesinden uzaklaşamamış, gencecik çocuklarını idam sehpalarında sallandırmış, yara bere içindeki bir ülkede kutlandı. Bilinen en etkileyici eser Boğaziçi Köprüsü'nün görkemli bir törenle açılmasıydı. 50. yıl Marşı, 10. Yıl Marşı'nın bıraktığı yerden o ruhu taşımaya adaydı. Cumhuriyet'in "özgürlük, insanca varlık yolu" ve "Atatürk'ün çizdiği çağdaş, uygarlık yolu" olduğunu söylüyordu. Bir hafta süren kutlamalar boyunca törenlerde ve okullarda söylendi ve sonra unutuluşa terk edildi. Çünkü yükselen sol, memlekete dalga dalga yayılıyor, toplumsal sorunlar üzerinden rejimin uygulamaları sorgulanıyordu. Ülkeyi bambaşka bir "ruh" sarmıştı. Belki ancak o yıllarda öğrenci olanların kulaklarında ilk iki dizesi kaldı marşın: "Müjdeler var yurdumun taşına toprağına / Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına."

75. yıl marşını hatırlayan var mı? Pek sanmam. Geldik 100. yıla. Cumhuriyet yine cumhuriyet ama, bırakın kuruluş yıllarını ve 10. yılın heyecanını, 50. yılın "müjdeleri" de kalmadı. Kuruluş felsefesinin temelindeki harç olan laiklik delik deşik. Parlamenter sistem sizlere ömür. Dış politikada eksen fena kaydı. Köklü kurumlar darmadağın. Hatta, acaba bu cumhuriyet o cumhuriyet mi sahiden, diye sorma durumundayız. Tam o noktada iki tane 100. Yıl Marşı ortaya çıktı. Biri, deyim yerindeyse devletin resmi marşıydı. İlk kez 30 ağustos törenlerinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde seslendirildi. Sözleri ve bestesi İlker Kömürcü'ye ait marş " Türkiye yüzyılı titretiyor dünyayı" diyor ve pek belirgin bir siyasal angajman taşıyordu, dolayısıyla kutlamalar başlamadan unutuldu gitti. İkincisi ise Fazıl Say'ın 100. Yıl Marşı'ydı. "Sivil bir marş"tı ama hiç de beklendiği etkiyi, heyecanı yaratamadı. Bestesi için bir şey diyemem, alanım değil ama sözleri gecikmiş bir Anadolu romantizminin yansımasıydı. "Göğün mavi ışığı/ Atamın gözlerinde" diyor ve devam ediyordu: "Ver ver elini /Yıkalım karanlığı".

Her iki marşın da kamuoyunda heyecanla karşılanmaması, kulaklarda yer etmemesi acaba Cumhuriyet'in vardığı yer nedeniyle miydi?

T24 Haftalık Yazarı

İbrahim Dizman

[email protected]://t24.com.tr/

Ekli Dosyalar
# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İbrahim Dızman - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Olay Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Olay Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Olay Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Olay Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.