Çağatay ile Saka Kuşu 

Çiçeği burnunda, pek civan Çağatay, yaşıtı birçok erkek çocuğu gibi ceviz ağacından yapılmış ahşap saplı sapanı ile sabahtan akşama kadar olur olmaz her şeye nişan almayı çok severdi. Bazen bir ağaç dalını bazen de içi boş gazoz şişesini gözüne kestirirdi ve ırmak kenarından özenle seçtiği taşlardan biri hedefe isabet ettiğinde sevinçten havalara uçardı. 

Çağatay, vaktin kızıla çaldığı bir gün kokarcanın delik deşik ettiği fındık ağacının yaprağına kanatları sapsarı bir saka kuşunun konduğunu gördü ve hiç ses etmeden sol cebinden çıkardığı taşı, sağ elinde tuttuğu sapanın meşinine sıkıştırıp lastiğini iyice gerdikten sonra saka kuşuna nişan aldı. 

Çağatay kendinden çok emindi ama saka kuşu ardında birkaç tüy bırakıp can havliyle uçtu gitti. Kaşlarını çatan Çağatay, bu tüylerden birini alıp akşam ezanı okunmadan evinin yolunu tuttu. 

Çağatay, zemin katı taş duvar; üst katı ahşap evinin kapısının yüksekçe eşiğinden geçip kaşık çatal çatırtısının yankılandığı salona ağır ağır yürüdü. Pencerenin dibinde bulunan kanepeye uzandı ki dede yadigarı radyodan belli belirsiz süzülen Halil İbrahim türküsünün nakaratını mırıldanırken sanki dünyanın tüm yükü omuzlarına çökmüşçesine ansızın uykuya daldı. 

Çağatay, rüyasında dört nala koşan bir kara taşın patırtısı ile irkildi ve pencerenin perdesini araladığında tam da evlerinin önünde durduğunu fark etti. İçi içine sığmayan Çağatay hemen evinin önündeki beton avluya koşar adım gitti. 

Çağatay : “Kara taş ! Sen karasın, gece kapkara. Neden evimizin önünde durdun ?”

Kara taş : “Atla sırtıma, neden burada durduğumu göreceksin !” diye cevap verdi.

Çağatay, hiç düşünmeden kara taşın sırtına atladı ve kara taş, gergin yayından fırlamış bir ok gibi Vona’nın ekşi mandalina kokan uzun ve çelimsiz sokaklarının derinliklerine koştu da koştu. 

Çağatay, daha fazla dayanamadı. Kara taşın kulağına eğilip “Kara taş ! Sen karasın, gece kapkara. Beni nereye götürüyorsun ?” diye sordu. Kara taş, “Bekle, göreceksin !” diye yanıtladı ve koştu da koştu.

Kara taş, en sonunda akşamdan kalma sarhoş dalgaların ağız dolusu yosun kustuğu sahilin kıyısındaki fenerde durdu. Çağatay, kara taşın sırtından bir çırpıda atladı ve birkaç adım attıktan sonra kayalıkların üstünde homurdanan saka kuşlarına rastladı.

Çağatay, merak dolu gözlerle mahşeri kalabalığın arasından sıyrılıp yüzü demir kilit gibi yağa bulanmış saka kuşuna “Neden ağlıyorsunuz ?” diye sordu. 

Saçları ağarmış saka kuşu, “Gördüğün şu saka kuşu benim oğlumdur, dağlardan daha yükseklere çıkar ve uçmaya doyamazdı. Bu akşamüstü insanların şehrinden evine gelirken biraz yorulmuş ve bir fındık ağacının yaprağına konmuş, ama bir çocuk kanadına taş atmış, oğlumun kanadı kırılmış. O kırık kanadıyla güç bela evine döndü. Şimdi onun bir daha hiç uçamamasından korkuyorum. O uçmayı her şeyden çok sever.” dedi. 

Çağatay, kayalığın ucundaki yarım avuç somun ekmek kırıntısına bakınca bir de ne görsün ? Eyvah eyvah ! Akşamüstü taş atıp vurduğu saka kuşuydu bu. Öyle bir utandı, öyle bir utandı ki hoşca kal bile diyemeden oradan ayrılıp kara taşın sırtına atladı. 

Çağatay, yaptığından bin pişman olmuştu ve göz pınarlarından dökülen sonbahar damlalarına hakim olamıyordu, başını kara taşın boynuna dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Aniden, tok bir ses işitti ve başını kaldırıp gözlerini açtı.

Babası “Uyan artık ! Neden ağlıyorsun ?” diyordu. 

Dudaklarını büken Çağatay, elindeki tüyü göstererek, “Baba ! Baba ! Kanadı kırık bir kuş uçabilir mi ?” diye sordu. 

Babası “Ah be cinom !” dedi ve kan ter içinde kalan Çağatay’ın alnına düşen ıslak saçlarının ucunu bir tırmığı andıran parmaklarının arasına alıp düzeltti ve “O kuş, sevgiyle sabırla yaralarını saracak ve ait olduğu gökyüzünde yeniden en yükseklere uçacak, şunu unutma ! Dünya arsızı birileri senin avuçlarında binbir emek ile büyüttüğün sevince göz dikselerde sen yüreğinde yeşerttiğin umuda dokunmalarına asla izin verme ! Haydi bakalım, biber soslu makarna hazır, ellerini yıka ve doğru sofraya !” diye ekledi. 

Çağatay ve babası, bir beyaz kağıdın ön ve arka yüzü gibi birbirlerine sımsıkı sarıldılar ve bu ana radyoda cızırtılı halde çalan Halil İbrahim türküsünün şu mısraları tanıklık ediyordu. 

“Müfreze dağı sarar,

Dağda kaçaklar arar,

Geçit vermez kayalar,

Hızlan be Halil İbrahim.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Peyman Hürmüz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Olay Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Olay Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Olay Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Olay Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.