Ordu
DOLAR9.5439
EURO11.1007
ALTIN549.59
Naim GÜNEY

Naim GÜNEY

Mail: [email protected]

1919 – 1923 YILLARINDA ORDU’DA PARLAYAN BİR GÜNEŞ “ İSMAİL HAKKI GARİPOĞLU”

Araştırmacı Yazar Hikmet Pala “Mütareke döneminde Ordu” adlı makalesinde o zor günleri özetle şöyle ifade etmişti. “… Bu yıllarda morali iyice bozulmuş olan Ordulu gençler ülkenin gidişatıyla ilgili kaygılı sohbetler yapıyor bir taraftan da “Pontusçu” Rum arkadaşlarının karşısında eğilen başlarını dik tutmaya çalışıyorlardı. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ülkeyi karanlık günlerin beklediğini göstermekteydi. Ordu Valisi Cemal Azmi Bey vapurla şehirden ayrılmıştı. 1916 yılında yaşadıkları sürgünden dolayı tedirgin olan Ordulu Rumlar için mütareke günleri güzel geçiyordu.

Bu yıllarda morali iyice bozulmuş olan Ordulu gençler ülkenin gidişatıyla ilgili kaygılı sohbetler yapıyorlar, bir taraftan da “Pontusçu” Rum arkadaşlarının karşısında eğilen başlarını dik tutmaya çalışıyorlardı. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ülkeyi karanlık günlerin beklediğini göstermekteydi. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey de en son vapurla Ordu’dan ayrılmıştı. 1916 yılında yaşadıkları sürgünden dolayı tedirgin olan Ordulu Rumlar için mütareke günleri de oldukça rahat ve güzel geçiyordu.
Fevzi Güvemli hatıralarında o zor yılları şöyle anlatıyordu: “Kasabadaki Rumlarda bir kıpırdanış oldu önce. Canlanmışlardı, umut ışığı parlıyordu gözlerinde. Ama ürkektiler. Bir gün Rum Metropolit Meletyüs vapurla çıkageldi. Onun gelmesiyle Ordu’da şenlik de başladı Rumlarda… Bizim evin alt katında kaçak tütün satmakla geçinen bir Rum delikanlısıyla ara sıra iskambil oynar, günün siyasal olaylarını tartışırdık. O biz Türkler için artık hiçbir umut kalmadığını, kurulacak Pontus devletinde kardeş kardeş yaşamanın daha hayırlı olacağını söylüyordu. Ben bu düşünceye yanaşmıyor ve her ikbalin bir zevali (her isteğin bir sonu vardır) vardır diyordum.

“İşte bu yıllarda Ordu’da görev yapan Garipoğlu İsmail Hakkı Bey bozulan moralleri yüksek tutmaya çalışıyor, çıkarttığı Güneş gazetesinde milliyetçi yazılar yazıyordu. İsmail Hakkı Bey, gazetedeki başyazılarında Milli Mücadeleyi destekleyen ifadeleriyle büyük bir ilgi topluyor, Orduluları ve Ordulu gençleri birlik olmaya çağırıyordu.

İsmail Hakkı Beyin bu çağrılar sonuç vermiş ve Güneş Gazetesi etrafında milliyetçi bir gençlik grubu toplanmıştı. Pontos hayali kuran Rumlara karşı Türklerin örgütlenmesi fikri iyice olgunlaşıyordu. İşte bu düşünce içinde, İsmail Hakkı Bey’in önderliğinde 1920 yılı başlarında Ordu’da ilk defa bir gençlik teşkilatı kuruldu. Bu teşkilatın adı Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü idi.

Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü’ne Ordu İdadisinden mezun olan gençlerin yanında, bazı öğretmenler, ticaretle uğraşanlar da üye oldular. Bu teşkilatla birlikte Ordu’da Milli Mücadele davası için gençler arasında güçlü bir birlik sağlanmış ve gençlik teşkilatının ilk ciddi adımı atılmış oluyordu. Kulübün bir binası vardı, Gençler Mahfeli denilen yerde hemen hemen her gece toplanılıyor, gazete, kitap ve ajanslar okunuyor, temsil edilecek milli piyeslerin provaları yapılıyordu. Milli Mücadele yıllarındaki Ordu gençliğinin bu temsillere nasıl hazırlandıklarını, o yıllarda bu faaliyetlerin içinde bulunmuş olan Ordulu gazetecilerden Ali Rıza Gürsoy, Gürses Gazetesi’nde kaleme aldığı başyazısında şöyle anlatmaktadır;

“Karadeniz kıyılarında Pontos Devleti’nin kurulma hülyaları içinde şımarmış, gözleri kararmış Rumların, memlekette yaratmaya çalıştıkları her tehlikeli cereyan karşısında rahmetli hocam İsmail Hakkı Garipoğlu’nun etrafında toplanan, milli davayı ideal cephesinden ne pahasına olursa olsun, müdafaadan çekinmeyen, hemen hemen sayısı 12’yi geçmeyen gençlik kadrosu içinde Şükrü Kaymaz’ı da aramızda görmekle sevinmiştik. Pontosçu gençlere mukabele etmek, onlardan aşağı olmadığımızı ispatlamak için Rum Kilisesi’ne ait binada 15 günde bir, Rum gençleri gibi müsamere vermek için Metropolit Polikarbos’tan zorla muvafakat istihsal etmiştik (izin almıştık). Dekorlarımızı Hamdi Uzman’la birlikte Şükrü Kaymaz hazırlıyordu.”

Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü üyeleri seslerini daha güçlü olarak duyurabilmek, Milli Mücadeleyi yayın yoluyla desteklemek amacıyla, 1920 yılı ortalarından itibaren yeni gazeteler çıkarmaya başladılar. Bu gazeteler; Ordu Bucak, Bucak, Beyan-ı Hakikat, Azim ve Muvaffakiyet-i Milliye adlarını taşımaktaydı. 1922 yılında da yine sahipliğini ve başyazarlığını İsmail Hakkı Bey’in yaptığı 15 günlük Güneş Mecmuası yayın hayatına sokuldu. Kulübün önde gelen şahısları, bu yayın organlarına devamlı olarak, milli duyguları dile getiren makaleler yazdıkları gibi Ordu şehrinin birçok meselelerine de temas ediyorlardı.

Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü’nün girişimleriyle Ordu’ya bir matbaa makinesi getirtilmişti.  İlk zamanlarda çıkartılan Güneş Gazetesi Giresun’da basılmaktaydı. Bazen karadan iki günde, bazen de deniz yoluyla Ordu’ya getiriliyordu. Ordu’da bir matbaa kurulması için kulübün gençleri hazırladıkları temsilleri, özellikle de çok tutulan “Vatan Yahut Silistre” piyesini defalarca sahneye koymuşlar, bundan elde ettikleri 1200 lira civarındaki parayla Giresun’dan bütün malzeme ve takımlarıyla bir baskı makinesi satın alınmıştır. Ordu’lu gençlerin temsiller vererek parasını temin ettikleri bu matbaa makinesi 50 yılı aşan bir süre Ordu şehrinde, başta Gürses olmak üzere birçok gazetenin basılmasını sağlamıştır.

1922 yılında Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü üyeleri arasında anlaşmazlık çıkmış, bu arada Ordu basınında da karşılıklı atışmalar başlamıştı. Bu durumun ortadan kalkmadığını gören bazı üyeler, kulüp idare heyetinden ayrılarak “Gençlik Yükselme Birliği” adıyla yeni bir dernek kurmuşlardı.

Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü iki seneyi aşan faaliyet boyunca, Pontosçulara karşı Ordulu Türk gençleri bir çatı altında toplamayı başarmış, milli duyguları canlı tutabilmek amacıyla temsiller sahneye koyarak Ordu’luların hislerine tercüman olmuştu.“Bir Zamanlar Ordu” adıyla hatıraları yayınlanan Fevzi Güvemli, Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü’nü kuran Ordu’lu gençlerin o yıllardaki acemiliklerini şu cümlelerle ortaya koymaktadır;

“…Bir kulüp açmayı, arkadaşlardan birinin evinde toplandığımız bir gün kararlaştırdık. Kulübün tüzük ve programını ortaokul öğretmeni olan bir arkadaş yazdı. Adını da koyduk; Ordu İnkılâbı İçtimai Kulübü (Ordu Toplumsal Devrim Kulübü). Sayın hocamız Mehmet Rıfat (Ataoğlu)Bey de güzel bir tabela hazırladı bize. Tüzük ve programı hazırlayan arkadaşın düşleri de bir hayli gelişmiş. Neler yoktu ki içinde; Kasaba kadınlarını sosyal yaşantıya hazırlamak, güzel sanatları, sporu halka sevdirmek, okuma yazma öğretmek, sahne hayatını geliştirmek, bilimsel konferanslar düzenlemek… Bu çok ağır yükü kimler omuzlayıp götürecekti? Biz. O zamanın gençlerinin her yönden cılız kadrosuna göre küçük bir umut bile beslenemezdi. Ama biz gene de güzel hayallerin ılık havasına kaptırmıştık kendimizi..”

ORDU’DA İLK MİLLİ GAZETE “GARİPOĞLU İSMAİL HAKKI BEY “ TARAFINDAN ÇIKARILIYOR.

Milli Mücadele yıllarında yerel gazetelerin sayısında önemli bir artış olmuştu. Nedeni ise ulusal basında Milli Mücadele aleyhinde yayın yapan gazetelere her türlü destek verilirken, Milli Mücadele’yi destekleyen basının hükümetlerce elinin kolunun bağlanmasıydı. Bu durum karşısında 14 Eylül 1919’da Sivas’ta “İrade-i Milliye” ve 10 Ocak 1920’de Ankara’da “Hâkimiyet-i Milliye” adlı gazeteler, Milli Mücadele’yi millete anlatabilmek için bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın talimatları doğrultusunda yayın hayatına başlamışlardı. Bu gazetelerin yayın hayatına başlamasının hemen sonrasında aynı paralelde birçok gazete de Anadolu’nun değişik vilayet ve kazalarında yayın hayatına başlamışlardı.  Bunlardan bir tanesi de 15 Kasım 1919 tarihinde İsmail Hakkı (Garipoğlu) Bey tarafından Ordu’da yayınlanmaya başlayan Güneş Gazetesi idi.

Güneş Gazetesini çıkartan İsmail Hakkı Bey idi. 1888 yılında Hemşin’nin şimdiki adıyla Aşağı şimşirli köyünde doğan İsmail Hakkı Bey, tahsilini tamamladıktan sonra 1914 yılında Ordu İdadisi ’ne Türkçe öğretmeni olarak tayin olmuştu. Aynı zamanda Ordu’da görev yapan ilk tedrisat müfettişiydi.

Ordu’da 1913 ve 1914 yıllarında önce Karnik adlı bir Ermenin “Petek” ve yine Ağyazar adlı Rum’un “Ağyazar” matbaalarında Osmanlı Ajansları basılmıştı. Ancak bunlar yerel olmayıp merkezi İstanbul’da bulunan ve yabancıların kontrolünde olan “Osmanlı Ajansı”nın telgraflarla geçtiği haberlerin başka yerlerde olduğu gibi Ordu’da da basıldığı bültenlerdi. Bu yüzden Osmanlı Ajanslarını, Ordu’da basılan ilk yerli ve milli gazete olarak nitelemek mümkün değildi.

15 Kasım 1919 tarihinde Ordu’da yayın hayatına başlayan Güneş Gazetesi toplam dört sayfadan oluşmaktaydı ve kendisini başlığının hemen altında “her şeyden bahseder, haftalık gazetedir” şeklinde tanıtmaktaydı. Nüshası 5 kuruş, abonelere ise yıllığı (40 nüsha) 120 kuruştu. Güneş Gazetesi, o yıllarda Ordu’da matbaa olmadığı için yaklaşık iki ay boyunca Giresun’da basılmıştı. İsmail Hakkı Bey, Güneş’i çıkarabilmek için bazen kayıkla, bazen at sırtında Giresun’a gidiyor, aynı şekilde de geri dönüyordu. Bu yolculuklar esnasında İsmail Hakkı Bey aleyhlerinde çekinmeden yayınlar yaptığı Pontus çetelerinin kendisine kurduğu pusulardan çoğu kez son anda kurtulabilmişti.

Onu böylesine zorlu bir mücadelenin içerisine çeken neden ise güçlü olan milliyetçi duygularıydı. İşte o zor yıllarda Ordu’da fedakârca görevler üstlenen Garipoğlu İsmail Hakkı Bey çevresinde oluşan umutsuzluğu ve bozulan moralleri elinden geldiğince yüksek tutmaya çalışıyordu. Bu yüzden Garipoğlu İsmail Hakkı Bey, pes etmiyor,  kendi eliyle çıkarttığı Güneş gazetesinde sürekli milliyetçi yazılar yazmaya devam ediyordu. İsmail Hakkı Bey, gazetedeki başyazılarında Milli Mücadeleyi destekleyen ifadeleriyle büyük bir ilgi ve destek topluyor, Orduluları ve Ordulu gençleri birlik olmaya çağırıyordu.
İsmail Hakkı Beyin bu çağrılar sonuç vermişti. Sonunda Güneş Gazetesi etrafında Ordu’da milliyetçi bir gençlik grubu toplanmıştı. Pontos hayali kuran Rumlara karşı Türklerin örgütlenmesi fikri iyice ısınıp, olgunlaşmıştı. İşte bu idealist ve vatansever düşünceler içinde, Ordu’lu gençler, güç birliği yapmak ve faaliyetlerinin sistemli bir çatı altında düzgünce yürütebilmek amacıyla bir kulüp de kurmuşlardı. 1920 yılı başlarında İsmail Hakkı (Garipoğlu) Bey’in öncülüğünde kurulan bu oluşumun adı “Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü “ konulmuştu.

Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü üyeleri seslerini daha güçlü olarak duyurabilmek, Milli Mücadeleyi yayın yoluyla desteklemek amacıyla, 1920 yılı ortalarından itibaren yeni gazeteler çıkarmaya başlamışlardı. Bu gazeteler; Ordu Bucak, Bucak, Beyan-ı Hakikat, Azim ve Muvaffakiyet-i Milliye adlarını taşımaktaydı.  İlk zamanlarda çıkartılan Güneş Gazetesi Giresun’da basılmaktaydı. Güneş Gazetesi bazen karadan iki günde, bazen de deniz yoluyla Ordu’ya getiriliyordu. Bu zorluklar karşısında İsmail Hakkı Bey ve kulüp  Ordu’ya hemen bir matbaa makinesi getirtilmeye karar vermişlerdi. Ama matbaa alacak güçleri ve paraları yoktu.

Ordu’da bir matbaa alınması için “Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü”  gençleri hazırladıkları temsilleri matbaayı satın almak için gerekli parayı sağlamak için oynamaya başlamışlardı. Özellikle de çok tutulan “Vatan Yahut Silistre” piyesini defalarca sahneye koymuşlar, bundan 1200 lira civarında  para toplamışlardı. Tiyatro temsillerinden elde ettikleri para yeterli olunca Giresun’dan bütün malzeme ve takımlarıyla buldukları bir baskı makinesini satın almışlardı. “Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü “  gençleri tarafından sahneye konulan bu piyeslere halk büyük ilgi gösteriyor, onları maddi bakımdan da yardımlarla destekliyorlardı. Ordu’lu “Milli İnkılab-ı İçtimai Kulübü “  gençlerinin temsiller vererek parasını fedakarca temin ettikleri bu tarihi matbaa makinesi tam yarım yüzyılı aşkın bir süre Ordu şehrinde, başta Gürses olmak üzere birçok gazetenin basılmasını sağlayacaktı. “Ordu Matbaası”  adı konulan  bu tesis de Ordulular artık kendi gazetelerini basabileceklerdi. Nitekim Güneş Gazetesi’nin sekizinci sayısı bu Ordu’daki yeni satın alınan matbaada basılmıştı. Böylece 20 Ocak 1920 tarihinde Ordulular ilk gazeteleri olan Güneş’i ilk defa Ordu’da basmışlardı. Ordu matbaasının adı daha sonra “İnkılap matbaası” olarak da adlandırılmıştı.

Güneş Gazetesi, yayın hayatında bulunduğu süre içerisinde yayınladığı makaleler ve haberler bakımından incelendiğinde, Milli Mücadele döneminin en etkili yerel gazetelerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Ağırlıklı olarak yerel konulu haberler ve yazılar yayınlanmakla birlikte ara sıra da refikimiz (dostumuz) dediği Hâkimiyet-i Milliye Gazetesinden alınan makaleler de gazetenin ilk sayfasında cesurca yayınlanmaktaydı. Güneş’in bu yayınlarında sözünü esirgemeden söylemesi, özellikle şehirde bulunan Pontusçu Rumlar ve onlarla işbirliği içerisinde olan bazı çevreleri aşırı derecede rahatsız etmekteydi.

Bahsi geçen, sahipliğini ve başyazarlığını İsmail Hakkı Garipoğlu’nun yaptığı Güneş Gazetesi’nde sahipleri Rum olan işyerlerine açık açık saldıran yazılar çıkıyordu:
 “Karakaş Biraderlerin mağazasına sakın yanaşmayınız; çarpılırsınız ha. Çünkü orası yankesici ticarethanesidir. Sigara kâğıdı gibi ince ve renkli bir tabaka kâğıdı, sermayesi 8 para olduğu halde 100 paraya satıyorlar. Kim bilir başımıza daha ne gibi fırıldaklar çeviriyorlar. Bu sözüm kulağınıza küpe olsun ey Millet. Sakın ahmaklar gibi aldanmayınız, çarpılmayınız.” İsmail Hakkı Garipoğlu, Rumlarla ilgili yazılarının yanına Ordu’da Yunanlılara yardım edenler hakkında bazı sert yazılarda yazmıştır. Güneş’in 33. sayısında A.N.S imzalı baş makalede “Elim Bir Ahlak Mevzuu” başlığıyla kaleme alınan yazı, Yunanlılara yardım eden bazı mayasız aramızdan çıkma insanları açıkça ve şiddetle takbih ve teşhir edilmekteydi. Bu makale nedeniyle,  Liva Mutasarrıfı Ethem Bey, Bucak Gazetesi’ni kapatmıştı. Avukat İsa Cordan, bile İsmail Hakkı Garipoğlu hakkında dava açarak ceza almasını sağlıyordu.

Bu yüzden İsmail Hakkı Bey’in ifadesiyle, “birçok defa kurşunla, hançerle tehdit edilmiş, fakat yine azminden, fikrinden zerre kadar ayrılmamış; emelinin husulüne kadar çalışmış, uğraşmıştır.” Garipoğlu, İsmail Hakkı Bey, bir yandan bu tehditlerle mücadele ederken bir yandan da maddi zorlukları aşmaya çalışıyordu. Ayrıca idarecilerin baskıları sonucunda çok sevdiği meslek hayatı da sonunda tehlikeye girmişti. Özellikle maddi sıkıntılar neticesinde Güneş Gazetesi, Mayıs 1920 tarihinde yayın hayatına son verecekti.

Güneş gazetesinin yayın hayatına son vermesinden bir müddet sonra İsmail Hakkı Bey, yine 1920 yılında yayın hayatına başlayan ve Ordu’nun ikinci gazetesi olan “Ordu Bucak” gazetesinde başyazılar yazarak fikirlerini kitlelere ulaştırmaya devam ediyordu. Ancak bu yıllarda Güneş’i devam ettirmek fikrini hep taşıdığını da yaklaşık iki yıl sonra çıkardığı Güneş adlı bir yeni Mecmuadan anlaşılmaktaydı. İsmail Hakkı Bey, 15 Şubat 1922 tarihinde Güneş’i bu sefer dergi olarak çıkarmaya başlamıştı. Mecmuanın üzerinde yer alan kuruluş tarihi Güneş gazetesinin kuruluş tarihi ile aynı idi.  Mecmua aynen Ordu (İnkılap) matbaasında basılmaktaydı. On beş günde bir yayınlanan ve kapak dâhil on sayfadan oluşan mecmuanın fiyatı ise 7,5 kuruştu.

Garipoğlu İsmail Hakkı Bey’in 15 günlük Güneş Mecmuası devamlı olarak, milli duyguları dile getiren makaleler yazmaya devam ediyorlardı. Ordu şehrinin birçok meselelerine de temas eden İsmail Hakkı Bey ve arkadaşları ağırlıklı olarak eğitim konularını işliyor, bununla birlikte Milli Mücadele yanlısı yayınlarını sürdürüyorlardı. Bu yüzden yine bazı çıkar çevrelerinin baskısı sonucunda aynı yıl içerisinde yayın hayatını tamamen bitirmek zorunda kalmıştı. Böylece 1919 yılında doğan Ordu basının ilk Güneş’i 1922 yılında artık batmıştı. Güneş gazetesi ve mecmuası, yayınlandığı yıllar ve içerikleri göz önüne alındığında, o günün şartlarında böyle bir yayın organını İsmail Hakkı Bey’in öncülüğünde çıkartan Ordulular için milli bir mücadele örneği olup, herkes için tam bir gurur vesilesidir.

Ordu’nun sosyal ve kültürel hayatında önemli bir yeri olan Garipoğlu İsmail Hakkı Bey, bazı olaylardan sonra büyük baskılarla karşılaşmıştı. Baskılar yüzünden Garipoğlu İsmail Hakkı Beyin yakın çevresindekiler bile onunla görüşmekten çekinir olmuşlardı. Son yıllarını yalnızlık içinde geçiren Garipoğlu İsmail Hakkı Bey, 1927 yılında Ordu Hastanesi’nde vefat etmiştir.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE BİR “KUVAYİ MİLLİYECİ “ALİ RIZA GÜRSOY”

Ali Rıza Gürsoy 1902 Ordu doğumluydu. 1970 yılında 68 yaşında kaybettiğimiz Ordu’nun mümtaz gazetecisi ve Belediye Başkanı Ali Rıza Gürsoy, gözünü budaktan sakınmayan bir “Kuvayi Milliyeci” idi. 1918’de, Rum Pontus Devletinin Karadeniz’de kurulma çalışmalarını Ordu’da önleyen İdadi Mektebinin talebe lideriydi…

Mustafa Kemal Paşa’ya Milli Mücadele yıllarında silah almak için para göndermeyen Ziraat Bankası Ordu Şubesini 1919’da arkadaşları ve sivil giyinmiş askerlerle basarak, Mustafa Kemal Paşa’ya bin altın lirayı Yüzbaşı Hasan Bey ile gönderen Ordu İdadi Mekteplerinin Lideri Ali Rıza Gürsoy idi.

 Yıl 1918... Osmanlı Devleti 1. Cihan Savaşı'ndan yeni çıkmıştır. Sevr Antlaşması Yurdumuzu bölmüş, Doğu Karadeniz'de de Rumlar bir Pontus Devleti kurmak gayretindedirler. Silahlı hazırlık yanında, fikir çalışmaları da vardır. Ordu'da Oturan Rumlar kiliselerindeki-Eski Elektrik Fabrikası-temsiller sahneye koymakta, hayallerinde yaşattıkları "Bizans"ı tiyatroda canlandırmaktadırlar. Genç Türkler Rumların bu faaliyetlerini dikkatle izlerken, Kurtuluş Savaşı'nın heyecanı içinde halkın moralman güçlü olmasını sağlamak yollarını aramaktadırlar.

İsmail Hakkı Bey, 1914 yılında Ordu İdadisi ’ne Türkçe öğretmeni olarak tayin olmuştu. Aynı zamanda Ordu’da görev yapan ilk tedrisat müfettişidir. 15 Kasım 1919 tarihinde yayın hayatına başlayan Güneş Gazetesi , 4 sayfadan oluşmaktaydı ve kendisini başlığının hemen altında “her şeyden bahseder, haftalık gazetedir” şeklinde tanıtmaktaydı. Nüshası 5 kuruş, abonelere ise yıllığı (40 nüsha) 120 kuruştu. Güneş, o yıllarda Ordu’da matbaa olmadığı için yaklaşık iki ay boyunca Giresun’da basılmıştı. İsmail Hakkı Bey, Güneş’i çıkarabilmek için bazen kayıkla, bazen at sırtında Giresun’a gidiyor, aynı şekilde de geri dönüyordu. Bu yolculuklar esnasında aleyhlerinde çekinmeden yayınlar yaptığı Pontus çetelerinin kendisine kurduğu pusulardan çoğu kez son anda kurtulabilmişti. Onu böylesine zorlu bir mücadelenin içerisine çeken neden ise güçlü olan milli duygularıydı.

Güneş gazetesi yayın hayatına başladıktan kısa bir süre sonra büyük bir ilgiyle karşılanmış ve burada yayınlanan yazılardan etkilenen gençler ve halk gazete etrafında toplanmaya başlanmıştı. Güneş etrafında toplanan gençler, güç birliği yapmak ve faaliyetlerinin bir çatı altında yürütmek amacıyla 1920 yılı başlarında yine İsmail Hakkı (Garipoğlu) Bey’in öncülüğünde Milli İnkılab-ı İctimai Kulübü’nü kurmuşlardı. Kulüp üyeleri Ordu'da gazetecilik ve tiyatro çalışmalarının gelişmesine öncülük etmişlerdir. Bu gençlerin başında bulunan Ali (A. Rıza Gürsoy), Hamdi (Uzman) ve Fevzi (Güvemli)'nin girişimleriyle tiyatro çalışmaları başladı. Ordu'da "inkılâbı içtimai" kulübünü kuran Türkler, her yönden halkın heyecanını kanalize eden, millî duyguları galeyana getiren tiyatro eserlerini de sahneden halka aktarmayı kararlaştırmışlardı.  Şimdi Düz Mahallede Kurulu olan Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosunun fuayesi olan Rum Kilisesini Ordu İdadisinin talebelerinden Ali Rıza Gürsoy, Papazdan alarak, Türk halkına heyecan veren, milli şuuru yansıtan piyeslerini oynamasını sağlamıştı…

Kulübün çatısı altında bir araya gelen Ordulu gençlerin ilk faaliyetleri milli bilinci diri tutan, "İntibaı Millî"  "Fatih", "Yavuz Sultan Selim" oyunları olmuştu. Bu piyesler halkı öylesine galeyana getirmiştir ki, Rumların Kilisesi el değiştirerek Türk Tiyatrosu olmuş ve Türk Ulusunun Milliyetçi sesinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Ve bu Millî Tiyatro faaliyetlerinin başında daima Gazeteci Ali Rıza Gürsoy ile Öğretmen İsmail Hakkı Garipoğlu vardı.

Gençlerin sahneye koyduğu bu piyeslere halk büyük ilgi gösteriyor, onları maddi bakımdan da destekliyordu. Onlar da bu şekilde gazetelerini Ordu’da basabilecekleri matbaa için hedefledikleri 1200 lirayı kendi harçlıklarını da katarak tamamlamış oluyorlardı.

Ordulu gençlerin biriktirdikleri parayla Giresun’dan satın alınan matbaa Ordu’ya getirilmişti ve adı Ordu Matbaası konmuştu. Ordulular kendi gazetelerini kendi matbaalarında basabileceklerdi. Nitekim Güneş Gazetesi’nin 8. sayısı bu matbaada basılmıştı.

Cumhuriyetin kuruluşuna kadar "İnkılâbı İçtimaî" kulübü çalışmalarını bilhassa tiyatro sahasında yürütmüş, elde ettiği gelirle 1200 lira sarf ederek Ordu'ya ilk "Matbaa"yı getirmiş, şimdiki Özel İdare binasında ise küçük de olsa bir "Hastane" açılmasını temin etmiştir. Bu arada şu noktayı da belirtmek gerekir ki "İnkılâbı İçtimai" kulübünün tiyatrosunda roller erkek oyuncular tarafından paylaşılmıştır. Kadın rollerine de erkekler çıkmıştır. Teknik yönden de yoksun olan bu tiyatronun başarısı millî duyguları bir ulusun ölüm - kalım savaşında ön plânda tutmasını bilerek, görevini en olumlu şekilde yapmasıdır.

ORDU KASABASINDA MİLLİ DUYGULARIN TİYATROSU OYNANIYORDU…

Gürses Gazetesinin köşesinde Gazeteci Ali Rıza Gürsoy kısa bir süre anılarını kaleme almıştı. Gazeteci Ali Rıza Gürsoy anılarında Ordu’da mütareke döneminde işgal altındaki zor günleri ve yaptıklarını Gürses’deki köşesinde şu şekilde ifade etmişti…

“…Yıl 1918... Osmanlı Devleti 1. Cihan Savaşı'ndan yeni çıkmıştır. Sevr Antlaşması Yurdumuzu bölmüş, Doğu Karadeniz'de de Rumlar bir Pontus Devleti kurmak gayretindedirler. Silâhlı hazırlık yanında, fikir çalışmaları da vardır. Ordu'da Oturan Rumlar kiliselerindeki-Eski Elektrik Fabrikası-temsiller sahneye koymakta, hayallerinde yaşattıkları "Bizans"ı tiyatroda canlandırmaktadırlar. Genç Türkler Rumların bu faaliyetlerini dikkatle izlerken, Kurtuluş Savaşı'nın heyecanı içinde halkın moralman güçlü olmasını sağlamak yollarını aramaktadırlar.

 İsmail Hakkı Bey, 1914 yılında Ordu İdadisi ’ne Türkçe öğretmeni olarak tayin olmuştu. Aynı zamanda Ordu’da görev yapan ilk tedrisat müfettişidir. 15 Kasım 1919 tarihinde yayın hayatına başlayan Güneş Gazetesi , 4 sayfadan oluşmaktaydı ve kendisini başlığının hemen altında “her şeyden bahseder, haftalık gazetedir” şeklinde tanıtmaktaydı. Nüshası 5 kuruş, abonelere ise yıllığı (40 nüsha) 120 kuruştu. Güneş, o yıllarda Ordu’da matbaa olmadığı için yaklaşık iki ay boyunca Giresun’da basılmıştı. İsmail Hakkı Bey, Güneş’i çıkarabilmek için bazen kayıkla, bazen at sırtında Giresun’a gidiyor, aynı şekilde de geri dönüyordu. Bu yolculuklar esnasında aleyhlerinde çekinmeden yayınlar yaptığı Pontus çetelerinin kendisine kurduğu pusulardan çoğu kez son anda kurtulabilmişti. Onu böylesine zorlu bir mücadelenin içerisine çeken neden ise güçlü olan milli duygularıydı.

Güneş gazetesi yayın hayatına başladıktan kısa bir süre sonra büyük bir ilgiyle karşılanmış ve burada yayınlanan yazılardan etkilenen gençler ve halk gazete etrafında toplanmaya başlanmıştı.

Güneş etrafında toplanan gençler, güç birliği yapmak ve faaliyetlerinin bir çatı altında yürütmek amacıyla 1920 yılı başlarında yine İsmail Hakkı (Garipoğlu) Bey’in öncülüğünde Milli İnkılab-ı İctimai Kulübü’nü kurmuşlardı. Ordu'da "inkılâbı içtimai" kulübünü kuran Türkler, her yönden halkın heyecanını kanalize eden, millî duyguları galeyana getiren tiyatro eserlerini de sahneden halka aktarmayı kararlaştırmışlardı. Kulübün çatısı altında bir araya gelen Ordulu gençlerin ilk faaliyetleri milli bilinci diri tutan "Fatih", "Yavuz Sultan Selim" "İntibaı Millî" oyunları olmuştu. Bu piyesler halkı öylesine galeyana getirmiştir ki, Rumların Kilisesi el değiştirerek Türk Tiyatrosu olmuş ve Türk Ulusunun Milliyetçi sesinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Ve bu Millî Tiyatro faaliyetlerinin başında Gazeteci Ali Rıza Gürsoy ile Öğretmen İsmail Hakkı Garipoğlu vardı.

Gençlerin sahneye koyduğu bu piyeslere halk büyük ilgi gösteriyor, onları maddi bakımdan da destekliyordu. Onlar da bu şekilde gazetelerini Ordu’da basabilecekleri matbaa için hedefledikleri 1200 lirayı kendi harçlıklarını da katarak tamamlamış oluyorlardı.

Ordulu gençlerin biriktirdikleri parayla Giresun’dan satın alınan matbaa Ordu’ya getirilmişti ve adı Ordu Matbaası konmuştu. Ordulular kendi gazetelerini kendi matbaalarında basabileceklerdi. Nitekim Güneş Gazetesi’nin 8. sayısı bu matbaada basılmıştı. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar "İnkılâbı İçtimaî" kulübü çalışmalarını bilhassa tiyatro sahasında yürütmüş, elde ettiği gelirle 1200 lira sarf ederek Ordu'ya ilk "Matbaa"yı getirmiş, şimdiki Özel İdare binasında ise küçük de olsa bir "Hastane" açılmasını temin etmiştir. Bu arada şu noktayı da belirtmek gerekir ki "İnkılâbı İçtimai" kulübünün tiyatrosunda roller erkek oyuncular tarafından paylaşılmıştır. Kadın rollerine de erkekler çıkmıştır. Teknik yönden de yoksun olan bu tiyatronun başarısı millî duyguları bir ulusun ölüm - kalım savaşında ön plânda tutmasını bilerek, görevini en olumlu şekilde yapmasıdır…”

İZMİR'İN İŞGALİNE ORDULULARIN TEPKİSİ

Araştırmacı Yazar Sıtkı Çebi tarafından hazırlanan “Ordu Hatıraları “ adlı kitapta İzmir’in Yunan Kuvvetleri tarafından işgal etmelerine karşı  Ordu’da oluşan tepkileri şöyle kaleme almıştı.

“…15 Mayıs 1919 günü, İzmir şehri Yunanlı çapulcular tarafından arkalarında İngiliz donanması olduğu üzere, işgal edilmiştir. Bu olay, Ordu şehrinde de duyulmuş; halk büyük bir heyecana kapılmıştı. Belediye reisi Yusuf Bey, o günlerde izinli olarak Ordu'dan ayrı­larak İstanbul'a gitmiş bulunuyordu. Yerine Hacı İzzet Bey bakıyor­du. İzzet Bey, milliyetçi bir Ordulu idi. İzmir'in işgali olayına karşı, belediyede bir toplantı yaparak, işgal kuvvetlerinin bu hareketini şiddetle protesto ederek, Orduluların millî duygularını duyurmak ve bu uğurda canlarını fedaya hazır olduklarını ifade etmek üzere bir telgraf çekilmesi kararı alındı. Bu telgraf, İstanbul'daki idarecilere çekilmek için hazırlanmıştı.

Bu telgrafın metni şöyleydi:

16 Mayıs 1335, No:3855

İSTANBUL'DAN SADARET MAKAMINA

"İslâm nüfusu çok ve beşyüz yıldan beri Osmanlı Hükümetine bağlı olan İzmir Vilayeti ve çevresinin Yunanistan'a ilhak edilmekte olduğunu teessürle haber aldık. Amerika cumhur reisi müsyö Vilson cenaplarının dünya sulhunun devamlılığını temin etmek ve bu suret­le harp tehlikelerine son vermek gibi insani maksatlarla meydana koymuş oldukları prensiplere tamamen aykırı olan ilhak hadisesi Türk ve müslümanların kalplerinde büyük yaraları açmıştır.

"Bu sulh sonsuz değil, belki geçici ve sonu kanlı bir sulh ile me­deniyet dünyasının devam edeceğine kim inanır; İzmir Vilâyetinin herhangi bir toprağına dikilecek yunan bandrası Müslümanların kalplerine saplanmış bir hançer demektir. Bunu biz Türkler ve müslümanlar bütün varlığımızla ve büyük bir şiddetle red ediyor ve bu uğurda canımızı ve kanımızı feda edeceğimizi arz eyleriz.                                                "Ordu Kazası bütün Türk ve Müslüman ahalisi adına:                                                                                            Belediye reisi: Hacı İzzet"..”

ORDU’DA MİLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE BİR KUVAYI MİLLİYECİ “ŞÜKRÜ KAYMAZ”

18 Şubat 1958 günü Ordu’da yayınlanan Gürses Gazetesinde Ali Rıza Gürsoy bir kişi hakkında makale kaleme almıştı. Hakkında makale yazılan bu merhum mütareke yıllarının Ordu kasabasında Kuvayı Milliye ruhuyla hareket eden Şükrü Kaymaz’dı. Şükrü Kaymaz’ın ölümü üzerine onun hakkında Ali Rıza Gürsoy gazetedeki köşesinde şunları ifade etmişti.

“… Ordu’ya musallat olan ölüm kervanına Şükrü Kaymaz’da dâhil oldu ve Allah’ın rahmetine kavuştu. Mekânı cennet olsun. Karaağaç köyünde Eyüpoğullarından olan Şükrü Kaymaz’ı 1918’den itibaren Ordu’da belirmiş bir şahsiyet ve kıymet olarak tanıyoruz. Mütarekenin çetin devrelerinde münevveri kıt olan bu beldede Kuvayı Milliye ruhu ile şahlanan, Kurtuluş savaşı ile son haddini bulan halk kitleleri arasında başlayan milli ideal ve heyecanın yarattığı çerçevelere, tariflere sığmayan ulvi akın ve kaynaşmaların her safhasında Şükrü Kaymaz’ı derin anlayış ve zekası ile her sahada yer almış görüyorduk.

Karadeniz kıyılarında Pontus devletinin kurulma hülyaları içinde şımarmış, gözleri kararmış Rum’ların memlekette yaratmağa çalıştıkları her tehlikeli cereyan karşısında Ordu İdadisinden rahmetli hocam İsmail Hakkı Garipoğlu’nun etrafında toplanan, milli davayı ideal cephesinden ne pahasına olursa olsun müdafaadan çekinmeyen, hemen hemen sayısı 12’yi geçmeyen gençlik kadrosu içinde Şükrü Kaymaz’ı da mütevazı  hüviyeti ile yanımızda ve aramızda görmekle çok sevinmiştik. Çünkü; o ana kadar tanımadığımız Şükrü Kaymaz, yaratıcı sanat zekası ile bize o kadar faydalı oluyordu ki çok geçmeden ona “Şükrü Ağabey” diye hitap etmeyi haklı bir takdir ve mecburiyet saymıştık.

Pontusçu Rum gençlere mukabele etmek, onlardan aşağı olmadığımızı ispat etmek için Düz mahalledeki Rum Kilisesine ait binada 15 günde bir Rum gençleri gibi müsamere (Piyes) vermek için Metropolit Polikarbos’tan zorla muvafakat istihsal etmiştik. Müsamere dekorlarımızı rahmetli aziz arkadaşım Hamdi Uzman ile birlikte bıkmadan, usanmadan Şükrü Kaymaz hazırlıyordu. Şükrü kaymaz abi bizden yaşça çok büyük olmasına rağmen o bizden hiç ayrılmıyor, Milli Mücadelenin ideal cephesinde kendisine verilen vazifenin şekil ve seviyesine ehemmiyet vermeden hazla kabul etmeği vatani bir mecburiyet sayıyor, orijinal buluşlarla Pontusçu Rumları tezyif, teşhir ve tahkirden çekinmiyordu. Şükrü Kaymaz atılgan ve cesurdu, gözünü budaktan sakınmazdı. Şahsiyetini tevazu ile o derece kamufle etmesini biliyordu ki, bu müstesna, sabırla kuvvetlenmiş meziyeti hepimizi aldatan bir vasfı idi. Ciddi mevzularda taşar, coşar, hiçbir kuvvet karşısında kimseden perva etmezdi. O soyadını yanlış almıştı: Kaymaz yerine Korkmaz almalıydı…

Şükrü Kaymaz, Halkevi reisliği belediye reis vekilliği yapmış, Ordu’nun hemen her içtimai ve siyasi teşekküllerinde vazife almıştı. Ordu İdadisinden merhum hocamız İsmail Garipoğlu, Şifa Eczanesi sahibi Şükrü deniz ile birlikte “Hadimi Cumhuriyet” gazetesini çıkarmak suretiyle neşir ve mücadele hayatına atılmıştı. Şükrü Kaymaz Halkevi Reisliği sırasında Ordu Valisi Bekir Baran’ la Özel İdareye ait Hususi Muhasebe matbaasını kurmuştur.

Şükrü Kaymaz için ne söylense ne yazılsa azdır. Ecelin tabii ömrü içinde elimizden almış olmasına rağmen Şükrü Kaymaz’a yanmama, acımamak mümkün değildir. O, yaşadığı çetin devrin icaplarına uyarak payına düşen vatan ve memleket vazifesini fedakârca yapmıştır. Sadece bu teselli ışığı içinde biraz kendimize gelebiliyor, ebedi yuvasında rahat, fütursuz uyuyacağına inanıyoruz…  Aziz Şükrü Kaymaz; Sana Allah’tan mağfiretler, seni unutturmayacak çocuklarına ve Eyüpoğulları ailesine de sabır, tahammül, uzun ömürler diliyorum…”

ORDU MÜDAFAA-İ HUKUK CEMİYETİ BAŞKANI; HAZNEDARZADE CÜCE MUSTAFA BEY

Hep söyleriz ya…  “Bu vatan öyle kolay kurtarılmadı” diye… Türk halkı da yediden yetmişe, erkeği-kadını büyük bir kavgaya omuz vermişti, gönül vermişti. Yurdumuzun başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve diğer yörelerimizin işgal edilirken, İstanbul hükümetinin sessiz ve tepkisiz kalması üzerine halkın sesini duyurmak amacıyla yine halk arasından çıkan yurtseverler tarafından birçok cemiyetler de kurulmuştu.

Anadolu’nun her köşesinde, halkın milli şuurunun harekete geçmesiyle gerçekleşen bu teşkilatlanma ve haksız işgaller karşısında yer yer başlatılan silahlı mücadele, kurtuluş savaşının temelini oluşturan çok önemli ilk adımlardı. Ayrıca Türk Milleti, üzerinde yaşadığı toprağın sahibi olduğunu, kendi iradesi dışında gelişecek bir siyasi çözümü kabullenmeyeceğini ve kimsenin kendi adına bu topraklar üzerine pazarlıklara kalkışamayacağını göstermeye çalışıyordu. Ama bunu anlatmak ne yazık ki, uzun süren bir silahlı mücadeleyle mümkün olmuştu. Amacına ulaşabilmek için Türk Milleti, bütün imkânsızlıklara, yorgunluğa ve yoksulluğa rağmen, vatanı ve istiklali için her şeyi göze alarak mücadeleye girişmişti.

Kurulan bu cemiyetler Sivas Kongresinde alınan bir kararla “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla bir araya toplanmıştı. Bu amaçla önce Trabzon vilayet merkezinde daha sonra oraya bağlı olarak Ordu, Giresun’da “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” şubeleri kurulmuş, başkanlığını da bir müddet Haznedarzade Mustafa Bey yapmıştı. Boyunun kısalığından dolayı “Cüce” lakabıyla anılan Hazinedarzade Mustafa Bey, Ordu’nun iz bırakmış şahsiyetlerindendir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Trabzon Vilayetinde Hazinedar ailesinin üç mensubu Valilik yapmış, Şairler, Paşalar, bürokratlar yetiştirmiş çok ünlü ve geniş bir sülaledir. Hazinedarzade Mustafa Bey de, Milli Mücadele yıllarında, Ordu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştı ve bir süre başkanlığını da yapmıştı. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulduktan sonra da  bu fırkanın Ordu’daki  en etkin isimlerindendi. Hazinedarzade Mustafa Bey, Ordu halkının sevgisini, muhabbet ve hürmetini kazanmıştı.

Bugün sizlere Kurtuluş savaşı sonrasında da “Cumhuriyet Halk Fırkası” olan  o zor dönemleri  bir parça hatırlatmak istiyorum. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın “ Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı kaygı vericidir... "Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı kurtaracaktır"  sözlerinin bir örneği olarak Haznedarzade Mustafa Bey ve arkadaşları Ordu’nun içinde sivil toplum örgütü olarak örgütlenmişlerdi. Ülkenin bağımsızlığı için yurdumuzun birçok yerinde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden birisi de o dönemde bir kasaba merkezi olan Ordu’da kurulmuştu. Ordu’da 1920 yılında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin başkanlığını bir dönem Haznedarzade Mustafa Bey de yapmış ve kuruluşu da Büyük Millet Meclisi başkanlığına telgrafla da bildirilmişti.

Ordu Müdafaa-i Hukuk '' Cemiyeti, askeriyeye yapılan yardımlar ve milli mücadele heyecanın yaşatılmasıyla ilgili birçok faaliyetlere öncülük etmişti. Milli Mücadele yıllarında, Trabzon'da birçok miting düzen­lenerek i. İlk miting 20 Ocak 1920 günü Meydan'da yapıldı. Ordu Kazasında bütün bucak halkının katılmasıyla açık hava toplantıları yapılıyor, halkın zafer ve işgaller karşısında heyecanı dile getiriliyor, tiyatrolar düzenleniyor, gazete ve dergiler basılıp el altında dağıtılıyordu. Toplantılara katılanlara Ordu’lu hatipler kürsüye çıkıp “Kanımızın son damlasına kadar mukaddes cihada devam, şanlı ordumuzun kıymettar ve sevimli başkumandanımızla diğer muhterem ve fedakâr kumandanlarımıza ve kahraman asker evlatlarımıza selamlar, ihtiramlar ” diye övgüler düzenleniyordu. 1921 yılında kazanılan İnönü ile Sakarya Zaferi, İzmir'in işgalinin yıldönümü ve Büyük Taarruz vesilesiyle Müdafaa-i  Hukuk Cemiyeti öncülüğünde sevinç gösterileri, fener alayı ve törenler yapılmıştı.

Bazen düzenlenen mitingler sonunda, Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak, yurdun haksız işgalinden dolayı, İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de destek telgrafları çekmişlerdi.  Haznedarzade Mustafa Bey, 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca Osmanlı arşiv kayıtlarında da belirtilen ata lakabı “Haznedarzade Mustafa Bey” olan lakabından esinlenerek “Haznedar” soyadını almış bulunmaktadır.  Bir süre Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ordu’da temsilciliğini yapmış, halk arasında da “Fırka Reisi Cüce Mustafa Bey” olarak da tanınmaktaydı.

Vatanın saadeti ve selameti uğrunda yorulmadan, dinlenmeden çalışmış, otuz sene mahkeme azalıklarında çalışmıştı. Milli Mücadelenin devamı boyunca, Mustafa bey, Karadeniz bölgesinin Ermeni ve Rumlara karşı savunulmasında en etkili örgüt olan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’ne gönülden destek verdi ve Ordu’da Şube başkanlığını da yaparken, Halk Fırkası’nın ve birçok hayır cemiyetin başında, İl Genel Meclisinde aza olarak bulunmuştu. 1919 yıllarında Barutçuoğlu Ahmet Bey’in başkanlığında Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Karadeniz’in eskiden beri Osmanlı Devleti’ne bağlı olduğunu ve bundan sonra da ulusal hakların korunacağını savunmaktaydı.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Bölgenin sosyal, kültürel ve coğrafi bakımlardan Türk olduğunu kanıtlamak için sürekli raporlar yayınlamakta ve birçok gazeteler çıkarmaktaydı. Ordu’da ise kentin ilk siyasi gazetesi Garipoğlu İsmail Hakkı Bey tarafından “Güneş” adıyla yayınlanmaya başlamıştı. İlköğretim müfettişi olan İsmail Hakkı (Garipoğlu) Bey’in 15 Kasım 1919 ‘da çıkarmaya başladığı Güneş, aynı zamanda Ordu’nun ilk gazetesi idi. Güneş, Milli Mücadelenin en ateşli taraftarı olan yerel gazetelerdendi. 20 Ocak 1920 tarihine kadar Ordu’da basılacağı matbaa olmadığından Giresun’da basılmıştı. İsmail Hakkı Bey, Güneş’iyle mücadele ettiği Pontusçulardan ve yerel bazı ekâbirden az çekmemişti. Bazen de bunlarla mahkemelik oluyordu.

 “Trabzon Muhafaza-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti”nin Birinci Kongresi’nde aldığı kararlar doğrultusunda teşkilatlanma çalışmalarına hız verildi. Trabzon’a bağlı Giresun ve Ordu gibi kaza merkezlerinde de şube açmak amaçlı çalışmalara başladılar. Nisan 1919 tarihinde Ordu şehrinde ilk şube Süleyman Felek öncülüğünde kuruldu. Bu şubenin heyetinde: Belediye Başkanı Furtunzede Yusuf Sırrı Bey, Felekzade Süleyman Ağa, Katırcızade Mustafa Ağa, Hazinedarzade Mustafa bey, Çürüksulu Ziya bey ve Bahriye subaylığından ayrılma Şevket Akyazı bey, Halis Öge bey, Hacı Harun oğlu Hamdi bey, Tevfik Felek,Mahmut Ali Çol, Furtunzade Hamdi bey,  bulunuyordu.

Ordu Şube Başkanlığını daha sonra, Hazinedarzade Cüce Mustafa bey yürüttü. Cemiyetin Ordu’da örgütlenip kuvvetlenmesinde, Hacı Alizade İsmail bey ile Müftü Yusuf Ziyaeddin beyin de çok emekleri vardı. Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti yönetimi Ordu’da hızla faaliyetlere başlamasından rahatsız olanlar durumu İstanbul’a bildirince, Şube yönetiminin toptan tutuklanması emri gelmişti. Dönemin Polis Müdürü, Hazinedarzade Mustafa beyinde içinde bulunduğu Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Ordu Şubesi idarecilerine “Siz, birkaç günlüğüne köylere çekilin, bende bulunamadılar, diye yazayım.” Diyerek cemiyetten yana tutum almıştı.

Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti 23 Şubat 1919’da genel kurulunu yaparak bazı ilkeler belirlemiş, İzmir’in işgali üzerine de geniş bir örgütlenmenin gerekli olduğuna karar verip Vilayeti Şarkiye-i Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin çağrısı üzerine Doğu illerinden gelecek delegelerle toplanacak olan Erzurum Kongresine ve Kongre öncesindeki hazırlık çalışmalarına katılmaya karar vermişti. Böylece Hazinedarzade Mustafa beyinde içinde bulunan bu örgüt ulusal birliğin oluşmasında katkısı büyük olmuştu.

Mondros Mütarekesi sonrasında Yunan askerlerinin 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmeleri sonucu, Türk Milleti yıllardır sürdürdüğü mücadelelerin bir yenisine daha başlamak zorunda kalmıştı. O tarihlerde, Ordu’nun en büyük problemi Rum çetelerin yaptıkları katliamları önlemek, çetelerin şehre girmelerine mani olmaktı. Rum çeteleri genellikle Giresun ve Ordu’nun yaylalarında geziyorlar, soygunlar yaptıktan sonra, obaları basarak Müslümanları öldürüyorlardı. 1919 yılı yazında çok sayıda Ordulu, güvenlik gerekçesiyle yaylalara çıkamadılar. Ortam gittikçe geriliyor, tansiyon yükseliyordu.

1919 Mart ayında İngilizler Samsun’a donanmayla gelip asker çıkartınca, işgalin genişleyeceği endişesiyle Ordulu bir kısım Türkler köylere çekilmeye başlamışlardı. Ordu’da Rumlar sevinç gösterilerine başlamış,  7 Nisan 1919 da Yunanistan’ın kuruluş bahanesiyle gösterişli dini ayinler yapılmış ve Rum binalarına Yunan bayrakları asılmış, Pontus adlı bir gazeteyi tüm bölgeye dağıtmaya başlamışlardı. 1919 yılının bahar aylarında 1350 Rum, Rusya’dan Ordu’ya gelerek yerleşmek istemiş, bunlardan Osmanlı yurttaşlığını kabul edenlere vatandaşlık verilmişti.  8 Mayıs 1919 günü Ordulu Rumlarında katıldığı Giresun’da büyük bir miting yapmışlar, Pontus Rum Devleti kurulmasını talep etmişlerdi. Rum Albay Zimrakakis, Eiffel adlı bir Rum torpidosuyla bölgeye gelerek, Pontus Jandarma örgütünü kurma çalışmalarına başlamıştı. Rum okullarında her gün Yunan ve Pontus bayrakları dalgalanmaya başlamıştı. 

Yunan savaş gemileri Karadeniz’de Haziran 1919 tarihinden itibaren denizde kontrollere başlamış, şüphelendiği motor ve tekneleri mermi ve mayınlarla batırmaya başlamışlardı. 1919 Ekim ayında Rumlar, Ordu’yu da içine alan Batum merkezli oldukça geniş bir Pontus Cumhuriyeti kurduklarını ilan etmişlerdi. Bunlar, Ordulu Türkler arasında büyük tepkilere yol açmıştı. Bu tüm olan olaylar, Türk milletinin ruhunda artık dayanılmaz fırtınalar koparmıştı. Anadolu’nun her yanında dalga dalga mücadele ateşi yanmaya başlamıştı.

Ordu’da Milli Mücadele ateşinin yandığı yerlerden bir tanesiydi. Hadiselerin hemen sonrasında Ordulular ilk iş olarak Belediye Başkanlığında bir toplantı yapmışlardı. Toplantıya başkan Yusuf Bey (Furtun) o günlerde İstanbul’a gitmiş olduğundan yerine vekâlet eden Hacı İzzet Bey başkanlık yapmıştı. Toplantı sonunda Hazinedarzade Mustafa Bey ve diğer arkadaşları topluca İstanbul’daki idarecilere bir telgraf çekmişlerdi.  Telgrafta;“…İzmir Vilayetinin herhangi bir toprağına dikilecek Yunan bandırası Müslümanların kalplerine saplanmış bir hançer demektir. Bunu biz Türkler ve Müslümanlar bütün varlığımızla ve büyük bir şiddetle ret ediyoruz. Ve bu uğurda kanımızı ve canımızı feda edeceğimizi arz eyleriz. (Ordu Kazası bütün Türk ve Müslüman ahalisi adına Belediye Reisi Hacı İzzet) deniliyor ve böylece Ordulular Milli Mücadele saflarında yerlerini alıyorlardı.

18 Nisan 1919'da Erzurum’daki kolordu Komutanlığına tayin edilmiş olan Kazım Karabekir Paşa, Gülcemal vapuru ile Samsun’a oradan da Ordu’ya gelmişti. Karaya çıkan Kazım Paşa, kendisini karşılayan Ordu Belediye Reisi Furtunzade Yusuf Bey ve Hazinedarzade Mustafa beyinde içinde bulunduğu Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Ordu Şubesi idarecilerinden bilgi aldı.

Topal Osman Ağa, henüz Rum ve Ermeni çetelerine karşı teşkilatını kuramamış olduğundan, meydan tamamen Pontos hayali taşıyan bu çetelere kalmıştı. Kazım Karabekir Paşa’ya, bütün bu endişeler etraflıca anlatıldı. Kazım Paşanın moral verici sözleri cemiyet üyelerinin çalışma azimlerini bir kat daha artırdı. Kazım Karabekir Paşa’nın söz ve bestesini yaptığı marşı çalan bando eşliğinde şehir dolaşılmış ve halka kuvvet ve enerji verilmişti.

Ordulular, en değerli varlıkları olan evlatlarını Kurtuluşun Cephelerine Türk’ün bağımsızlığına bedel olarak göndermişlerdi. Gidenlerin birçoğu ise düştükleri yerlerde vatan harcı olmuşlardı. Hiçbir zaman ayrıştırılamayacak şekilde toprağı yoğurmuşlardı. Hazinedarzade Mustafa Bey ve arkadaşları, cephe gerisinde Ordulu asker ailelerine maddi ve manevi her türlü desteği vermek için, önemli roller üstlendiler. Muhafaza-i Hukuki Milliye Cemiyetini güçlendirerek ve büyüterek, Orduluları büyük mücadeleye hazırladılar.

Ordu’da sahipsiz kalan yaşlılar, yetim ve öksüz çocuklar ile kadınlar arasında hastalık ve yokluk had safhaya çıkmıştı. Sokaklarda zayıf, bitkin ve hastalıklı insan iniltileri ile doluydu. İstanbullu tüccarlar, denizden fındık sevkiyatını güvenli görmeyince fındık da ortada kalmıştı. Ordu köylüsü, fındık tüccarlarının kapısında uzun kuyruklar oluşturarak fındığını zararına satmaya çabalıyordu. Hilaliahmer Cemiyeti (Kızılay) vasıtasıyla, Ordu’da gelen zahire, eşya yardımları yurttaşlara dağıtılıyordu.

1920 yılında Milis Komutanı Topal Osman Ağanın kuvvetleri,  denizden motorlarla, Ordu açıklarına kadar gelerek Ordu’da yaşayan Rumlara gözdağı vermek istemişti.  Ordulu Muhafaza-i Hukuki Milliye Cemiyetinin yönetimi TBMM’ye bir telgraf çekerek Topal Osman Ağanın Ordu’ya şehre gelmesini istemediklerini ve buna kesinlikle izin vermeyeceklerini bildirmişlerdi. Topal Osman fobisinin gerçekleşmesine Çürüksulu Ziya Bey, Ahmet Cemal Mağden ve Cüce Mustafa bey ile Muhafaza-i Hukuki Milliye Cemiyetinin yönetimi, engel olduğu, söylenmişti. Çürüksulu Ziya Bey emrindeki askeri tabur ile bu operasyona karşı çıkarak Topal Osman Ağaya “Bizim Rumlarla bir sorunumuz yok, şehrimizi karıştırma. Onlara karşı bir harekete geçersen, karşısında beni bulursun. “demişti.

Ordu’da Nahiye Müdürlükleri yapan Fevzi Güvemli yayınlanan anılarında Haznedarzade Cüce Mustafa Beyden de şöyle bahsetmektedir. “… Dönemin tipik insanlarından Hazinedarzade Mustafa Bey'den söz etmemek eksiklik olur. Topal Osman fobisinin gerçekleşmesine bu zatın da engel olduğu iddia edilebilir. Cüce Mustafa Bey, Ordu, Bolaman, Ünye'de kolları olan Hazinedar ailesindendir. Özelliği şurada; bir metreyi zor bulan boyuna rağmen nüfuzlu ve saygı gören bir adamdı. En nazik zamanlarda Ordu'nun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığı'nı yapmış olması, bunun en kesin kanıtıdır.

Benim tanıdığım zamanlarda saçları ağarmıştı. Mavi gözlü, kırmızı yüzlüydü. Onurunu koruyan davranışlarım hiç bırakmazdı. Çok kısa mesafeleri küçücük bastonuna yaslanarak paytak paytak yürür, yol daha uzaksa ya bir ata ya da birinin sırtına binerdi. Mustafa Bey'in Sürmeneli Mikdat adında bir adamı vardı. İri yarı bir adamdı ve halk şairi olarak tanınmıştı. Mustafa Bey'i kolayca omuzlayıp götürüyordu istenilen yere. Cüce Mustafa Bey, onu içki sofralarında da yanından ayırmazdı. Kemençesi, türküleri hoşa giderdi. Mikdat herkesin haline uygun maniler söylemekte ustaydı…”

Cüce Mustafa Bey, 1957 yılında  82 yaşında iken vefat etmiş ve Ordu’nun Turnasuyu mahallesindeki aile mezarlığında toprağa verilmiştir. Ülkemizin zor koşullarında Ordu’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarak ve her türlü desteği veren Cemiyet Başkanı Haznedarzade Mustafa Bey ve arkadaşlarını şükranla anıyorum. Kurtuluş savaşında bölgede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasına öncülük eden ve bu cemiyetin başkanlığını her türlü tehlikelere rağmen göğüsleyen Haznedarzade Mustafa Bey ve o dönemi genç kuşaklara tanıtmayı bir vatandaş olarak görev addetmiş bulunmaktayım. Bu kurtuluş yolunda özverili çabasından dolayı Ordu’da yaşayan o dönemdeki örnek şahsiyetlere ülke ve bölge olarak vefa borcumuz olduğunu düşünüyorum. Umarım İlimizin yöneticileri de gösterilmesi gereken kadirşinaslığı gösterir ve bu büyüklerimizin adını yaşatacak bazı çalışmalar yaparlar diye düşünüyorum.

Mustafa Bey, geniş bir toprak yapısına sahip ailelerden olan Hazinedarlardan intikal eden emlak ve arazileri zamanla kaybetmişti. Düz mahallede o meşhur millet düzünün yanındaki Hazinedarların simgesi olan konakta oturuyordu. Gerçek bir halkçı olan Mustafa Bey, o zor savaş yıllarında garip ve gurebaya hep sahip çıkmıştı.

Gülşen hanımla evli olan Hazinedar oğlu Mustafa Bey,1929 yılında öldüğünde, Fatma adlı bir kızı ve İhsan, İbrahim, Ali Ekrem ve Ahmet adlı dört oğlu vardı. Kendi ailesine ayırdığı kısıtlı iaşesinden, Rum veya Türk ayırmadan muhtaçlara hep dağıttığı bilinirdi. Son yıllarında sağlığı da oldukça bozulmuştu. Buna rağmen yine sosyal olayların içinde, düğünde, bayramda siyasi faaliyetlerde bulunmaya gayret ederdi. En büyük zevki meydanda bulunan kahvehanelerde tavla ve bezik oynamaktı. O yüzden halkın gönlünde, Cüce Mustafa Bey, hep büyümüştü.

1919’DA ORDU’YA RUM METROPOLİTİ ÇIKARTMAYAN HAKKI REİS ve KAYIKÇILAR…

Birinci Dünya savaşına kadar, Türklerle bir arada güzel komşuluk ilişkileri ve ahenk içinde yaşayan Rum ve Ermeni cemaatinden bir kesim, Mondros mütarekesinin yurt topraklarının bir kısmını işgale uğramasını fırsat bilerek, 1915 yılından itibaren sinsice faaliyetlere başlamışlardı. Asker kaçağı gayri Müslimler, kurdukları çetelerle cephelere giden veya yaralı ve hasta olarak geri dönen askerlere pusu kuruyor, köylere baskınlar yaparak, halkın yiyeceğini alıyor, namusuna el atıyorlardı. Ticaret ve küçük zanaatlar dâhil olmak üzere şehirlerde ekonomi büyük ölçüde Rumların elindeydi. Mütarekeden sonra Ordu'daki Rumlar Türklere göre çok iyi durumdaydılar. Her Türk köylüsü şehirde bir Rum’a borçluydu. Türklerin elindeki emlak ve arazinin Rum tüccarları ve üreticilerinin eline geçmesi için dışardaki zengin Rum ve Yunanlı işadamları büyük çaba sarf ediyorlardı.

O yıllarda Doğu Karadeniz Bölgesi idari açıdan Trabzon Vilayeti olarak adlandırılmaktaydı. Trabzon, Ordu, Giresun, Rize ve Gümüşhane illerinden oluşan Trabzon Vilayeti, Rum-Pontus faaliyetleri dâhilinde bulunuyordu. Karadeniz kıyılarında teşkilatlanmış olan Pontus Cemiyeti, çalışmalarını İstanbul'daki merkeze bağlı olarak rahatlıkla sürdürmekteydi.
Milli Mücadelenin başladığı 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren ise, Karadeniz’de yer yer milli güçler ortaya çıkmaya başlamış, bozguncu, katil ve eşkıyalık yapan bir kısım gayrimüslim çetelere karşı gereken tepkiler gösterilmeye başlanmıştı.

Böyle bir ortam içinde Ordu halkı, Mondros anlaşmasının ihlal edildiği iddiasına meydan vermek istemiyordu. Ordu’da gayrimüslim cemaatlerin olumsuz ve şımarıkça artan davranışları karşısında  Orduluları büyük bir endişe ve huzursuzluk kaplamıştı.

Rumlar, İnebolu'dan Batum'a kadar uzanan Karadeniz kıyılarında, Trabzon merkez olmak üzere bir Rum-Pontus Devleti kurmak istiyorlardı. Bu istek 1919'da Paris Barış Konferansı'nda dile getirilmişti. Pontus Meselesinin gelişmesinde Rum din adamlarıyla eşrafın büyük çaba sarf ettikleri görülmekte idi. Mondros Mütarekesinden sonra İstanbul Patrikhanesi'nin direktifleri doğrultusunda çalışan Samsun metropoliti Yermanos, Trabzon metropoliti Hrisantos ve Giresun metropoliti Lavrentios adeta Pontuscuların siyasi temsilcileri durumundaydılar.

Ordu’ya da Meletiyus adında bir metropolit göndermişti. Meletiyus Ordu’ya geldikten sonra yıllardır huzur ve barış içinde Türk komşularıyla bir arada yaşayan Rumları, Devlete karşı kışkırtmalar yapmaya başlamıştı. Ordu kazasına Patrikhane tarafında Vali yetkisi ile yollanan Meletiyus, Rum gençlere bir Pontus devleti kurulması gerektiği fikrini aşlıyordu.  Metropolit Meletiyus geldikten bir müddet sonra çevrede etkinliği oldukça artmış, Ordulu Türk komşulukları gerilip bozuşmalar başlamıştı. Meletiyus, sık sık fırsat buldukça İstanbul’a gidiyor ve Patrikhaneden aldığı gizli talimatları gelip Ordu’da yürütmeye çalışıyordu.

Metropolit yine bir gün İstanbul’a gitmiş, yabancı bandıralı bir gemi ile Ordu açıklarına gelmişti. Metropolitin İstanbul’dan döndüğünü haber alan Serkomiser Mehmet Ali Bey (Onat) Meletiyus’un tekrar fesada başlamasına fırsat verilmemesi kararında idi. Bunun için, Ordu’da hayali bir salgın hastalıktan dolayı karantina kararı olduğunu bildirerek, yabancı bandıralı karaya yolcu çıkarmasını, karadan da kayıkların gemiye yanaşmasını önleyecek tedbirleri aldırdı.  Yolcuların indiği bindiği ahşap iskeleye polis bulundurduktan sonra, Ordulu yolcu taşıyan ve peremeci denilen kayıkçılara, Hakkı Reis vasıtasıyla haber salarak, hiçbirinin gemiye gitmemesini, gidecek olanlarında zorla engellenmesini tembih etmişti. Ayrıca, sahildeki kumsallara Ordulu gönüllü gençlerden birer gözcü dikilmişti.

Aradan saatler geçtikçe sahilden gemiye hiçbir kayık yanaşmayınca gemide bekleyenler de şaşırmışlardı. Kızgın olan Metropolit, bütün ümidi, gayrimüslim avenelerinin bir peremeyi kiralayarak kendisini gemiden almalarına kalmıştır. Vatansever Hakkı Reis’in başında olduğu hiçbir Ordulu kayıkçının teknesini Metropolit Meletiyus için yüzdürmeyeceğini hala öğrenememişti. Gemi, Ordu açıklarında saatlerce yolcu kayıklarını bekler, durumda bir anormallik olduğunu tahmin eden gemi kaptanı, nihayet akşama doğru demir alarak Ordu’dan ayrılır ve Trabzon2a doğru seferine devam eder. Durumu fark eden metropolit, Trabzon’a gider gitmez, o güne kadar mevcudiyetini kabul etmediği Ankara’ya TBMM’ne bir telgraf çekerek, Ordu’lu idarecileri şikâyet eder. Ankara, Meletiyus’a cevaben Ordu’ya dönüp yerleşmesinin ancak şehri idare eden yöneticilerin yetkisinde olduğu cevaben kendisine bildirilir. Bu olumsuz karşılığı Trabzon’da alan Meletiyus, aynı gemiyle İstanbul’a döner ve Ordu’lular bu komitacı ve kışkırtıcı din adamından kurtulurlar. Ordu’luları bu büyük beladan kurtaran Ordu Emniyet amiri Serkomiser Mehmet Ali(Onat) Bey ile Hakkı Reis, Ordu halkının gözünde birer milli kahraman olarak, bir kat daha değerleri yükselmiş, onlara karşı güvenleri artmıştı.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ KAHRAMANLARINDAN “UĞUZLUOĞLU ALİ EFENDİ”

Bir milleti millet yapan ortak hatıralardır, ortak kültür, ortak tarihtir. O tarih; olaylarıyla, fikir ve duygularıyla, kahramanlarıyla zihnimizde, ruhumuzda, kalbimizde kazılı olmalıdır. Unutulmayan ortak değerlerdir ki, bizi biz yapar, bir araya getirir, bizi millet yapar. Öyleyse, Millî Mücadele kahramanlarımızı unutmayalım, hayatlarını ve hizmetlerini iyi öğrenelim. Gelecek kuşaklarımıza o destanları anlatalım. Anlatalım ki, örnek alsınlar, örnek göstersinler. Millî bağlarımız artsın, güçlensin, pekişsin. Bir olan milleti hiçbir güç yenemez. İşte o kahramanlarımızdan birisi olan, Uğuzluoğlu Ali Efendiyi bilirmisiniz?

Uğuzluoğlu Ali Efendi,20 Nisan 1941 de vefat etmişti. Birinci Dünya savaşının ve Kurtuluş Savaşının adsız kahramanlarından olan Ali Uğuzlu için, Arif Hikmet Onat, Gürses Gazetesinde yazıda Ali Uğuzlu için şöyle demişti. “En kara günlerimizden beri Müdafaai Hukuk ruhu ve havası içinde çarpan kalbi durdu. Düşmanlarımızın tabii teşekkülünden beri Türk olan bu güzel memleketimizde bir Pontus maskarası yaratılmak istendiği günlerde etrafına toplanan vatansever delikanlılara “Ya onlar, ya biz” diyerek Civil deresinden Bozukkale’ye kadar sahil muhafazasını korkusuzca üzerine almıştı.”

Uğuzluoğlu Ali Efendi, dürüst, mert ve temiz kalpli bir insandı. Memleket davalarında çok hassas,  yüksek düzeyde duyarlılığı olan bir vatanseverdi. Uğuzluoğlu Ali Efendi, en son 1940 yılının yaz aylarında fındığın sorunları, fındık yağının üretimi ve ülke içinde tüketimi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisine müracaatta bulunmuştu. Onun maksadı sadece memlekete katkıda bulunmak doğal olarak faydalı bir hizmet yapmaktı.

31 Ekim 1918 tarihli Mondoros Mütarekesinin 7. Maddesini öne sürerek İstanbul’un işgalinden sonra yurdun muhtelif bölgelerini işgale başlamışlardı, Osmanlı hükümetinin askeri hiçbir kuvveti gücü kalmamıştı. Eşkıya çeteleri her yana kol salmışlardı. Rumlar, İnebolu'dan Batum'a kadar uzanan Karadeniz kıyılarında, Trabzon merkez olmak üzere bir Rum-Pontus Devleti kurmak istiyorlardı.

Ticaret ve küçük zanaatlar dâhil olmak üzere şehirlerde ekonomi büyük ölçüde Rumların elindeydi. Mütarekeden sonra Ordu'daki Rumlar Türklere göre çok iyi durumdaydılar. Her Türk köylüsü şehirde bir Ruma borçluydu. İmanı zayıf, korkak ve menfaat sever bir kısım Müslüman Türklerden bir kesim, Rum Metropolite hoş görünmek için yarış ettikleri kara günlerde, Uğuzluoğlu Ali Efendi  ile etrafına toplanan vatansever Ordu’lu gençlerle  Pontusçulara karşı açık açık tavır almış ve bütün yokluklara rağmen  şımarık zengin Pontusçu Rumların karşısında  dimdik durmuş, taviz vermemişti. Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de  Nisan 1919'da kurulmuştu. 1920 yılı Ağustos ayında, bütün levazımı Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin girişimleriyle sağlanmak üzere, Ordu kazasında 200 kişiden oluşan bir gönüllü tabur da teşkil edilmişti.  Uğuzluoğlu Ali Efendi de Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin  bu şekildeki faaliyetlerine, maddi ve manevi destek veren, Orduluların içinde daima yerini almıştı. Arif Hikmet Onat, Gürses Gazetesinde yazısında son olarak “ Bu mert ve kahraman vatansever adam şimdi Karadeniz’in sert ve coşkun dalgalarının yaladığı Keçiköy’deki mezarlığın hâkim bir noktasında huzur içinde yatıyor.” 

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar