Ordu
DOLAR18.5828
EURO18.3781
ALTIN1020.8
H. Naim GÜNEY

H. Naim GÜNEY

Mail: [email protected]

reader

1930’DA ORDU’DA ALİ RIZA GÜRSOY TARAFINDAN YAZILAN İLK TİYATRO OYUNU “ÇIĞ” PİYESİ…

 

 

Ordu Gürses Gazetesi Başyazarı Ali Rıza Gürsoy, ülkeyi kasıp kavuran Murabahacılığa (tefeciliğe) karşı tüm imkânlarıyla ve samimiyetiyle yazılar yazmış, konferanslar vermiş, piyesler oynamış, unutulmaz bir edip, hatip ve mücadele insanıdır. Onun bu çabalarının en çok zirve yaptığı eseri Çığ piyesi Ordu’da yazılmış olan ilk tiyatrodur...

Ali Rıza Gürsoy’u ve Çığ piyesini o yılların şartlarında neden, niçin ve nasıl yazdığını daha net anlamak için kendi ağzından kaleme aldığı “Çığ” kitabının önsözünde herşeyi gayet açıkça ve şu sözlerle izah etmiştir. 

“…1914-1918 yılları arasında devam eden Birinci Dünya savaşı müddetince İstihlak (tüketim) vasıtalarını kolaylıkla temin edemeyen sanayiden mahrum zirai ve tarımla meşgul olan memleketlerde cebri (zorunlu) tasarruf başlamış ve bu suretle hatır ve hayale sığmaz derecede para biriktirilmişti.

Bu memleketlerden biri olan Türkiye’nin verimli bölgelerindeki üreticiler harp seneleri içinde bin bir çeşit emtia (mal) hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Vaktaki (ne zaman ki), harp durdu, denizyolları açıldı, dünya ekonomik ve iktisat tarihinde misli görülmemiş bir şekilde mübadele başladı. Birkaç sene zarfında Avrupa ülkeleri sanayisi dünya savaşından evvelkine nispetle hayretler artıran bir inkişaf(gelişme) göstermişti.      

Hem çok hem de yüksek fiyatlarla arz edilen sınai metalar (Mallar) gözü kararmış alıcılar karşısında her gün bir parça daha muvazenesiz(Dengesiz), ölçüsüz işlemek hırsını gösteriyordu. İnsanlar hasretini çektikleri tüketim vasıtalarına kavuştuklarından dolayı duydukları hazla biran için ekonomik ve iktisadi kaidelere şartlara uymamak gafletine düştüler; bir taraftan zirai tarım memleketlerinde birikmiş parasal servetler sınai memleketlerine akın yapıyor, diğer taraftan azıcık emekle elde edilen bu servetler sınai memleketlerinde makinalara yatırılıyordu.

İktisadi buhranın ilk çıkış noktasını teşkil eden bu anormal vaziyetin sürüp gitmesine imkân yoktu. Fındığını 20, Buğdayını 10 kuruşa satan köylünün bir metre basmaya 50-60 kuruş vermesi korkunç bir nispetsizliğin en beliğ (anlaşılır) ifadesi idi.

Bundan başka, normal zamanlarda güçlükle tutunabilecek derecelere yükselen ihtiyaç seviyesi, ölçüsünü birikmiş servetlerde arıyordu. Gittikçe artan istihsal (Üretim) ve istihlak ( Tüketim) dengesizliği mutlak bir tehlikeyi işaretlediği halde 1923-1924 senelerinde, tütün, üzüm ve bilhassa fındık fiyatlarının unutulmayacak derecede yükselmesi umutlarını yeniden tazelemiş ve müstahsilleri Murabaha’nın (Tefecinin) kucağına atmıştır.

Fındık bölgesi ancak 1924’e kadar birikmiş servetlerin yardımıyla ilerlemekte olan fecaati (acı durumu) sezememiş, fakat ne yazık ki 1925 yılında gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Yıllık gelir, alışılmış tüketim ihtiyacına yetmeyince,  gelecek yılların bereketli ürünlerin kurtarıcılığına, mütevekkil biçimde bağlanarak alabildiğine toprak teminatlı, ağır faizli ikraz ve istikrazlar (Borç ve borçlanma) cereyan etmeye başladı. Yüzde 60-80 faizle ipotekli istikrazların (borçlanmaların), mahsulü her geçen gün bir parça daha kıymeti düşmeye başladı. Yüzde 60-80 faizle ipotekli istikrazların (borçlanmaların), mahsulü her geçen gün bir parça daha kıymeti düşen memleketlerde yapacağı tahribatın ne kadar şiddetli olacağını kestirmek güç olmasa gerektir. Maalesef ne mukriz (borç veren), ne de mustakriz (borç alan) yaptıkları muamelelerin neticelerinin bir gün ne olacağını düşünemiyorlardı. 1925 yılından sonra her sene refah biraz daha eksiliyor, sefalet o nispette artıyordu.

Hükumet bu gayri meşru muameleleri ciddi bir takip tahdide (kısıtlamaya) imkân bulamıyordu. Yer yer ıstıraplar, felaketler görülmeye, sezilmeye ve murabahanın (tefeciliğin) ne söndürmez bir ateş olduğu anlaşılmaya başlanmıştı. Ne yazık ki, coşan insan ihtirası yine kendi cinsinden bir varlığı boğarken, büsbütün kudurdu. Murabaha (tefecilik) en kolay kazanç vasıtası telakki edilerek yıkıcı bir sevda ile gözleri kararan Murabaha’cılar (tefeciler) en büyük hazzı insanlığın sefaletinde, ıstırabında aradılar…

Daha, 1927 senesinde bugün karşılaştığımız fecaati hissederek piyasada hesapsız, kitapsız yapılmakta olan ipotekli ikraz ve istikraza (borç ve borçlanmaya) karşı gazetemle (Gürses) mücadele açtım.1928 senesinde Türk Ocağı’nda verdiğim konferansta murabahanın (tefeciliğin) cemiyette yaptığı tahribata işaretle memleket ekonomisini nasıl çıkmaza soktuğunu acı bir lisanla anlattım. İçimde murabahaya  (tefecilik) karşı söndürülmez bir kin yaşıyor, her gün yıkıldığını gördüğüm aile yuvaları, bu kinimi daha çok kuvvetlendiriyordu. Murabahanın söndürdüğü ocaklar sayılamayacak kadar çoktur. Murabaha (Tefecilik) bugün kendi topraklarında ecir vaziyetinde yaşmaktadır. Eğer Cumhuriyet kanunları üreticilerin imdadına yetişmemiş olsaydı, tahribat son bulmaz daha da büyürdü.

1929 yılı, bütün dünya için ekonomik yönden şiddetli krizlerle geçen bir yıl olmuştur. Amerika’da irili ufaklı 160’a yakın banka iflas etmiş, sarsıntı derhal Avrupa’ya da geçmişti. Ekonomik bünyesi esasında zayıf olan Türkiye bu tehlikeli krizin dışında kalamazdı. Yılsonuna doğru 777 kuruş olan sterlin 11 liraya yükseldi. İstanbul’dan başlayarak belli başlı şehirlerimizde iflaslar birbirini takip ediyordu. Hükümet ilk tedbir olarak “Genel tasarruf ve kendi yağımızla kavrulmak” politikasına sarıldı ve 12 Aralık 1929’da “ Milli tasarruf ve İktisat Cemiyeti “kuruldu. Ordu Valisi Ali Kemal Beyin başkanlığında teşekkül eden Ordu Şubesi yönetim kurulunda umumi kâtip olarak ben de katılmıştım. Bir gün arkadaşım Hamdi Uzman merhum bana geldi ve:

“-Ali, Cemiyet yararına bir müsamere tertip etmeği düşündük. Fakat Cemiyetin gayesine uygun bir piyes bulamadık. Bir piyes yazınız da oynayalım” dedi. Güldüm ve şu cevabı verdim.                                             “-Tiyatro branşım dışında kaldığı için şimdiye kadar bu dalda meşgul olmadım.” Bu teklifi kabulde başta biraz tereddüt etmiştim. Bir hafta süren bu tereddüt devresinde cesaretimi kamçılayan, vicdanımı rahatsız eden bir hükümle boğuşmaya başladım; gençliğin vazifesi gücü yettiği kadar ülküsüne hizmet etmektir. Türk milleti iktisadi bir savaşa atılmışken kudretim derecesinde safımda çalışmam gerekiyordu. Hamdi merhumun devam eden ısrarlarına daha fazla dayanamadım.

Mademki bana başarabileceğim tahmin edilerek ısrarla bir teklif yapılıyordu, tekniğim yoksa, öteden beri ruhumu tutuşturan iktisadi bir tez’im vardı. Bunu Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetinin gayeleriyle birleştirerek cemiyette kuvvetli bir telkin vasıtası olabilecek bir eser halinde yazabilirdim. Çünkü o zaman faiz ve murabaha bütün faciası devam ediyordu. Bu konu etrafında “Yerli mallar, kooperatifler, yeni harfleri de toplayarak bir piyes yazmağa karar verdim. Korkuyu, yapılacak tenkitleri bir tarafa bırakarak kaleme kâğıda sarıldım.  1930 Şubat ayı idi. Aylardan Ramazan idi. Sahur yemeğinden sonra 8-10 sayfa yazmak suretiyle 10 günde “Çığ” 4 perde olarak yazmağa muvaffak oldum…

O zamanlar Anadolu sahnelerinin en büyük derdi kadın eleman bulmaktı. Cesaretimi en çok kıran nokta bu idi. Hemen provalara başladık. Melek Bacınoğlu 12 yaşındaki “Dilber” rolünü kabul etmek sureti ile sahneye çıkmak şerefini kazanan ilk kızımız olmuştur. İlk temsilde piyesin kuvvetini muhafaza için Anne (Zehra) rolünü bizzat üzerime aldım. Hamdi Uzman baba (Hurşit), Kamil Gülen Murbahacı (Rıza), Öğretmen Mustafa Ergen Amca (Mazhar) ve ortaokullu genç de Doğan rolünü oynadılar. Diğer rolleri de istidatlı öğretmen ve öğrencilerimiz arasında taksim etmiştik. İlk temsilden sonra Nazım Ataoğlu (Zehra), öğretmen Mustafa Ergen de (Muhtar) rollerini devamlı olarak oynamıştır.

Piyesin mevzusu, Ordu Merkezinin yakın bir köyünde, olduğu gibi yaşanmış bir Bey-Ağa ailesinin hayatından alınmıştır. Piyeste maneviyat ve itikata fazla yer verilmiş olması, felakete düşen ailenin seviye ve telakkilerine uymak (Öyle kabul etmek) aynen uymak mecburiyetinden ileri gelmiştir. Çığ piyesini yazarken, vilayetlerdeki temsil kadrolarının teşkilinde çekilen güçlükleri göz önüne alarak, bir çok noktada mevzudan fedakarlık yaptım. Mesela: Murabahacının(Tefecinin) toy bir zengini nasıl tuzağa düşürdüğünü menfaat beklemediği zavallılara karşı nasıl bir ruhla müteharrik (Hareketli) olduğunu tebarüz ettirmek (Görünür olmak) lazım gelirken, bile bile sarfınazar (Vazgeçtim) ettim. Piyeste, yerli mallara, kooperatife, yeni Türkçe harflerine önem vererek inkılabın, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetinin ülkülerini yaymaya çalıştım.

Murabahanın (tefeciliğin) her devirde aynı şiddetle hüküm sürmesine imkân yoktur. Murabaha (tefecilik) hangi cemiyette salgına başlamışsa; fecaati daima kendini imha eden bir silah çalışması olmuştur. Murabaha (tefecilik) tıpkı refaha sahip iken sefalet ve lakaydıyla aşınan ve zayıflayan vücutlarda faaliyet gösteren hastalık mikroplarına benzer, cemiyette daima refah ve saadeti kovalar. İnsanlara hesapsız, kaygısız zamanlarda musallat olur. Her ne kadar yeni icra ve iflas ve tefeci kanunları murabahayı Cumhuriyet ülkesinde kamçı altına almışsa da; asırlarca, zaman zaman insanlığı inletmiş ve bir ihtiras sarası halinde yaşamış olan murabahanın (tefeciliğin) yine bir gün Türk vatandaşlarını şiddetle taciz etmesinden korkulur. Bu sebeple, 1930 senesinde yazdığım “Çığ” adlı eseri,1934 senesinde neşrediyorum. (yayınlıyorum) Cumhuriyet gençliğinin ruhunda, saadetleri kemiren Murabahaya (tefeciliğe) karşı kuvvetli bir kin yaşatabilirsem, ne mutlu… Ali Rıza Gürsoy…”

 “Çığ” piyesinin ilk temsili, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetinin menfaatine İhsan Bey sinemasında sahneye kondu. Çığ piyesi, bütün noksanlarına rağmen temsil edildiği tüm muhitlerde kendinden beklenen tesiri yapmaktan geri kalmamıştır.  Ordu ve çevre ilçelerde geniş ölçüde sükse yapan Çığ piyesi, umumi arzu üzerine 3 defa daha oynanmıştır. Kitap halinde neşredildikten sonra bir perde daha ilavesi ile 5 perdelik olan Çığ piyesi, 1932 yılında Trabzon ve Giresun’da daha sonra Erzurum ve Kastamonu ile bazı şehirlerimizde birçok kez oynanmıştır.

 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar